Gökçe Fırat
30 Yılda Kaç Milyon Genç
Tükettik Her Yaştan?
Türk eğitim sistemi ve iktisadı
Yaz geldi, okullar kapandı, sınav stresi bitti ve şimdi çocuklarımız ve gençlerimiz hangi okulu kazanacaklarını düşünüyor, elbette anne babalar da.
Herkesin tek bir derdi var: Çocuğunun okuyup adam olması! İyi bir meslek sahibi olması, güzel bir işinin olması. Ve elbette bunun sonucu olarak da rahat bir yaşam sürmesi.
Denklem tek bir aile bazında ele alındığında son derece doğru gözüküyor ama Türkiye’nin nüfus büyüklüğü ve bu nüfus içindeki genç yaş yoğunluğu göz önüne alındığında sorun hiç de o kadar basit değil.
Türkiye, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar üniversitesi olan bir ülke. Türkiye’nin hangi iline giderseniz gidin karşınıza bir üniversite, ilçelere gittiğinizde de o üniversitenin fakülteleri çıkar. Ve bu üniversitelerden her yıl on binlerce insan mezun olur.
Ama aynı zamanda Türkiye dünyanın en fazla üniversiteli işsizi olan ülke. Böyle olması da doğal çünkü bu kadar çok üniversite mezununu istihdam edecek üretim gücü yok ülkemizin.
O halde çocuklarımızın rahat bir gelecek sağlamasının tek yolu gibi gözüken üniversite bile aslında bir çözüm değil.
Demek ki sorun çocuklarımızın okuyup eğitim almasıyla çözülebilecek bir sorun değil. Öncelikle ülkemizin ekonomik sisteminde ciddi bir devrim yapmak gerekli.
Küresel rekabete terk edilen bir azgelişmiş ülkede, hiçbir sektör normal gelişmez. Özellikle tarım ve sanayi gibi sektörler geri kalır, bunun sonucu hizmet sektörü olağanüstü gelişir. Ülke üretim yapamayan ama tüketimi özendiren ve tüketen bir ülke haline gelir.
Bu çarpık gelişme halkı da etkiler. Sanayi ve tarım çöktüğü için üretmek dışlanan değer olur. Bunun sıradan halka yansıması ise bir fabrikada işçi olmanın, bir atölyede çırak olmanın, bir köyde tarlada çalışmanın küçümsenmesi ama bir plazada, bir bankada, bir ajansta çalışmanın hayalinin kurulmasıdır.
Çok daha derinlerde ise bunun anlamı çalışmanın, üretmenin, emeğiyle geçinmenin hor görüldüğü bir insan türünün yaratılmasıdır. Bu insan türü fakirleri sevmez, yoksul kalmak istemez, zengin olmak ister. Zenginliğin en kolay yolu ise iyi bir üniversite bitirip iyi bir sektörde iş bulmaktır.
Ama 70 milyonluk bir ülkede bu tür bir konformist seçeneği hayata geçirebilecek insan sayısı son derece düşüktür. 10 milyonluk üniversite düzeyindeki genç kitlenin en fazla 100 bini bunu başarabilir.
10 milyonluk bir kitle ve aileleri de, bu 100 bine girebilmek için çalışır durur. Ama her yıl dershanelere, özel üniversitelere, özel okullara aktarılan tonlarca paraya karşın 9 milyon 900 bin genç, hayatın gerçeğiyle karşılaşır: Onlar için öyle kolay bir yaşam yolu yoktur. Ama bu gençler açısından çok daha zoru rahat bir yaşama şartlandırılmış olmalarıdır.
Halbuki normal bir gelişmiş ülkede sistem tam tersinden işler. Aynı 10 milyonluk genç kitleye, çalışmanın, üretmenin yolu açıktır. Onlar da üniversiteye girmek yerine daha en başlarda işçi ve çiftçi olma seçeneğini kullanırlar. Böylelikle bizdeki gibi suni bir dershane sistemi gelişmez. Liseler düzgün eğitim verir, üniversiteler ise kasabalarda kurulmaz.
Amerikan rüyası
Ama bizde ve bizim gibi azgelişmiş ülkelerde tam tersi pompalanır. Amerikan rüyası en gözde gelecektir. Azgelişmiş ülkeye ilk önce televizyonlar girer. O televizyonlarla birlikte Amerikan filmleri, dizileri. O filmlerde insanlar hep zengindir, hepsinin arabası vardır, insanlar villalarda oturur.
Böylesine bir rüya bizim ülkemizde Turgut Özal’dan bu yana gençlere gelecek diye sunuluyor. Hele hele son on yılda gelişen yerli televizyon sektöründe de aynı elit yaşantının Türk versiyonu vizyona sokulunca daha da vahimi oldu.
