Gökçe Fırat - Uğur Mumcu'dan Deniz Baykal'a Sol'un namusu
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:

CHP'nin
Çarşaf Açılımı

Gökçe Fırat
Uğur Mumcu'dan Deniz Baykal'a Sol'un Namusu


Gökçe Fırat

Atatürk'ün Bahsettiği
Kafası Şapkalı
Kafasının İçi Sarıklı Yobaz


Gökçe Fırat
CHP'de Çarşaflı Kadın
Gördüğü Zaman
Atatürk Ne Yapmıştı


Özgür Billur
Eskiden Sapıktınız da
Şimdi mi Hidayete Erdiniz?


Özgür Billur
Çarşaf Açılımcısı Gürsel Tekin'in Arkasında Allah Varmış!

Gökçe Fırat
Uğur Mumcu'dan Deniz Baykal'a Sol'un Namusu

Uğur MumcuBugün türban yarın çarşaf

Uğur Mumcu 1962 yılında Doğan Avcıoğlu’nun Yön gazetesinde yazı yazmaya başladığında yeni bir kavram ortaya attı: Türk Sosyalizmi. Bu kavramı dillendiren ilk isim Uğur Mumcu ve o dönem için bu kavram son derece yeni. Ama Uğur Mumcu’nun Türk Sosyalizmi’ni savunmasının dışında iki politikasının bizim bugünümüzü aydınlattığını görüyoruz.

Birincisi, Atatürk’ün Altı Ok’undan laiklik konusunda daha 80’lerin başında yaptığı ve bugünümüzü anlatan çok ciddi uyarı ve öngörüleri var.

İkincisi, daha Birinci Körfez Savaşı başlamadan önce, 1990 yılında Kürt devleti konusunda uyarılara başlıyor.

Uğur Mumcu’nun yazılarını 20-25 yıl sonra okuduğumuzda o günden bugüne ne kadar gerilediğimizi görüyoruz. İşte 1988 tarihli bir yazısı Uğur Mumcu’nun. Yazının başlığı “Türban ve Fes”:

“... Önce şunu saptayalım:

-Türbanın kökü dışarıdadır!

Evet, böyledir türbanın kökü dışarıdadır. Türbanın kökü, Moskova ve Pekin’de değil, Hindistan’dadır.

Bizde, oldum olası, bayanların başlarına sardıkları beze ‘başörtü’ denirdi. Başörtü yerine ‘türban’ denmesi son yıllara rastlar. Başörtüyü dinsel amaçla kullanan genç kızlara ‘sıkma başlı’ deniyor. Başörtülerin dinsel tarikatlara göre rengi ve bağlama biçimleri de değişiyor.

Güzel Türkçemizde ‘başörtü’ sözcüğü varken, nereden çıktı Allah aşkına, bu ne idüğü belirsiz ‘türban’ sözcüğü?

‘Türban’ sözcüğünü kullananların başında YÖK Başkanı Doğramacı gelmektedir. 12 Eylül döneminde, derslere başörtü ile gelen kız öğrenciler için önce yasak kondu, sonra da bu yasak gevşedi. Doğramacı, genç kızların ‘modern şekilde bağlanmış türbanlarının Batı ülkelerinde olduğu gibi bizde de kızlar için normal bir kılık sayılmasını’ istedi.”

Ve soruyor Uğur Mumcu:

“Şimdi, erkek öğrenciler de çıkıp ‘bizim başımız kel mi? Biz de modern fes istiyoruz’ deseler, haksızlar mı?

Uğur Mumcu

Peki Uğur Mumcu laiklik konusunda ve Kürt meselesinde 20 yıl öncesinden bugünleri gören bu tespitleri nasıl yapabilmiş?
Uğur Mumcu 6 Ok’a bakıyor, yani Atatürkçülüğe. Gelişen olaylar buna uyuyor mu, uymuyor mu? Uymuyorsa buna karşı çıkıyor. Ve Atatürkçülük konusunda, 6 Ok konusunda çok sağlam tavır aldığı için de hemen hemen hiçbir konuda hiç yanılmıyor.

Anayasada ‘eşitlik ilkesi’ var. Yasa önünde kız erkek ayrımı olmaz… Kız öğrenciler, ‘modern türban’ giyerlerse, erkek öğrenciler de başlarına ‘modern fes’ ve de ‘çağdaş sarık’ geçirirler.”

Yine 1988 yılında, bu yazıdan bir iki gün sonra, tekrar yazıyor. Yazının başlığı bu defa “Türban ve Cilbab.” Cilbab dediğimiz bugün Deniz Baykal’ın Türk toplumuna şeref olarak önerdiği çarşaf.

Ne yazıyor Uğur Mumcu:

“Bugünkü konumuz yılan hikayesine dönen ‘türban.’

YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, türban kavramına bir yenisini eklemiştir:

- Modern türban!

Türbanın da; ‘modern türban’ın da Kuran-ı Kerim’de yeri yoktur. Nur Suresi’nin 31 ayeti ile Ahzap Suresi’nin 55 ve 53’üncü ayetlerinde kadınların nasıl örtünecekleri anlatılır.

Ahzap Suresi’nde ‘türban’ değil ‘cilbab’ sözcüğü geçer.

‘Cilbab’ kadınları başlarından topuklarına kadar örten örtü demektir.

‘Cilbab’, Türkçede ‘çarşaf’ anlamına gelir.

İslami kurallar uygulanacaksa, genç kızların başlarına ‘türban’ sarmaları yetmez, fakülte ve yüksek okullara ‘cilbab’ ile gelmeleri gerekir.

Sayın Doğramacı, ‘cilbab’a da elbette ‘zaman ve zemine uygun’ bir ad bulur!

‘Modern cilbab’ gibi örneğin.”

Yüksek öğrenim kurumlarında bunların yasaklandığından bahsediyor. Ve şöyle söylüyor:

“Dini inançlar nedeniyle saç ve boyun ‘türban’ ile nasıl örtülecektir?

‘Cilbab’ın da ne ‘moderni’ olur ne ‘çağdaşı!’

