Gökçe Fırat
Osman Gazi'den Gazi Kemal'e

Atatürk’ün yazdırdığı “Türk Tarihi’nin
Ana Hatları” kitabında Osmanlı’dan şöyle
bahsediliyor: “Konya Selçukileri tarafından Söğüt havalisinde yer verilmiş olan Osmanlı Beyliği de bu küçük beyliklerden biridir.
O vakit Kayı Türklerinin Reisi Ertuğrul Bey idi.”
Osmanlı’yı Osman Gazi kurmuştu,
Türkiye Cumhuriyeti’ni ise Gazi Kemal!
Bu bile Atatürk’ün tarihsel meşruluk ve
geleneğe yaslanma özenini gösterir. Biz ise bugün Osmanlı hanedanının devamı değiliz ama Osmanlı’nın torunlarıyız. Mustafa Kemal’in ise devamıyız. Bu kitabın yazımında, “Tari”h
kitabının yazımında ve genel olarak Atatürk’ün tüm tarih çalışmalarında en büyük yardımcısı manevi kızı Afet İnan’dı. Afet İnan evliliğinde de Atatürk’ün yanındaydı. (solda) |
|
Türk ulusal değerinin sınırları
Türkiye, değerlerini tartışıyor. Aslında bu ülkemizde uzunca bir süredir devam eden bir tartışma. Her kesim kendi siyasi geleneğini ülkenin değeri görüp diğer gelenektekileri dışlamaya alıştığı için, bu tartışmanın sürüp gitmesinde şaşılacak birşey yok. Siyasi geleneklerin yerini ulusal gelenek alamadığı için bunun böyle olmasını da doğal görmeliyiz.
Ama tartışmada sonuç almak ve ortak değerlerde uzlaşmak istiyorsak, öncelikle hangi değeri aradığımızı ortaya koylalıyız. Eğer Türkiye’nin, Türk milletinin ortak değerlerini arıyorsak, burada değerin ölçütü son derece nettir: Türklük.
Ancak inanılmaz bir şekilde asıl tartışma Sağcılarla Solcular, Ulusalcılarla Mozaikçiler arasında da sürmüyor. Kendisini ulusalcı, milliyetçi, millici, laik, Atatürkçü, Solcu gibi kavramlarla tanımlayan geniş bir kesim de kendi içinde ciddi bir kafa karışıklığı yaşıyor.
Kafa karışıklığının en önemli sebebi ise aslında cehalet. Tarih tartışmasına girenleri televizyonlarda gördükçe, gazetelerde okudukça düzeyin ne kadar düşük olduğunu hemen tespit edebiliyoruz. Tarihten konuşacak insanların elbette öncelikle tarihi değerlendirme usullerinin olması gerekir ki esasa geçip tartışılabilsin. Ama tarih usulü hakkında hiçbir şey bilmeyenlerle ne tartışılabilir ki...
Ve bu tartışma Türkiye’de Ulusal Solculuğun ve Türk Sosyalizminin temellerini de son derece yakından ilgilendiriyor.
Osmanoğlu Ertuğrul’un cenazesi
Geçtiğimiz hafta önemli bir ölüme şahit olduk. Osmanlı hanedanının en yaşlı üyesi Osmanoğlu Ertuğrul Bey vefat etti. Cenazesi Fatih Camii’nde kaldırıldı. Cenaze şalvarlı, cübbeli bir kısım yobaz görünüşlü kesimin gövde gösterisine dönüştü.
Ancak ülkemizin garip çelişkisi bu cenazede ve sonrasında hemen beliriverdi. Osmanlı’yı ecdadı sayan Şeriatçılar elbette Ertuğrul Bey’in ardından ağıtlar yakıp durdular. Fakat cenazesini kaldırdıkları Osmanlı hanedanının en kıdemli üyesi ve ailesi hiç de cenazedeki cübbeli yobazlar gibi değildi. Ertuğrul Bey takım elbise ve kravat takan bir beyefendi, eşi başı açık ve eteği dizlerinde bir hanımefendiydi.
Üstelik ölümünden önce verdiği bir röportajda şöyle diyordu Ertuğrul Bey:
“Bir şeyi unutmayın. Eğer Mustafa Kemal Paşa olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. Yaptığı devrim belki hanedan için kötü oldu ama Türkiye onun sayesinde var. Siz, ben, hepimiz varlığımızı ona borçluyuz.”
Osmanlı hanedanı bile çağa ayak uydurur ve üstelik Atatürk’ün açtığı kılık-kıyafet devrimini izlerken, Osmanlıcı olanların çağdışı görüntüsü en büyük tezattı.
