|
Erkin Yurdakul
30
yıl sonra
gençlik ne istiyor?
30 yıl önce, 1972'de, 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan
gece, devrimci gençlik hareketinin en önde gelen liderleri olan Deniz
Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildiler.
O günden bugüne geçen 30 yıllık süre içinde Denizler
unutulmak bir yana, giderek daha da hatırlanır oldular. İdamlarının
30. yıldönümüne gelindiğinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının isimleri
onurlu bir kuşağın gurur duyulan isimleri haline geldi.
Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durum ve bunun
karşısındaki çaresizlik, Türkiye'yi bu duruma getiren sürece daha
en başında direnen devrimci gençlik hareketini ve onun önderlerini
daha da değerli kılıyor.
Devrimci Gençlik Ne İstedi? Düşmanı Kimdi?
Denizlerin idamının ne anlama geldiğini bugün
Türkiye daha iyi anlıyor.
Devrimci gençlik hareketi o dönemde ne istediğini
açıkça belirtmişti: Emperyalistlerin tahakkümünden kurtulmuş, kendi
halkının iradesiyle yönetilen bir Türkiye. Yani "tam bağımsız ve gerçekten
demokratik Türkiye".
Bu devrimciler bu fikirleri savunmaktan ve mücadele
etmekten başka bir şeyle suçlanmadıklarına göre idam fetvası verilen
de bağımsız Türkiye özlemidir.
İkinci olarak, Denizler amaçlarına ulaşmak için Türkiye'deki
siyasal mekanizmadan herhangi bir beklenti içine girmeyerek, tarihsel
bir geleneğe yani Kuvayı Milliye geleneğine dayandılar. Güvendikleri
toplumsal kuvvet ise parlamentarizm içinde asla özlemine ulaşamayacak
olan emekçi halktı.
Yani Denizlerin idam kararı, aslında, Batıcı ve gerici
bir siyasal düzeni sürdürme çabasından başka bir şey değildi.
Deniz Gezmiş gençliğin kavgasını "antiemperyalist"
kavga olarak adlandırmıştı. Denizler ulusal kurtuluş savaşçıları olarak
emperyalistlerin düşmanıdırlar. Devrimci gençlik andında "sayımızın
azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan" diye belirtilen bir bölüm vardır.
İşte bu sefer düşman, sayılarına bakmaksızın ne olursa
olsun onları yoketmek gerekliliğini kavramış olarak saldırmıştı. O
dönemin devrimci liderlerinin büyük çoğunluğu şehit edildiler. Çünkü
bu savaş sadece devrimciler için değil, devrimcilerin ve halkın düşmanı
olan emperyalistler için de ölüm kalım savaşıydı.
Köklü Gelenek, Güçlü Halk Desteği
1970'lere girilirken iyice açığa çıkan şey,
emperyalistlerin çıkarları ile ezilen ulusların bağımsızlığını birarada
muhafaza edebilecek bir dünya sisteminin bulunamayacağıdır. Geçen
30 yıl hem dünya çapında bir krizi derinleştirdi, hem de daha fazla
ulusun emperyalistlerin saldırılarına hedef olduğunu gösterdi.
Bu yüzden emperyalistler için her ulusal kurtuluş
mücadelesi tehdittir. Hele hele köklü bir geleneğe, güçlü bir halk
desteğine sahipse daha da büyük tehdittir.
Türkiye'nin yüzyılın ilk çeyreğindeki bağımsızlık
mücadelesinin ne anlama geldiği bilinir. Eğer aynı ülkede milyonlarca
insanın dilinde "ikinci kurtuluş savaşı" sloganı duyuluyorsa ve devrimciler
emperyalizme karşı mücadelenin gereklerini ölümü göze alarak yerine
getireceklerini göstermişlerse, emperyalistler açısından bunun ne
anlama geleceği de açıktır.
Bu yüzden Batıcı rejimin Denizlerin idamını bir an
önce ilan etmek için ne büyük bir çaba içine girdiğini hatırlamak
gerek. O günün parlamenterlerinin yalnızca ülke içindeki bir siyasal
hesaplaşmanın, bir intikam arzusunun izinde hareket ettiğini söylemek
gerçekleri algılama bozukluğunun bir sonucudur ancak. İdam edilenler
ne karşıt siyasetin bürokratları, ne siyasi parti liderleri, ne bakanlar,
ne de askerlerdir. Devrimci gençler, ulusal kurtuluş savaşçıları,
Atatürk'ün izindekiler idam edilmiştir. Mesaj elbette Batıyadır: Senin
yanındayız ve düşmanlarına saldırıyoruz.
Bugün
Gençlik Ne İstiyor?
Türkiye'yi bugüne getiren süreç Denizler gibi
ulusal kurtuluş mücadelesinde kararlı gençler varken olanaklı değildi.