Türkiye’de yıllardır gerici ve tutucu çevrelerce Atatürk ilkelerine karşı bir savaş veriliyor.

‘Türban olayı’ bir din sömürüsü olayıdır. Türbanlı genç kızları öne süren din sömürücüleri, Bakan Hasan Celal Güzel’in katkıları ve Prof. Doğramacı’nın sihirbaz hüneri ile bir yeni zafer kazanmışlardır.

Uğur MumcuBugün türban, yarın cilbab, öbür gün fes…

Çağdaş uygarlık yolunda çarşaf ve türbanla ‘güzel, güzel’ ilerliyoruz!”

Uğur Mumcu bunları yazdığı zaman, tam 20 yıl sonra bunun Şeriatçılara veya sağcılara karşı değil de CHP’ye karşı bir yazı olacağını sanırız hiçbir şekilde tahmin bile etmezdi.

CHP’nin imam severliği

Fakat işte Türkiye’de Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun nasıl çiğnendiğini yine Uğur Mumcu söylüyor:

“Tevhid-i Tedrisat Kanunu çiğnenerek İmam Hatip Lisesi mezunları din adamı olacaklarına, devlet bürokrasisine yerleştiriliyor.

Devlet, bundan sonra, istediği kadar laik eğitim vermeye çalışsın!.. Nasıl olsa bu çevrelere Suudi sermayeli ve dinsel amaçlı birader vakıfları siyasal ve mali destek sağlıyor… Ve nasıl olsa laik devlet yavaş yavaş bu İslamcı kadroların eline geçiyor.

Türban aslında yalnızca genç kızlarımızın başlarını örtmüyor; bu çokuluslu İslamcı düzenin apaçık görülmesini engellemek için -belki de- kimilerinin gözlerini örtmeye yarıyor!”

1987-88 yılında Kenan Evren ve Turgut Özal döneminde başlatılan imam hatipler, Kur’an kursları, türban derken bugün nereye kadar geldik? Çarşafa kadar geldik.

Fakat bugün çarşaf açılımı yapan CHP 1983 yılında başka bir düzenleme daha yapmış, bugünkü kuran kurslarını bile aratacak bir düzenleme:

“TBMM Milli Eğitim Komisyonu, harp okullarına giriş koşullarını düzenleyen yasa tasarısını görüşürken verilen bir değişiklik önergesi ile imam hatip okullarını bitirenlerin harp okullarına girişlerine engel olan madde değiştirilmiş.

Bu değişiklik TBMM tarafından da uygun görülürse, harp okullarına önümüzdeki ders yılından başlayarak imam hatip lisesi mezunları da gerebilecekler.”

Meclis’te eğitim komisyonunda bir görüşme var. İmam hatip mezunları ne yapacaklar; harp okullarına girsinler mi girmesinler mi? Değişiklik önergesini destekleyen CHP o dönem. İmam hatip mezunları harp okullarına da girsinler, asker olsunlar, general olsunlar, genel kurmay başkanı da olsunlar diye.

Bakın ne diyor CHP’ye Uğur Mumcu:

“1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasası’nı değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasası’nı…

‘İmam hatiplilerin harp okullarına girmelerini isteyen’ Atatürk’ün partisi CHP’nin Genel Sekreteri başta olmak üzere, bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı elde ettiler.

-Yaşa var ol Harbiye! Selamünaleyküm sivil toplum! Maşallah ikinci cumhuriyet! Ruhuna el fatiha laiklik…”

İşte Uğur Mumcu’nun önemi bu. Şimdi bugün Deniz Baykal ve CHP’liler sözde Uğur Mumcu’yu sahipleniyor. Ama Uğur Mumcu CHP’yi sahiplenmemiş. Türbanı sahiplenmemiş. Çarşafı sahiplenmemiş.

Ama çok daha acı bir şey var: CHP’nin bugünkü Meclis Sözcüsü Uğur Mumcu’nun karısı. Uğur Mumcu bunları yazmış ama maalesef bugün CHP’liler çarşaflılara rozet takılmasını çağdaşlık olarak, Türkiye toplumun gerçeği hatta şerefi olarak görüyorlar. Ve bugün Deniz Baykal çıkmış Kur’an kursuna karşı çıkan sapıktır diyor. Bu sapıkların demek ki en önde gideni de Uğur Mumcu’ymuş.

Laikliği savunmak için Atatürk gibi yürekli olmak

Uğur Mumcu ne diyor:

“Türban konusu bir sonuçtur. Bu sonuç, doğrudan doğruya yasaklı ve kısıtlı demokrasinin pek de ‘turfanda’ sayılmaması gereken bir acı ürünüdür. 12 Eylül’den bu yana Atatürkçülük adına, söyler misiniz ne ekildi ki bugün ne biçilmek isteniyor?

Atatürk’ü özüyle, sözüyle savunabilmek için yasaklı demokrasiye bel bağlayan ‘inkılapçı’ değil, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi savunan ‘devrimci’ olmak gerekir; devrimci!”

Ve yine o dönemden daha türbanı niçin kabul ettiğimizi şöyle söylüyor:

“Atatürk’ün ‘tam bağımsızlık’ ilkesi yok oldu. Devletçilik yok edilmek üzeredir. Milliyetçilik, ‘ümmetçilik’ ile yer değiştirdi. Halkçılık derseniz, ondan hiç söz etmeyin. Halkçılığın yerini, ‘holdingcilik’ aldı. Laik devlet, önce 12 Eylül yönetimince konulan zorunlu din dersleri ile çiğnendi; tarikat şeyhlerinin cenaze törenleri için bakanlar kurulu kararnameleri çıkartılarak iyice yok edildi. Anayasal kurumlardan zorla çekilip alınan ‘özerklik’ neredeyse siyasal partiler ile iç içe yaşayan ‘tarikatlar’ için geçer akçe oldu…

YÖK, türbanı tartışıyor; Marmara Üniversitesi Dekanı da ‘Halifelik devlet müessesesinin zirvesidir’ diye konuşuyor!