Bu ülkenin çocukları nasıl olur da izledikleri o dizilerdeki gibi zengin bir yaşantı sürerizin peşine takıldılar. Sanıyorlar ki villalarda yaşamak, lüks arabalara binmek, yatlarda tatil yapmak bu ülkenin gerçeği...
Ama ülkemizin gerçeği elbette bu değil. Bu ülke hâlâ fakiri bol zengini kıt; toprağı bol ürünü kıt, insanı bol adamı kıt bir ülke...
Bu hem iktisadi bir sorun ama aynı zamanda sosyolojik
bir gerçeklik. Ve bu sosyolojinin temelinde tam da Turgut Özal’ın dediği gibi zengini sevmek, işini bilmek yatıyor.
Bu ülkede insanlar işçiden, köylüden, emekçiden, yoksullardan nefret etmese bile utanıyor. Burası fakir bir ülke, insanları yoksul ama aynı zamanda yoksulluktan utanılan bir ülke.
Eskiden yoksul ama gururlu genç kızların, delikanlıların aşk hikayelerini konu alan romanlar ve filmler çoktan tarih oldu, artık zengin ama onursuz insanlar en gözde kahraman.
Daha 1950’lerde başlayan ama özellikle Özal sonrasında şaha kalkan bir insan nesli yetiştirdik. Cumhuriyet’in onuncu yılında “on yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diye marşlar okunan bir ülke burası. İnsanların Türkiye’yi kalkındırmak için okuduğu, çalıştığı, ürettiği bir on yıldan sonra, bir de son 50-60 yılı düşünelim.
Sahi Özal sonrası 30 yılda kaç milyon genç tükettik her yaştan?
Amerika solcuları nasıl devşirdi?
Özal bir simge, özellikle de solcu ve Atatürkçü kesim için kötülüğün simgesi. Özallı yılları tanımlayan köşe dönmecilik Türkiye’nin Atatürkçü kesimleri tarafından hep çok eleştirildi. Eleştirildi eleştirilmesine ama aynı köşe dönmecilik en başta solcuları çekti içine.
Amerika’nın kurduğu bir ekonomik sistemde sola ve Atatürkçü kesime düşen rol en baştan belirlenmişti: Ülkenin en ilerici kesimleri olan solcular elbette okuyacaktı. Öyle de oldu, genelde üniversite mezunları bu kesimden çıktı.
Sonra hem yabancı sermayenin hem yerli büyük sermayenin ihtiyaç duyduğu nitelikli yöneticiler bu kesim içinden seçildi. Böylelikle bir ülkenin can damarı olan aydın ve ilerici bir kuşak, en baştan burjuvazinin işgücüne dönüştürüldü. Sonuçta da Türkiye’nin solcusu serbest piyasayı savunan bir solcu oldu.
Sonra bu kuşaklar kendi çocuklarını da kendileri gibi yetiştirdiler, genelde ülkenin en gözde mesleklerini bu nesiller doldurdu. Kalburüstü tabaka dediğimiz bu kesim genellikle üst düzey yönetici, bankacı, reklamcı, gazeteci, öğretim üyesi, doktor, mühendis, mimar, avukat oldu.
Garip bir şekilde ülkenin en zengin semtleri solcuların mekanı oldu. Aynı şekilde kıyı şeridi bu solcuların yazlıklarıyla doldu. En sonunda ülke ilerici ve solcu bir elit tabaka yaratmış oldu.
Şimdi özellikle Şeriatçıların “Beyaz Türkler” diye küçümsediği iktisadi katman bu sürecin sonucu oluşan bir gerçeklik. CHP’nin oy aldığı bölgeleri haritada işaretleyin, sonra gidin o evlere bakın, hepsi ya villadır ya lüks site.
Bu, Amerika’nın tüm azgelişmiş ülkelere tuzağıydı. Böylelikle solu en baştan etkisiz hale getirdiler ve devşirdiler. Ülkenin solcuları etkisiz hale getirildi, çünkü hepsi düzenin içine çekildi, kapitalizme göbekten bağlandı.
Bu ülkede bir sosyalist devrime en başta sosyalistler karşı çıkar çünkü sosyalist bir devrim bunların zenginleşme yollarını tıkamak zorunda kalacaktır. O nedenle solcu kodamanlar bu ülkede devrimcilik gelişmesin, solculuk gelişmesin sadece bir nostalji olarak kalsın diye çırpınır dururlar.
Türkiye’nin en karşı devrimci kesimi tam olarak bu tabakadır. Her şeyde çok ilericidirler ama kapitalizmi savunmada, devrimciliğe karşı çıkmada inanılmaz tutucudurlar.
Solu böylece devşiren Amerika zaten kendi çocuğu olan sağı da fakirleri örgütlemeye görevlendirdi. Tarikatlar bunun için ideal bir örgütlenme aracıydı. Fakirleri fakirlikleriyle tatmin edecek, zengin solcuları gösterip onların fakirlerin sebebi olduğunu söyleyecek, zengin evlerini gösterip içinde oturanların hep solcular olduğunu söyleyecek bir ağ böyle kuruldu.