Ancak o kara cübbeli kalabalık, ecdatlarının kravatına, hatta eşinin kısa eteğine, açık başına bile aldırış etmeden, sırf Osmanlı olduğu için bir benimseme ve sahip çıkma tavrı gösteriyordu.
Resmin diğer tarafı ise cenazedeki yobaz güruhla Osmanlı’yı, Ertuğrul Bey’le dedesi Abdülhamit’i, Osmanlı padişahları ile Vahdettin’i eşleştiren ve aralarında hiçbir ayrım görmeden tümünü dışlayan bir tür ulusalcı Atatürkçü kesimdi. Yobazların sahiplenmeciliği Atatürkçülerde tam tersi bir kurtulmacılığa ve dışlamacılığa dönüşüyordu.
Türkiye’nin yobazlarını medenileştiremeyeceğimize göre Atatürkçülerimize Atatürk’ün bakış açısını göstermek daha mantıklı olacaktır.
Osmanlı’yı Atatürk mü yıktı?
“Atatürk Osmanlı’ya karşıydı, biz de karşı olalım” şeklinde bir basitleştirici tavır genel olarak Atatürkçü kesimde hakim.
Hatta yıllarca Osmanlıcılık yapan ülkücü kesim bile son dönemde Osmanlı düşmanlığına soyunmuş durumda.
Peki ama Atatürk Osmanlı’ya düşman mıydı?
Elbette hayır.
Atatürk “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen, bilimsel bakış açısını koruyan bir insandı ve her şeyden önce tarih bilinci son derece sağlamdı.
Öncelikle şunu belirtelim Atatürk Osmanlı’yı yıkmamıştır. Osmanlı zaten 1. Dünya Savaşı’ndan yıkık çıkmış ve Mondros’la yok olmaya terk edilmiş bir devletti. Osmanlı’yı Atatürk değil Batılı devletler yıkmıştı.
Ama Atatürk Osmanlı’yı kurtarmak değil yeni bir Türk devleti kurmak için yola çıkmış ve bunu başarmıştır. Yeni bir devlet demek eski devletle bağları kopartmak demekti, çünkü yeni devletin meşruluğu burada ortaya çıkacaktı.
O nedenle Atatürk, Saltanatı kaldırdı, halifeliği ilga etti!
Kanunların isimlerine dikkat edersek, Atatürk’ün bir tarihi değil, bir tarihi yönetim ve idare şeklini ortadan kaldırdığını görürüz.
Böyle de yapmak zorundaydı, çünkü modern çağın yönetim şekli saltanat olamazdı.
Fakat Atatürk bunu yaparken ve Osmanlı Devleti ile yeni Türk Devleti arasına kesin bir sınır koyarken, hanedanı ülke dışına sürerken, çok akıllıca bir şey daha yaptı; Osmanlı tarihini dışlamadı, hatası ve sevabıyla o tarihi de Türk Tarihinin içine yerleştirdi.
Şimdi kimi Atatürkçülerimiz “Osmanlı Türk değildi, biz Osmanlı’nın devamı değiliz” diyor. Ve bunun çok büyük bir ilericilik olduğunu düşünüyor.
Ama Atatürk hiç de onlar gibi düşünmüyordu!
Atatürk Osmanlı için her zaman Türk terimini kullanmıştır. Söylev ve Demeçlerini açıp okursanız Atatürk’ün “Osmanlı Türkü”, “Osmanlı Türkleri” ibaresini kullandığını görürsünüz. Ve hiçbir zaman da Osmanlı’nın Türk olmadığını iddia etmemiştir.
Yine Atatürk tarafından hazırlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” kitabı Osmanlılardan “Osmanlı Türkleri” şeklinde bahseder. Aynı şekilde Atatürk’ün bizzat hazırlığına katıldığı dört ciltlik “Tarih” kitabında da Osmanlı’dan “Osmanlı Türk İmparatorluğu” şeklinde bahseder.
Eğer referansımız Atatürk olacaksa, Atatürk’ün tarih görüşünü benimsiyorsak elbette Atatürk’e kulak vermeliyiz. Ama Atatürk’ün yanlış yaptığını düşünüyorsak, bunu da açıkça söylemeliyiz.
Atatürk’ün tarih anlayışında Cengiz Han da Türk tarihinin değerleri içinde sahiplenilir, Osmanlı ile savaşan ve onu yenen Timur da. Bugün kimi ulusalcıların Farsçı dediği Selçuklu da Türk tarihi içindedir, Osmanoğulları da!