Aferin türbanlı kızlara! İyi direndiler doğrusu. Şimdi sıra erkeklerde… Sıra fes ve sarıkta… Daha sonra da ‘halife’de!”

Gerçekten de kızların ne kadar başarılı olduğunu biz bugün görüyoruz. 87-88 yıllarında bu yazıların yazılmasının nedeni şu: Üniversitelere türbanın girmesinde bir gevşeklik yaşanıyor. Halbuki Danıştay’ın kararı var ortada giremezler diye. Türbanlı öğrencilerse Beyazıt’ta okula girebilmek için gösteri yapmaya başlıyorlar.

“Daha sonra sıra halifede” diyor Uğur Mumcu. Şimdi bakıyoruz bir tek halifenin gelişi kalmış durumda. Halifemiz de şu anda Amerika’da istirahatte. Yakında geldiği zaman herhalde diyecek ki beni en iyi Uğur Mumcu anlamış...

Uğur Mumcu’nun başka bir yazısı ise neden laik olmak gerektiği üzerine. Yazının başlığı “İmam Bayıldı.”

“Her şeyin sahtesi var… Paranın sahtesi var… Tablonun sahtesi var… Altının, gümüşün, elmasın sahtesi var… Var oğlu var!..

Peki dinin ve ideolojilerin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi, siyaseti karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur.

Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni…

Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar…

Atatürk’ün laiklik ilkesinin ne kadar yararlı, ne kadar gerekli olduğunu, bu din sahtecileri ortaya çıkınca daha iyi anlıyoruz…

Kim savaşacak bunlarla? Laiklik ilkesi, sahte Atatürkçüler ile sahte Müslümanların aralarında paylaşacakları bir koz değildir.

Atatürkçülüğün ilk koşulu devrimci olmaktır. Çağdaş olmaktır, demokrat olmaktır. Öyle ödün siyaseti ile Atatürkçülük olmaz, öyle pazarlıkçı ve uzlaşmacı yaklaşımlar ile laiklik ilkesi savunulmaz… Yasakçılık ile ise hiç savunulmaz.

Bir yanda sahte Atatürkçüler, öbür yanda sahte Müslümanlar…

Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil!”

Bu uyarının yapıldığı tarih 1987. O zaman bile görünen şey neymiş?

“Bir tarafta sahte Atatürkçüler var,” diyor Uğur Mumcu, “diğer tarafta sahte Müslümanlar.” “Laikliği de kendi aralarında bir koz olarak kullanıyorlar” diyor. “Halbuki laiklik için devrimci olmak gerekir, uzlaşmacı olmamak gerekir, pazarlıkçı uzlaşmacı yaklaşımlar ile laiklik ilkesi savunulamaz” diyor.

Şimdi bugün Uğur Mumcu’yu okuyacağız ve diyeceğiz ki: Bu adam yanlış söylüyordu, biz boşuna onun için anma törenleri düzenlemeyelim.

Ya da diyeceğiz ki: Uğur Mumcu doğruyu söylüyordu; daha 1987’de bizi uyarmış, 20 yıldır biz hep pazarlıkçı olmuşuz, hep uzlaşmacı olmuşuz. Artık biraz Uğur Mumcu’yu dinleyelim. Diğerlerini zaten 20-25 yıldır hep dinledik biraz Uğur Mumcu’nun izinden gidelim...

Kürt devleti tehlikesini ilk O gösterdi

Amerika Türkiye’ye sadece Şeriatı öngörmemişti elbet, bir de Kürtçülük vardı sırada. Bakın Uğur Mumcu bu konuda da bizleri nasıl uyarmış?

Tarih henüz 19 Ağustos 1990. Körfez Savaşı’nın yani Amerika’nın ilk Irak müdahalesinin pazarlıkları yapılıyor basında. 6 ay öncesinden Uğur Mumcu uyarmaya başlıyor, “Kürt Desteği” başlıklı yazısıyla:

“Saddam rejiminin devrilmesi ile birlikte bölgede ne gibi değişiklikler olur?

Irak’ta Baas rejiminin ve bu rejimle bütünleşen Saddam’ın siyaset sahnesinden indirilmesinden sonra Bağdat’ta Kürtlerin desteğiyle oluşacak Amerikan yanlısı bir hükümet kurulabilir.”

Celal Talabani hükümeti!

“ABD’nin istediği, petrol kuyuları üzerinde kurulacak bir devletin Pentagon egemenliğinde olmasıdır.”

Zaten şu anda Pentagon yönetiyor Irak’ı!

Ve geçmişi hatırlatıyor Mumcu:

“Sevr Anlaşmasının 62 ve 64. maddeleri ile de Kürtlere devlet kurma hakkı tanınmıştı. Kürtlere verilen devlet kurma hakkının güvencesi de şu üç devlete bağlanmıştı: İngiltere, Fransa ve İtalya.

Türkiye, Sevr Anlaşmasında Kürt devletini kurmak isteyen kapitalist Batı devletlerinin ordularınca işgal edildi. Kurtuluş Savaşı, Sevr anlaşmasını yırttı, yerine Lozan Anlaşmasını yerleştirdi.

ABD ve İngiltere’nin bölgede bir Kürt devleti kurma planları hiç değişmemiştir. Kapitalist Batının amacı, Ortadoğu petrolleri üzerindeki denetimleridir. Petrol, dün olduğu gibi bugün de Ortadoğu siyasetinin nedenidir. Petrol siyasete, siyaset de petrole yön vermektedir.

Türkiye’de Suudi destekli İslamcılık niçin bu kadar yaygınlaştırıldı? Bölgedeki Kürtler Batı devletlerince dünden bugüne niçin desteklendi? Son yıllarda ‘İslamcı-Kürtçü’ akım niçin desteklendi?

Bugün tanık olduğumuz gelişmeler bu soruların yanıtlarını da veriyor.

Dünden bugüne ne değişti? Garp cephesinde yeni bir şey yok!”

Gerçekten de böyle bir Kürtçülük tehlikesinin olduğunu, Amerika’nın planlarını, Sevr tuzağını çok iyi biliyordu Mumcu. Zaten ondan sonra da, yaklaşık 3 yıl boyunca hemen hemen yalnızca Kürt meselesini yazdı.