Aynı sistem solculuğa ve özellikle Atatürkçülüğe yöneltti tepkisini. Fakirliğin sebebi laik Atatürkçülerdi, o laik Atatürkçüler villalarda oturup havuza giren, kadınları ne yaptığı belli olmayan açık saçık insanlardı. Bu açık saçık insanlara karşı kapalı olmak gerekiyordu ve türban böylece yaygınlaştırıldı.
Ancak Amerikan rüyası elbette Şeriatçıları da içine çekti. Bir süre sonra bunların elit kesimleri de ortaya çıktı. Lüks sitelerin havuzlarını haşemalı kadınlar, lüks otellerin plajlarını cübbeli adamlar doldurmaya başladı. Bir anlamda “Beyaz Şeriatçılar” ortaya çıktı.
Atatürkçü nesil neden yok?
Ama denge yine de Şeriatçılardan yana çünkü her iki kesimin de elit bir tabakası var ama Atatürkçülerin avam tabakası yok! Yani Atatürkçü bir taban yok.
Atatürkçüler bu ülkede kendi devamlılıklarını sağlayacak nesilleri yetiştiremedi, sorun da burada. Türkiye bugün Şeriatçılar, Kürtçüler ve Atatürkçüler olarak kabaca üçe bölünebilirse en dar kesim Atatürkçülerdir.
Peki ama daha Cumhuriyet’in başından itibaren her işin başında olan, devleti idare eden Atatürkçüler nasıl oldu da bu hale düştü?
Soru son derece basit bir şekilde cevaplanabilir: Şeriatçılar ve Kürtçüler, her zaman için kendi davalarını ve kendi toplumsal geleceklerini düşündü. Onlar gerek cemaat gerekse aşiret yapısını korudu ve bunları güçlendirmeye çalıştı.
Atatürkçüler ise cemaat ve aşiretin karşısına devrimci bir siyasi parti kuramadı ve bu siyasi parti ile bir gelenek yaratamadı.
Şeriatçı nesiller tarikatlarda, Kürtçü nesiller ise aşiretlerde yetiştirildi ama Atatürkçü nesilleri yetiştirecek bir parti yoktu. Ve Atatürkçüler de hep partiden uzak durdu, çocukları siyasete bulaşmasın diye kırk takla attı.
Ve en sonunda bugün kendi ailesiyle, sülalesiyle, tarikatıyla, aşiretiyle tabanı olan karşı devrimcilerle günümüzün fildişi kuleleri olan lüks sitelerde konuşlanan devrimci azınlık var.
Peki bu site yaşamlarının nesi Atatürkçü adından başka?
Ataköy, Ataşehir, devrimin kurtarılmış kaleleri mi acaba?
Elbette hayır. Bizim Atatürkçülerimizin Yunan kültürü hayranlığının bir yansıması sanki, Yunan şehir devletlerinin küçük kopyaları bunlar. Ve o şehirlerin seçkinleri Atatürkçüler...
Atatürkçü, okulda yetişmez çünkü her ideoloji kendi tabanını ancak kendi siyasetinde yetiştirir yani kendi örgütünde. Atatürkçülerimiz ise kendi çocuklarını özenle siyasetten uzak tutuyor.
Domatesin, salatalığın, patlıcanın doğal yetişme ortamı tarlalardır seralar değil. Bizim Atatürkçülerimiz ise tam anlamıyla seracılıkla uğraşmaktadırlar. Bu bile seçkin burjuvanın köylü düşmanlığının bir dışavurumudur.
Atatürkçü Parti, Türkiye’nin bu en köklü ekonomik, sosyolojik, ideolojik, örgütsel sorununu çözmek için yola çıkıyor.
Bunun çözüm yolu ise elbette her zaman için olduğu gibi yine devrimcilik. Devrimcilikten korkmayacak bir parti aynı zamanda kendi neslini yaratacaktır.
Artık fildişi kuleler yıkılacak devrimci partinin binaları yükselecektir.
Devrimci karargâhlar devrimci nesilleri yetiştirecektir.
Atatürkçü Parti, en temel sorunu çözecek.
Çocuklarını devrimci yapmayan insanlar devrimci değil sahtekârdır.
Çocuklarına elit yaşam düşünen insanlar ülkenin yoksul insanlarını es geçiyor demektir.
Bu bir vicdan sorunudur belki kimi devrimcileri rahatsız etmez ama yoksul düşlerini süslemeyen bir Atatürkçülük bu halkın kurtuluş rüyası olamaz.
Amerikan rüyasına karşı devrimcilerin rüyası!
Bu tercih sizin...
(Sayı 242, 29/06/2009)
|