Atatürk’ün Türk tarihi içine almadığı tek kesim ise Şah İsmail’in Safevi devletidir. Tarih kitaplarında Şah İsmail’in Türk olduğu geçmesine karşın Safevi Devleti Türk devletleri içine alınmamıştır.
Bu da enteresandır, bugün kimi Alevi kesimler ısrarla Safeviler’in Osmanlı’dan daha Türk olduğunu iddia etmektedir ama anlaşılan Atatürk’ün bundan haberi yokmuş!
Fatih ve Atatürk
Ancak tarih ile güncel elbette karıştırılmamalıdır. Bugün kimileri için Osmanlı demek Vahdettin’le, Abdülhamit’le özdeştir. Ama Osmanlı 600 yılık bir devlettir. Her devlette olduğu gibi bu devlette de, farklı devirler ve farklı şahsiyetler ön plana çıkmıştır. Ama sapla saman birbirine karıştırılmamalıdır.
Atatürk bunun çok güzel bir örneğini verir. Vahdettin’in acziyetine, hainliğine ne kadar karşı çıkarsa çıksın, Osmanlı’nın ileri yanlarına sahip çıkmıştır.
Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan, önemli bir tarihçimizdir. Atatürk’ün en yakınındaki kişidir ve Atatürk’ün tarihe bakışını kendi anılarında anlatır.
Bugün biz Türklerin devşirme diye dışladığı, Ermeni diye küçümsediği Mimar Sinan’a Atatürk’ün hayranlığından bahseder. Mimar Sinan’a “Büyük Sinan” der Atatürk ve onun heykelini dikmek ister. Çünkü Atatürk için Sinan bir devşirme değil, Türk kültürü ile yoğrulmuş bir insandır.
Ama Atatürk bir kişinin daha heykelini dikmek ister o da Fatih Sultan Mehmet’tir!
Şimdiki Atatürkçülerimiz “Fatih’ten sonra Osmanlı Türk değildir” tezine ne kadar sarılsa da, Atatürk Fatih için öyle düşünmüyordu.
İşte Atatürk’ün görüşlerini Afet İnan’dan aktaralım:
“Atatürk bilindiği gibi tarih incelemeleri yapan ve buna önem veren bir insandı. Ancak bir devlet adamı olduğu düşünülünce onu sadece siyasi ve askeri tarihlerle uğraştığı ve o sahalarda yetişmiş insanların tanınmasını ve hatta heykellerinin yapılmasını istemiş olduğu düşünülebilir. Bu taraf da doğrudur. Örneğin İstanbul’da Fatih’in, Kanuni Süleyman’ın ve Türklüğünden şeref duyulan diğer Osmanlı devlet adamlarının heykel ve abidelerini görmeyi arzulamıştır.”
Yine Afet İnan’la devam edelim:
“Büyük Fatih’e her zaman hayranlığını belirten Atatürk, o büyük Türk devlet adamı için İstanbul’da ebedi kalabilecek bir abidenin ve hatta heykelinin yapılmasını daima söylemiş ve arzu etmiştir. Bu yer için, Ayasofya Camii yanındaki meydan, Kızkulesi, Rumelihisarı veya Fatih’in gemilerini kazakla geçirdiği deniz kıyısı ileri sürülmüştür. Atatürk, Fatih için, O’nun şanına layık bir abide eser düşünmüş ve özellikle Kızkulesi’nden her geçtiği zaman, burada böyle bir anıtı görmeyi çok arzu ettiğini belirtmiştir.”
Ama Atatürk’ün sahip çıktığı tek Osmanlı Fatih de değildir:
“O, Türk büyüklerinden Alparslan’lar, Fatih’ler, Yavuz ve Kanuni’lerin hayranı olmakla beraber, bizzat uygarlık eserleri vücuda getirmiş olan Mimar Sinan’lar ve Piri Reis’lere de ayrı değer verirdi.”
Demek ki Atatürk aynı zaman da Yavuz Selim’e de hayranmış!
Fatih’le ilgili düşünceleri bu kadarla da kalmazmış:
“Atatürk, son Osmanlı Devleti’nin çökme nedenlerini bilmekle, iyi dersler almıştır. Fakat yine Osmanlı Devleti’nin yükseliş devri için, hayranlık ve sevgi beslemiştir. O’nun için, Fatih sadece bir Türk büyüğü değil, dünya tarihinde de en büyük adamdır. Devleti kuran Osman ve Orhan’da bulduğu karakterler üzerinde özellikle hassasiyetle durmuştur.”