Onlar varoldukça Türkiyeyi emperyalistlere bağlayan ip bir yerde mutlaka
kopacaktı. Bu yüzden Türkiye'yi emperyalistlere bağlayan ip Denizlerin
boğazına dolandı.
Bugün Türkiye 60'lı yıllarda olduğundan daha fazla
emperyalizme bağımlı. Türkiye'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü
ABD ve AB'nin emperyalist çıkarları daha fazla tehdit ediyor.
Bunun yanında ülkenin böyle bir boyunduruktan kurtulabilmesi
için mevcut siyasal mekanizmadan beklentiler içine girmek olanaklı
değil. Tüm parlamenter yapı olduğu gibi Batının gösterdiği yolda yürümekte
kararlı.
İnanılması güç ama arada hiçbir fark yok. O gün Denizlerin
mücadele ettiği Batıcı ve gerici rejim neredeyse tamamen aynı kadrolarla
devam ediyor yoluna. Denizlerin idamından hemen sonra Türkiye'yi yıllarca
yönetmiş ve büyük krizlere sebep olmuş tüm parlamenter yapı olduğu
gibi korunuyor. Soluyla sağıyla tek vücut halka karşı duruyorlar.
Denizlerin istediklerinden ve yaptıklarından daha
azını istemek için hiçbir neden yok? Daha fazlasını istemek gerekiyor.
Çünkü Türkiye, devrimci gençlik hareketinin ve ulusal kurtuluş mücadelesinin
boğulduğu ölçüde daha geriye gitti.
Türkiye'yi Ne Hale Getirdiler?
Atatürk'ün yolundan yürümeyen siyasal partilerin
hegemonyası giderek güçlendi. Öyle ki Denizlerin idamından bu yana
tek bir Atatürkçü iktidar görülemezken, Atatürk düşmanı olduğunu gizlemeyen
partilerin koalisyonlarıyla Türkiye yönetildi. Görülmedik derecede
gerici yönetimler altında Türkiye büyük karışıklıklara sürüklendi.
Binlerce insanın hayatına malolan katliamlara, aydınlarımızın birer
birer katledilmesine göz yuman, destek çıkan, kışkırtan iktidarlar
Batıya verdikleri tavizleri gericilere verdikleri tavizlerle koruyabildiler.
Halkın üstünde büyük bir baskı ve korku rejimi oluşturdular. Gerici
odakların desteğini almadan hiçbir parti bir yere kıpırdayamıyor.
Türkiye on yıllardır, halkın en çok %20'sinin desteğini
alan partilerin koalisyonlarıyla yönetiliyor. Elbette bu oyu alabilmelerinin
de tek sebebi kendi çıkarları doğrultusunda sürekli yeniledikleri
seçim sistemleri.
Buna rağmen bugün hiçbir partinin %10'ları aşabilecek
bir desteğe sahip olmadığını partilerin kendi yaptırdıkları kamuoyu
yoklamaları gösteriyor. Buna rağmen "başka bir alternatif yok" demekte
ısrar ediyorlar.
Elbette böylesine bir halk düşmanı rejim halka hiçbir
şey vermiyor. Tersine daha Atatürk zamanında inşa edilmiş kamusal
alan ortadan kaldırılıyor. Batı sermayesinin hegemonyasında olmaktan
başka bir şey ifade etmeyen piyasa düzeni tüm ekonomimizi yıkıyor.
Halka yoksulluk getiriyor. Ülkenin geniş köylü kitlesi tarımın tamamen
kendi haline bırakılması, yani çökertilmesi ile kentlere göçe zorlanıyor.
Ve şimdi kentlerdeki büyük işsizlik dalgası halkı ne yapacağını bilemez
halde ortada bırakıyor.
"Paran yoksa öl" diyebilmiş bir piyasa düzeni savunuculuğunun
gençliği isyan ettirmesine kimse şaşıramaz. Gençliğin bu düzeni ortadan
kaldıracak bir devrim istemesi haktır.
Denizler böyle bir gidişi gördükleri gibi ona karşı
mücadele ettikleri için hedef haline geldiler.
Bunun Batı işbirlikçileri açısından ne kadar yerinde
bir tespit olduğunu ise Türkiye'nin geldiği yerin bir başka yüzü gösteriyor.
Düzeni halka ve Türkiye'nin bağımsızlığına karşı
daha yıkıcı olmamakla eleştiren, piyasacılığın ve Batıcılığın meşruluğunu
gözeten bir komprador sol anlayış, neden iktidarın "başka bir alternatif
yok" diyebildiğini açıklıyor.
Denizlerin her türden oportünizme, revizyonizme ve
Batı uşaklığına karşı aldığı net tavrı ortadan kaldırılınca meydan
böylelerine kalıyordu.