Neden Kürt meselesini yazdı?

Çünkü ABD’nin bu bölgede bir devlet kurmak isteyeceğini biliyordu:

“Celal Talabani’nin Washington ile arasının çok iyi olduğu biliniyor. Olası bir Kürt devleti, hiç kuşkunuz olmasın, Washington desteği ile kurulacaktır.

Körfez savaşı sonrasında Irak toprakları üzerinde İran İslam devriminin yayılması ve ABD desteği ile bir Kürt devletinin kurulması yeni sorunlar doğuracaktır.”

Ve devam ediyor, bu defa “Kürt Oyunu” başlıklı yazısında:

“Hiç kuşkunuz olmasın; Kuzey Irak’taki Kürt devleti planı, düpedüz bir Amerikan oyunudur. Ve bu bir CIA planıdır! ABD yanlısı bir Kürt devleti, yeni Ortadoğu düzeninin de bir parçasıdır.”

Peki bu Kürt devleti kurulduktan sonra ne olacak?

O konuda da yazmaya başlıyor. Yazısının başlığı “Özerk Kürt Devleti”:

“Celal Talabani ve öteki kürt liderlerinin ABD desteği ile bölgede özerk Kürt Devleti kurma çalışmaları sürdürdüğü anlaşılıyor.

“Bölgede önce özerk Kürt Devleti kurulacak, ileride gelişmelere göre bir plebisit yapılacak” (...) “ve Kürtler, böylece kendi geleceklerini kendileri belirleyeceklerdir.

Bu plebisit ile bu özerk devlet, bağımsız devlet de olabilir. Bu özerk devlet Türkiye’ye de katılabilir.

Bir başka olasılık da Türkiye’de yaşayan Kürtlerin, bu Kürt devletine katılmak için uluslar arası platformlarda birtakım girişimlerde bulunmalarıdır.”

Yani daha Birinci Irak Savaşı’ndan önce ne diyor?

Türkiye’nin önünde 3 seçenek var. Birincisi, bir Kürt devleti orada kurulur. İkincisi, bu devlet Türkiye’ye bağlanır. Bu Özal’ın projesiydi. Diyordu ki Özal biz ordaki Kürtlerin de hamisi olacağız. Ama üçüncü bir olasılığı söylüyor Uğur Mumcu: Türkiye’deki Kürtler de uluslararası birtakım girişimlerde bulunurlarsa, bu devlete katılırlar!

Ve soruyor tabii Mumcu Özal’ı eleştirirken:

“Emperyalizmin 1925 yılındaki Kürt siyaseti de işte bu kanlı oyunlarla sahnelenmişti. Bugün bu siyaset yine uygulanıyor. Bu oyunda baş aktör değişmiş, Britanya İmparatorluğunun yerini ABD almıştır.

Evet Sevres hortluyor!

Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin temsilcisi hangi ‘sıfat’ ile Türkiye’ye çağrılıyor? Dışişleri sözcüsünün ‘gayri resmi nitelik’ taşıdığını ileri sürdüğü bu gizli görüşme ‘devlet’ adına nasıl yapılabiliyor? Devlet adına, kim, nasıl yetki kullanıyor?

Bu ülkede Dışişleri Bakanlığı yok mu? TBMM yok mu? Hükümet yok mu? Genelkurmay yok mu? Bu gibi konuların görüşüldüğü Milli Güvenlik Kurulu yok mu? Yetkili kurumlar ve kurullar yok mu? Partiler yok mu? Kamuoyu yok mu?”

14 Mart 1991’de soruyor. Çünkü Celal Talabani’nin ve Mesut Barzani’nin temsilcileri gelmiş Türkiye’ye, Özal bunlarla baş başa bir görüşme yapmış. Daha sonra Türkiye, Celal Talabani’ye ve Mesut Barzani’ye TC pasaportunu verdi. Bunlar Türk pasaportuyla Kürt devletinin kuruluş hazırlıklarını yaptılar.

Kürt Şovenizmi ve Kürt-İslam Sentezi

Uğur Mumcu sadece bölgede bir Kürt devleti planını öngörmedi. Çok daha önemli bir öngörüsü var: Kürt-İslam Sentezi.

Türkiye’nin rejiminin Kürt-İslam Sentezi olacağını biz TÜRKSOLU’nda yazdığımızda 2006 yılıydı. Ama bakıyoruz Uğur Mumcu 1991 yılında “Kürt İslam Sentezi” başlıklı bir yazıyla Türkiye’nin rejimini daha o dönemden öngörmüş:

“1925 yılında Şeyh Sait liderliğindeki ayaklanma ‘hilafet, şeriat, Abdülhamid oğullarından birinin saltanatını temin’ gibi dinsel görüntülü siyasal amaçlarla sahnelenmemiş miydi?

Kürtçülüğün sarıldığı bu din silahı hiç de yeni değildir. Kürtçüler İslamcılara, İslamcılar da Kürtçülere yeniden yaklaşıyorlar!

Kuzey Irak’ta gelişecek ‘Kürtçü-İslamcılık’ hiç beklenmedik ‘ittifaklar’ da sağlayabilir.”

Daha sonra Kürt-İslamcılığın nasıl ortaya çıktığını Şeyh Sait üzerine yazdığı “Kürt-İslam Ayaklanması” başlıklı kitabında da açıkladı.

Yine çok çok önemli başka bir tespiti daha var Uğur Mumcu’nun: Kürt Şovenizmi.

Yani herkes Kürtler için “onlar eziliyorlar, fakirler fukaralar, mazlumlar” derken Uğur Mumcu başka bir şey yazıyor. Yazının tarihi 18 Mart 1991, başlığı “Kürt Şovenizmi”:

“Şovenizm, emperyalist devletlerce bir araç olarak kullanılır. Kurtuluş savaşı öncesi ve sonrasında Arap-Kürt liderleri, İngiliz gizli istihbarat servislerince kullanıldılar.

Türkiye’de son yıllarda bir ‘Kürt şovenizmi’ yaratılmıştır.