Padişah karıları meselesi
Atatürk’ün görüşleri bu kadar nettir Osmanlı ile ilgili olarak. Neden böyle düşündüğünü de yine Afet İnan’dan okuyalım:
“Atatürk her devirde Türk’ün uygarlık yapısına hizmet eden her bireyin değerini takdir etmenin zorunlu olduğunu prensip olarak kabul etmişti.”
Bu satırlar, Atatürkçüler için büyük bir ders olmalıdır, tarihte her şahsiyetin kıymetini bilmek, Atatürkçü tarih felsefesinin özüdür!
Bu ne demektir peki?
Atatürk’ün “Tarih” kitabına bakarsak, onun Türk’e ait her bir mirasa sıkı sıkıya tutunduğunu görürüz. Atatürk’ün tarih tezi, Türk’e ait her bir kırıntıyı bile tarihten güncele çıkartmaktır.
Ama malesef bugünkü Atatürkçülerimiz tüm tarihin Türk dediklerini bile “bunun Türklüğünü beğenmedim, atalım çöpe” kendini beğenmişliği, elitizmi, ırkçılığı içindedir.
Tüm dünyanın Türk dediği, Avrupa’da insanların yüzlerce yıl “Türkler geliyor” diye şarkılar yazdığı Osmanlı’ya Türk değildi demek gibi bir kendini beğenmişlik ve kendini bilmezlik son derece revaçtadır bugün.
Peki Osmanlı neden Türk değilmiş bir de ona bakalım...
En büyük tez, Osmanlı’da padişahların eşlerini genellikle Türklerden değil, yabancılardan, mesela Rumlardan seçmiş olmaları.
Bu tez aslında tezi öne sürenlerin tarih felsefesini hiç ama hiç bilmediklerinin en önemli kanıtıdır. Dünyanın her imparatorluğunda kız almak ve vermek son derece önemli bir politik olgudur. İmparatorluklar komşu imparatorluklarla barış içinde yaşamak için genellikle prenses verirler. Bu sadece Türkler için değil tüm imparatorluklar hatta kabileler ve aşiretler için de geçerli bir kuraldır.
Bu tür evlilikler hiçbir soyun bozulması olarak okunmaz. Çünkü soy erkekten devam eder. Eğer ataerkil soyağacı en azından son beş altı bin yıldır geçerli ise, başka bir kabile veya imparatorluktan bir kadınla evlenmek soyu bozmaz.
Ama kız almak veya vermenin önemli başka bir sonucu vardır. Kız veren kabile ya da imparator genellikle zayıf sayılır ve kız verdiği hükümdara tabi olur.
Mesela bir Bizans prensesinin Osmanlı padişahına gelin olarak gitmesi tarihte Türk soyunun bozulması olarak değil, tam tersine Türk hakanının, onun devletinin ve soyunun güçlenmesi olarak görülür.
Osmanlılar için de bu geçerli bir tarihi kaidedir. Güçlü Osmanlı hakanları özellikle Bizanslı prensesleri alarak daha da güçlenmiş, otoritesini tesis etmiştir.
Osman Gazi, Ertuğrul Gazi’nin oğludur. Eşi olan kişi ise tarihte Mal Hatun (Hazine Kadın) olarak bilinen Kameriye’dir.
Kameriye’nin babası Şeyh Edebali’dir. Edebali ise soyu Muhammed’e kadar devam eden bir Arap seçkin kabilesinin temsilcisidir.
Şeyh Edebali’nin eşi bir Bizans prensesidir ve Müslüman olmuştur. Bunun kızı Mal Hatun ise Osman Bey’e gelin gitmiştir. Kaldı ki Osman Bey oğlu Orhan’a yine bir Bizans seçkininin kızı olan Nilüfer Hatun’u almıştır.
Bu evlilikler Osmanlıların hem Bizans’a karşı güçlendiğinin göstergesidir hem de soyunu Muhammed’e kadar dayamayı seçtiğini gösterir. Tarihte muhteşem denilebilecek, alkışlanabilecek bir seçimdir bu.
Kayı boyu
Yine aynı Osmanlı’nın Türklüğü ile ilgili bir başka iddia ise Osmanlı’nın Kayı Boyundan olmadığı iddiası. İddiayı uzun süredir ortaya koyan ise önemli bir tarihçi olan Halil İnalcık. Gerçi İnalcık Osmanlı’nın Türk olmadığını iddia etmiyor, sadece Türklerin Kayı Boyundan olmadığını iddia ediyor.