Bugün Türkiye’de Türk ve Kürt birbirleriyle kaynaşmış olarak yaşıyorlar. Hangimizin Kürt kökenli akrabası ya da arkadaşı yok? Hangi Kürt kökenliye generallik, öğretim üyeliği, milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yolu kapalıdır?

Kürt sorununun ABD desteği ile çözülemeyeceği, ABD destekli Kürt şovenizminin bölgede yeni yeni sorunlar doğuracağı da pek yakında anlaşılacaktır.

Kürt şovenizmi ile sınırlarımızın ötesinde ve ülkemizde yine uğursuz oyunlar oynuyor.”

Yani Kürtlerin soyunduğu rolün hiç de öyle ulusal kurtuluş mücadelesi olmadığını, emperyalizmin kullandığı bir şovenizm olduğunu ortaya koyuyor ve Kürtleri, Kürtçüleri savunanlara şunları soruyor:

“Bugün, açıkça görülüyor ki ülkede bir ‘Kürt şovenizmi’ yaratılmak isteniyor. Bu Kürt şovenizmi, din ve mezhep ayrımlarını da kullanıyor. PKK gibi Marksist-Leninist olduğunu ileri süren bir örgüt, ‘Kürt-İslam Sentezi’ silahına sarılıyor.

Din duygularının ve dince kutsal kavramların Kürtçülük adına kullanılmalarına, ilerici Kürt aydınları da karşı çıkmıyorlar. Çıkmadıkları gibi, bu din sömürüsüne destek de veriyorlar. Ne diyorlar?

- Din de antiemperyalist amaçlar uğruna kullanılmalıdır…

İyi, peki… Peki de ya ‘emperyalizm?’ Emperyalizme de bir diyecekleri yok. Ya da var, ama o da şöyle:

Sömürgeciliğe karşı savaşan halklar başka devletlerden yardım alabilirler…

‘Amerikan emperyalizmi’ yok mu? Varsa, eskiden vardı da son birkaç yılda mı birden bire siyaset sahnelerinden çekildi? ‘Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri’ ne oldular? ‘İslah-ı nefs’mi ettiler? Yoksa eski CIA Başkanı Bush’un başkanlığında bu ‘işbirlikçiler’ buhar olup havaya mı karıştılar? Emperyalizm, kapitalizmin son aşamasıydı da Kürt sorunu söz konusu olunca mı bu aşamadan vazgeçti? Ne oldu teorilere? Ne oldu teori ve pratiğe?

Hani, Amerikan emperyalizmi Ortadoğu’da halkları birbirine düşman ediyordu? Ne oldu? ABD, Kürtleri bu çatışmanın dışında mı tutmaya karar verdi? CIA dün şeytandı da Kürt konusu gündeme gelince şeytanlığından vazgeçip birdenbire melek mi oldu?”

PKK’nın yeni seçilen Amerikan başkanına bir mektubu var, seçilmesini tebrik etmek için. Diyor ki, “Biz tarihimiz boyunca Amerikan çıkarlarına karşı hiçbir eylemde bulunmadık. Amerika bizim dostumuzdur.”

Daha 1991 yılında Uğur Mumcu onlara şunu söylüyordu:

“Ulusal kurtuluş savaşları, emperyalist devletlere, bu devletlerin gizli istihbarat örgütlerine ve bu devletlerin siyasetlerine güvenilerek yürümez.

İngilizlerin 1920-1930 yılları arasındaki Kürt siyasetleri, 1974 yılındaki Barzani-Carter-CIA ilişkileri ve Bush’un en son ‘Kürt oyunu’ bu gerçeğin en güçlü kanıtlarıdır.”

Kürtlerin ajanlığı

Yine bugünün oldukça önemli konularından birini ele alıyor 7 Ocak 1993’te:

“Türkçe’mizde ‘kimin eli kimin cebinde’ diye bir deyiş vardır. Ortadoğu’da kimin eli kimin cebinde belli değildir. Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.

Kanıtlanan son ilişki, MOSSAD-Barzani ilişkisidir.

‘MOSSAD’, İsrail devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu daha önce söylense kim inanırdı?

Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. Kimse bu ilişkiye ‘hayır, olmadı’ diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyor da MOSSAD-Barzani ilişkileri pek bilinmiyordu.

MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri, Londra ve Sydney’de yayımlanan “Israil’s Secret Wars- A History Of Israil’s Intelligence Services” adlı kitapta sergileniyor.

Kitap, İngiliz “The Guardian” gazetesinin 1984 yılından bu yana Tel Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmış. MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor. Önsözde kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği yazılıyor.

Kitapta, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra MOSSAD’ın ‘Kürtler’le ilişki kurduğu, (s. 327) Mısırlı ünlü gazeteci Hasan El Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığı ile Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.”

Kürtler bugün çıkıp diyorlar ya “bizim İsrail’imiz de Türkiye.” Peki asıl gerçek neymiş? 1967 yılında Arap-İsrail Savaşı olduğunda Barzani MOSSAD’la birlikteymiş, onlara yardım ediyormuş. 1967 dediğimiz yıl bundan 40 sene öncesi yani bunlar yeni işbirlikçi olmuş falan değiller.

İşte Filistin’in, Golan tepelerinin vs. işgal edildiği savaşta 1967 savaşında Kürtler kimin yanındaymış?

İsrail’in yanında!

Irak bölünürken kimin yanında?

Amerika’nın yanında!

Peki Türkiye’de Musul sorunu çıktığında?

İngilizlerin yanında!

Kurtuluş Savaşı sırasında?

Yunanlıların ordusunda!

Bizi demek ki çok çok seviyorlarmış...

Atatürkçülük gerçeği

Peki Uğur Mumcu laiklik konusunda ve Kürt meselesinde 20 yıl öncesinden bugünleri gören bu tespitleri nasıl yapabilmiş?

Uğur Mumcu 6 Ok’a bakıyor, yani Atatürkçülüğe. Gelişen olaylar buna uyuyor mu, uymuyor mu? Uymuyorsa buna karşı çıkıyor. Ve Atatürkçülük konusunda, 6 Ok konusunda çok sağlam tavır aldığı için de hemen hemen hiçbir konuda hiç yanılmıyor.

Uğur Mumcu için Atatürkçülük neymiş bir de ona bakalım. “Gerçek Yönü” başlıklı yazısı, tarihi 8 Aralık 1980 yani 12 Eylül darbesinden hemen sonra şunu yazıyor:

“Atatürkçülüğün gerçek yönü, amacı ve niteliği, yeni yetişen genç kuşaklardan ısrarla gizlenmiştir. Yıllar yılı parlak demeçlerle ‘Atatürkçülük edebiyatı’ yapılmış, ‘tören Atatürkçülüğü’, Kurtuluş Savaşımızın gerçeklerini ve bu savaşın kutsal bilincinden kaynaklanan Atatürkçülüğü gizlemeye ve unutturmaya çalışmıştır.

Evet, Atatürkçülük Marksistlik demek değildir. Bu ne kadar açık bir gerçek ise, aynı Atatürkçülüğün kapitalistlik ya da liberal ekonomi düzeni demek olmayışı da aynı ölçüde açık bir gerçektir.

Atatürkçülüğün, Kemalizmin, ilk ve başka yoruma elverişli olmayan yönü, antiemperyalist oluşudur. ‘Atatürk milliyetçiliği’ de bu demektir. Irkçı milliyetçilik Atatürkçülüğe yabancıdır.

‘Biz hakkımızı koruyabilmek, istikbalimizi emin bulundurabilmek için genel kurulumuzca, ulusal yapımızla, bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusun gücüyle savaşmayı uygun gören bir mesleği izleyen insanlarız.’

Yeni Türkçe’ye çevirerek aktardığımız bu sözler, 1 Aralık 1921 tarihlidir. İşte Atatürk’ün gizlenen yönü budur; Atatürk emperyalizme ve kapitalizme karşı olduğunu açık açık belirten bir ulusal bilincin sahibidir. Atatürk milliyetçiliğini bu tarihsel kökten ayırmaya olanak yoktur. Çünkü bu sözler, Kurtuluş Savaşımızın kutsal amaçları ve inançlarıdır. Çünkü bu sözler, ulusal tarihimize, kanla ve gözyaşı ile yazılmıştır.

Çağımız, ulusal kurtuluş savaşları çağıdır. Atatürk, emperyalist orduları denize döktükten sonra ‘mazlum uluslara’ 1923’lerde şöyle seslenmekteydi:

‘Bugün ufukta güneşin doğduğunu nasıl görüyorsam, uzakta bütün Doğu uluslarının uyanışını da öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak olan daha çok kardeş ulus vardır. Onların yeniden doğuşu, kuşkusuz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olacaktır. Bu uluslar bütün güçlüklere, bütün engellere karşın yine muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen bağımsızlığa kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yer yüzünden yok olacak ve yerlerine, aralarında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeden yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.’

Yani, özetle, ‘Atatürkçülük eşittir, antiemperyalizm’ formülü ile açıklanacak kadar açık bir eylem ve öğretidir, Atatürkçülük.”

Türk Sosyalizmi, Türk Sosyalisti

Sosyalizmden ne anladığını ise başka bir yazısında şu şekilde anlatıyor:

“Sosyalizm, ancak bağımsız bir siyasal yapıda gelişip güçlenmelidir. Sosyalizm, ancak ve ancak o ülkenin emekçi sınıf ve tabakalarının karaları ile yönlendirilmelidir. Ulusal bağımsızlığa sahip olmayan sosyalizmin, er ya da geç siyasal ve toplumsal sorunlarla karşılaşması da kaçınılmazdır.

Bu, madalyonun bir yönüdür. Madalyonun öbür yüzünde, ABD’ye bağımlı, siyasal ve ekonomik tuzaklarla kuşatılmış bir sürü az gelişmiş ya da ‘geri bıraktırılmış’ ülke bulunmaktadır. Madalyonun öbür yüzünde, Vietnam savaşı ve Şili’de halk oyu ile seçilmiş bir devlet başkanına darbe düzenleterek deviren Pentagon generalleri ve CIA vardır. Bu gibi olaylar, burjuva demokrasileri ve insan hakları bildirgeleri adına utanç vericidir.

Böyle bir dünyada, siyasal gelişmeleri, burjuva demokrasileri ya da Marksizm-Leninizm adına kalıplaşmış, donmuş, dondurulmuş, bir çeşit ‘fetişist’ nitelik kazanmış sloganlar ya da genel sözlerle izlemenin olanağı yoktur. Söz gelişi, Polonya’daki olayları nasıl yorumlayacaksınız?.. Ya da sosyalist ülkeler arasındaki sıcak savaşları hangi ideolojik içerik ile açıklayacaksınız?.. bunları, kalıplaşmış değer yargılarının dışında, bu çok yönlü gelişmelerin değişik boyutlarında görmek ve yorumlamak gerekir.

Çağımızın en onurlu aşaması, ulusal bağımsızlık savaşları ile açılan tarihsel sürecin eşiğinden geçer ve sosyalizm, ancak ve ancak bu ulusal bağımsızlık eşiğinden geçerse, güçlenir ve yücelir.”

Uğur Mumcu’nun sosyalist kesimler açısından önemli bir yanı var. Uğur Mumcu 1962’den beri hep sosyalist olmuş, bunu hiçbir zaman saklamamış. Ama Marksist-Leninist fraksiyonlara katılmamış; katılmamakla da kalmamış hep eleştirmiş.

Demiş ki “Sizin açtığınız yol, bu Marksist-Leninist teori, bu ülkeye uymaz. Bu teoriyi bırakın.” Ondan sonra Türkiye’de sol Mahir Çayan’lar vs. silahlı mücadeleye başladıkları zaman da uyarmaya başlamış, “bu yol çıkmaz sokak” diye. “Bırakın” demiş “silahlı devrim falan olmaz, olsa da zaten bir işe yaramaz. Seçime girin, parlamenter yoldan Türkiye’ye sosyalizmi getirin.”