İnalcık’a göre Osmanlı Aşireti’nin Kayı Boyundan olduğuna dair bir kayıt yok. Olan kayıtlar da Osmanlı’nın kendi tuttuğu kayıtlar. Dolayısıyla bunlar da taraflıdır.
Buraya kadar doğru olarak değerlendirilse bile, 2000 yılından 1300’lere ders vermeye çalışanların karşılaştığı ciddi sorunlar var.
Osmanlı kendisinin Kayı Boyundan olduğunu iddia ediyorsa bunun nedeni ne olabilir?
Kayı Boyu, Oğuz Han’ın mirasçısı olan koldur. Efsaneye göre tüm Türklüğü yeniden birleştirecek kabile budur. Dolayısıyla Kayı’dan olmak demek, en güçlü Türk kolu olmayı iddia etmek demektir.
Böyle bir iddiada bulunan Osmanoğulları demek ki kendilerini gelenek olarak Türklüğe yaslamak istemektedirler. Böylesi bir iddiada bulunmak bile Osman Gazi’nin ne kadar Türk olduğunun kanıtı olabilir yalnızca.
Üstelik Osmanlı döneminde diğer Türk boyları da devletler kurmuştur ve bu devletlerin kendi tarihleri de vardır. Ama bu tarihlerde de Osmanlı’nın Kayı’dan olmadığı iddia edilmemiştir. Demek ki o günün tarihçileri de İnalcık kadar akıllı değilmiş!


Kaşgarlı Mahmud
ve Divan-ı Lügat’it Türk’ünün
başlangıç sayfası. |
|
Divan-ı Lügat-it Türk
Kayı Boyu tartışması aslında önemli bir tartışma. Türklerin ilk büyük uygarlık tarihi eseri olarak görebileceğimiz Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it Türk’ünde Türk boyları birer birer sayılır:
“Oğuz bir Türk boyudur. Oğuzlar Türkmenlerdir. Bunlar yirmi iki bölüktür. Her birinin hayvanlarına vurduğu ayrı bir damgası vardır. Birbirlerinin hayvanlarını bu damgalarla tanırlar. Bunların başı Kınık boyudur. Bizim şimdiki hakanlarımız bu boydandır.
İkincisi Kayı boyudur. Üçüncüsü Bayundur boyudur. Dördüncüsü İve buyudur. Beşincisi Salgur boyudur. Altıncısı Afşar boyudur.... Yirmi ikincisi Çarukluk boyudur.”
Kaşgarlı Mahmud’un eseri son derece önemlidir, yazılış yılı 1072’dir. Yani Alparslan’ın 1071 zaferinin hemen sonrasında kaleme alınmıştır.
Kaşgarlı Mahmut, Karahanlı vatandaşı olmakla birlikte bugün kimi Atatürkçülerimizin beğenmediği Selçuklu Türkleriyle aynı boydandır yani!
Birinci boya Kınık boyu demesi son derece normaldir. Ama ikinci boy olarak Kayı’yı sayması da çok çok önemlidir. Demek ki Anadolu’ya gelen boylardan en önemlisi olmasa bile en önemli ikincisi Kayı Boyudur. Ve Osmanlı da bu boydan olduğunu iddia etmektedir.
Ama Kaşgarlı Mahmud’un önemi çok daha derinde yatmaktadır. Divan-ı Lügat-it Türk adında Türk geçen ilk eserdir. İlk Türkçe sözlüktür. İlk Türk coğrafya kitabıdır. İlk Türk uygarlık tarihi kitabıdır. İlk Türk bilim tarihi kitabıdır.
Yani Türk’e ait her şeyin başlangıcıdır ve bunu da Kaşgarlı Mahmud’a borçluyuz. O bunları yazmasa biz bugün Türklüğümüzü bilmiyor olacaktık.
Ama Kaşgarlı Mahmud’un bu Türklük kitabının Arapça yazıldığını biliyor muyuz!
Hadi buyursun kendini çok beğenmiş Atatürkçülerimiz Kaşgarlı’yı da dışlasın!
Osmanlı sarayında Türkçe konuşulmazdı, Selçuklular Türkçe bilmezdi demek çok kolay bir ilericilik yoludur ama bu yolla Türk tarihine bile eğilemezsiniz.
Elinizdeki tek hazine Kaşgarlı’yı bile çöpe atmak zorunda kalırsınız...
Türklük ölçütlerini herkes kendi kafasına göre seçerse, bugünkü bakış açısı ile tarihi değerlendirmeye kalkışırsa ortada Türklük adına bir şey kalmaz.
(Sayı 256, 12/10/2009)
|