Bunu dediği için solun büyük kesiminden dışlanmış. Ama A­tatürkçülerin de büyük kesiminden dışlanmış. Niye? Çünkü onların da sahte Atatürkçüler olduğunu biliyordu Uğur Mumcu.

24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu öldürüldü. Türkiye’de herhalde hiçbir ölüme tepki o kadar hızlı yayılmamıştır. Ondan sonra birden tüm Türkiye’de gösteriler olmaya başladı. 2008 yılında Cumhuriyet mitinglerinde ilk defa meydana inen kalabalık 24 Ocak’tan sonra da meydana inmişti. Bu hiç kimsenin beklemediği bir şeydi. Gerçekten de 1 milyon insan Ankara’da O’nun cenazesinde toplanmıştı.

Nasıl oldu da tüm Türkiye birdenbire sahip çıktı O’na? Uğur Mumcu’nun hikmeti de işte burada. Uğur Mumcu belki bir kısım solcunun, bir kısım Atatürkçünün, bir kısım milliyetçinin sevmediği bir insandı fakat Atatürk ilkelerinden hiç ödün vermeden halkın benliğine nüfuz etmiş bir insandı.

Uğur Mumcu’nun cenaze töreni 12 Mart’larla, 12 Ey­lül’lerle bastırılan kamuoyu vicdanının ilk sokak eylemiydi. Daha sonrakiler işte bu Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıktı. İşte mesele de bu: Kamuoyu vicdanı dediğimiz Türk toplumunun benliği dediğimiz şeyi yakalayabilmek. Her koşulda doğru olanı saptamak, doğru olanın yanında yer alabilmek. Bu gibi insanlara tabii halk eninde sonunda sahip çıkıyor.

Sol’un namusu

Uğur Mumcu’nun bizce çok önemli bir özelliği de gerçekten namuslu kalabilmiş ve namusluluğu da bir hayat tarzı haline getirmiş çok nadir insanlarından biri olması. Nasıl olmak gerektiğini yine 1987 yılında şöyle yazmış:

“20. yüzyıl akıl çağıdır. Bu yüzyılda her sorun akıl yoluyla ve çağdaş yöntemler ile çözülmelidir. Akıl çağına yaraşanı da budur.

Evet, bağımsızlık… İlle de bağımsızlık… Önce kafada, ideolojide bağımsızlık…

Bağımsızlık bir kişilik sorunudur. Kişi kendi aklı ile düşünemezse, kişi akıl yerine doğmalarla düşünmeye alışmışsa, dünyada olup bitenleri nasıl anlar, nasıl kavrar?

‘Yobazlık’ ve ‘bağnazlık’ bir çeşit değil ki... Bin çeşit!”

Yazıda geçen bağnaz yobaz denilen kesimler sağcılar değil, solcular. Fakat bağımsız olmak bir kişilik sorunudur, diyor.

Ve “Sol Elim” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“Deniz Baykal 4 Kasım 1977 günü toplanan CHP Kurultayı’nda şöyle konuşuyordu:

- Biz 1977 seçimlerinden sonra taban değiştirmek istedik. Bizimle birlikte geçmişte mücadele eden insanları karşımıza almakta hiç tereddüt etmedik. Devrim sözünden korkar hale geldik. Miting alanlarında bize karşı çıkan gençlere biz de karşı çıkarken, bir anlamda Türkiye’nin başka kesimlerine güven vermeye çalmıştık. Biz, bizimle beraber yürüyen insanları karşımıza aldık. Bu, yenilginin bir nedenidir. Kazanmaya çalıştığımız yeni çevreler seçim sonuçlarını ve partimizin bugünkü halini gülerek seyrediyorlar…”

1977 seçimlerini CHP kaybetmiş. Bu sözleri söyleyen insan Deniz Baykal, CHP Genel Sekreteri. Ne diyor Deniz Baykal? “Biz,” diyor “taban değiştirdik. Şimdi kazanmaya çalıştığımız yeni çevreler seçim sonuçları ve partimizin bugünkü halini gülerek seyrediyorlardır.”

İşte namus dediğimiz, ahlak dediğimiz, sağlam duruş dediğimiz şey bu. Türkiye’de maalesef öyle bir insan tipi yaratılmış ki, 1977 seçim sonuçlarını böyle değerlendiren bir adam bundan 31 yıl sonra yapılacak seçimlere neyle giriyor? Çarşafla!

Şimdi birisi çıkıp Deniz Baykal’a dese ki bakın siz zamanında böyle demiştiniz, diyeceği çok basittir: Dün dündür, bugün bugündür.

Çünkü bu toplumun maalesef değer yargılarını yok ettiler. Zaten en önemli şey de bu.

Uğur Mumcu 15 Haziran 1980 yılında Türkiye’nin tüm sorunlarının nedeni şöyle tespit ediyor:

“Hangi değer?

Bizim politika esnafı, sık sık ‘milli ve manevi değerlere bağlıyız’ diye demeç üstüne demeç verir…

Namus ve ahlak yoksunu bir insanın ‘milli ve manevi değerlere bağlılık’ kavramına sarılmasına sık sık tanık olmuyor muyuz?..

Adam namussuzdur. Elindeki her olanağı kullanarak devleti soyar, kendisini ve yakınlarını zengin eder. Sonra da gözünüzün içine baka baka konuşur:

-Manevi değerlere bağlıyız…

Adam ahlaksızdır. Hergün ayak üstünde bin yalan söyler. Dün övdüklerine bugün söver, dün ana avrat sövgüler yağdırdığı insanlara, salya sümük övgüler dizer… Sonra başlar aynı sözü gevelemeye:

-Manevi değerlere bağlıyız…

‘Neyine balısın ki?..’ diye soramazsınız. Çünkü bu işlerin ölçüsü tartısı kalmamıştır. ‘Ar damarı’ denen namus ve ahlak sigortası var ya, o çatlamıştır. Ne söylesen boş!..

Farkında mısınız bu gidiş, toplumun bütün değer yargılarını çürütmüştür. Hırsız olduğunu bildiğimiz nice cambaz, ip üzerinde yeni hünerlerini gösteriyor, bizler de hep birlikte, ara sıra da ‘yaşa, varol’ diye bağırarak çağırarak izliyoruz olup bitenleri.

Toplum bütün kurumlarıyla çökmüş, çökertilmiştir. Günlük yaşamımızdan politika sahnelerine kadar elimizin değdiği, yeni yozlaşmalar art arda birbirini izlemektedir.

Enflasyonlu-devalüasyonlu bu düzen, bankalarla bankerlerin boğuştuğu, bir kilo soğanın yüz liraya çıktığı, ekmeğin pasta fiyatına satıldığı bu düzen, insanı insan yapan bütün erdemleri, bütün değerleri, iyi, güzel, doğru gibi bütün kavramları da beraberinde çekip götürüyor.

Burnunuzun ucuna gelen bu koku, bu yıkıntının, bu çürümüşlüğün kokusudur. Tiksinerek, iğrenerek baktığımız bu düzenden yüzümüzü ileriye doğru çevirip, ‘ekmek, gül ve hürriyet günleri için’ kavga veren genç, namuslu, yiğit insanlara özlemlerimizi ve umutlarımızı yollayalım!..

Çünkü bu toplumda namuslu ve onurlu kalmasını bilenler yalnızca onlardır…”

Bu yazının tarihi 1980 Haziran’ı. Henüz 12 Eylül gelmemiş, Özal gelmemiş.

İşte bir toplum bu tür değer yargılarını yitirdiği zaman her şey olur. Biz şimdi şunu soralım kendimize: İnsanımızı nasıl bir insan haline getirdiler?

Şimdi bir dönüp bakıyoruz. Sol’un namusu ne kadar. Sol’un namusu maalesef AKP kadar değil. Değil, çünkü AKP’de Tayyip Erdoğan, 3 insanla yola çıkmış. Biri, Abdullah Gül, biri Abdüllatif Şener, diğeri Bülent Arınç. O üç kişiden bir tanesi namuslu çıktı, dedi ki “Ben seninle yürümüyorum.”

AKP’nin bazı bakanları istifa etti. Dediler ki Tayyip Erdoğan’a “Senin yolun yanlış yoldur. Ben seninle birlikte gitmiyorum.”

Bazı milletvekilleri istifa ettiler.

Bakın bu Türkiye’nin en güçlü tarikat koalisyonu. Tarikatın tebaası olmuş adam bile itiraz denen müesseseyi, kişilik denen müesseseyi, bağımsızlık denen müesseseyi işletebiliyor.

Ama bir de bakıyorsunuz Türkiye’nin en ilerici, en solcu, en laik, en aydınlanmış, en eğitimli partisi “Kur’an kursu şereftir buna karşı çıkanlar sapıktır.” diyor.

İtiraz yok!

İşte solun namusu da bu maalesef...

(Sayı 226, 02/03/2009)

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Sayın Gökçe Fırat yine çok önemli tespitler yapmışsınız!!

Maalesf Büyük Önder ATATÜRK'ün kurduğu parti yani Cumhuriyetin kurucu Partisi olan CHP nasıl oluyorda böyle oy için gericilere taviz veriyor anlayamıyorum bu büyük bir hata çünkü taviz tavizi doğurur güncelleme yaparsak 2001 yılından beri başımıza bela olan Kürt-İslamcı Akp iktidarının soysuz politikalarına bakarsak durumun çok vahim olduğunu anlarız!!CHP de Kürt-İslamcı Akp iktidarına özenmeye başladı

Büyük Önder ATATÜRK'ün İlke ve Devrimlerinden çok büyük tavizler verdi,Deniz Baykal düzene ayak uydurmaya başladı!!Öncelikle Deniz Baykal'a şunu sormak isterdim;Kamu alanında Türbana karşı çıkan CHP ve Başkanı Baykal niye kara çarşaflılara rozet takıyor?"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" sözü bu tezatlığı en iyi şekilde açıklıyor!!Benim memleketim Muğla da CHP Birinci Partidir şehir merkezlerindeki insanlarımz kendilerini yetiştiren aydın Cumhuriyetçi insanlar CHP yi desteklemektedir,taşrada ise yine Kürt-İslamcı Akp ve Sağ zihniyet etkin durumdadır!!

Ama Muğlalı hemşehrilerimin Deniz Baykal'ın yaptığı "Kara çarşaf açılımı"nı(bu "açılım" kelimesinden nefret ediyorum) asla kabullenmediklerini tahmin edebiliyorum ama yinede oylarını CHP ye atarlar çünkü başka bir alternatifi yok insanlarmızın kendine en yakın gördüğü partidir tabii oy atmada en önemli etkende Büyük Önder ATATÜRK'ün partisi olmasıdır yoksa birçok insanımız Deniz Baykal'ın Başkanlığını yaptığı CHP nin çizgisinden memnun değildir!!Büyük Önder ATATÜRK'ün sözü günümüze ışık tutmaktadır ve Türk Gençliğini aydınlatmaktadır!!Benim gözümde Molla Yasin el Kadı'nın dizinin dibine oturan Yobaz Tayyip ile kara çarşaflılara rozet takan ve bundan medet uman Deniz Baykal da aynıdır ikiside Kürt-İslam Faşizmine hizmet etmektedir!!Bunun adı ALTI OK İdeolojisine ihanettir,artık Türk Milleti silkinip kendine gelmeli ve Tayyip'in Akp si,Baykal'ın CHP sinin ve Bahçeli'nin MHP'sinin birbirlerinden farklı olmadığını anlamalı,yapılan danışıklı kavgayı görmelidir,

Milleti uyutan bu zihniyetle bir arpa boyu yol katedemeyiz!!Sayın Gökçe bizleri aydınlattığınız için çok teşekkür ederim!!

TÜRKSOLU'NA BİN SELAM!!TEK YOL KEMALİST DEVRİM!!NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!!!

Mustafa Serhat Akman, Muğla
1 Ocak 2010


 

 
 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 


İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40