İşte şimdi de bunlar yeniden "faşizm geliyor" korkutmacalarıyla
halktan daha fazla taviz, Batıdan daha fazla hamilik beklemiyorlar
mı? Türkiye'nin Batı karşısında bağımsız kalmayı isteyen ulusal kuvvetlerine
karşı "sivil" parlamentarizm destekçiliği yapmıyorlar mı?
Devrimci gençlik varken böyle bir düzen de, böyle
bir solculuk da mümkün değildir. Herkes bunu tecrübeleriyle biliyor.
Halk
Denizleri Neden Benimsedi?
Siyasal düzenin halkın güvenini kazanamadığı
ölçüde Denizler de halk tarafından benimsenmiştir. Aradan geçen 30
yıla rağmen ne unutturulabilmişler, ne olumsuz bir örnek haline getirilebilmişler,
ne de ulusal kurtuluş davalarından koparılarak "eşkıya" haline sokulabilmişlerdir.
Halkın gözünde tek ve devrimci bir gençlik görüntüsü Denizler ile
vardır.
Denizler ne şekilde halktan koparılmaya çalışılırsa
çalışılsın bu mümkün olmamıştır. Durdukları yer doğrudur çünkü. Onlar
parlamentarizmin demokrasi aldatmacalarına kanmamışlar, halkın sisteme
olan inançsızlığının açık, net sözcüleri olmuşlardır.
Deniz'i bir efsane haline getiren olaylardan biri,
yakalandığında dönemin İçişleri Bakanı kendisini aşağılamak isterken
ona verdiği cevaptır. Bakan "Bu pejmürde kılıklı adam mı halk kurtuluş
ordusunun komutanı?" dediğinde Deniz başı dik "Ordu muhtırayı verince
sizin ne olduğunuzu da gördük" diyerek cevap verir.
Türk halkını temsil etme yeteneği olmayan, ondan
olmayan, Batılı ve halk düşmanı bir parlamenter gelenek 27 Mayıs'tan
sonra bu sefer elleri kelepçeli devrimci bir gencin bu sözleri altında
ezilecektir.
Denizleri o parlamentarizmden ayıran ne varsa halk
bugün ona sahip çıkıyor ve Denizler bu yüzden dimdik ayakta hatırlanıyor.
Devrimci Gençlik Olmak
Bunun yanında bugün halkın çoğunluğunun da
gençliğe yönelik bir beklenti içinde olduğunu söylemek gerekli. Siyasal
rejim ciddi bir krizde, ancak bunun dışına çıkmak için tüm yollar
kapalı gözüküyor. Mevcut siyasal rejim dışında halkın en güvendiği
kurum olarak ordu ortaya çıkıyor. Ancak tek başına ordunun halkın
beklentilerini yansıtabilmesi mümkün gözükmüyor. Ayrıca halkın kendi
bağımsız örgütlerinin olmadığı koşullarda mevcut siyasal mekanizmaya
yönelik her müdahale çıkmazları daha da arttırmaktan başka bir şeye
yaramıyor.
Gençlik bu yüzden kendini siyasetin zincirlerinden
kurtardığı oranda halkın umudu olmaya devam ediyor. Devrimci gençlik
hareketinin 50 yıla uzanan tarihi siyasal mekanizmanın halkçı eleştirisinde
gençliğin kuvvetli bir unsur olduğunu gösterdi. Bu gerçek belleklerden
henüz kazınabilmiş değil ve bu yüzden gençliğin attığı her adım coşkuyla
karşılanıyor.
Gençliğin isteği, her şeyden önce bu beklentiye cevap
verebilmek. Halkın istediği gençlik olmak. Devrimci gençlik olmak.
Halkın gençlikten beklentileri gençliğin de bugün
ne istediğini belirliyor? Sermayenin ve emperyalistlerin çıkarlarından
arındırılmış halkçı ve bağımsız bir Türkiye.
Gençliğin ne istemediği de ortada: Bugünkü siyasal
yapının, düzenin devamı. Gençlik kesinlikle mevcut parlamenter yapıyla
Türkiye'nin güzel bir geleceğe yönelmediğini görüyor. O günlerde halkın
Denizleri benimsemesine temel olan "düzen karşıtlığı" bugün de Türk
gençliğiyle halkın arasında bağların kurulmasını sağlıyor.
Halk İttifakı ve Gençlik
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan da zaten böyle
bağların kurulması. Şimdiki Batıcı ve gerici siyasal rejimin değiştirilmesinin
yolu onun karşısında yer alan tüm ulusal kuvvetlerin yeralacağı bir
devrimle mümkün.
Siyasal rejimin tamamen dışına sürülmüş emekçi halkın,
aydınların, gençliğin ve rejimin her şeyin günah keçisi olarak ilan
ettiği ordunun arasında sağlıklı bağların kurulması gerekli.
Bugün mevcut siyasal rejim ve destekçileri tarafından
bunların hepsine karşı bir karalama kampanyası yürütülmekte. Emekçiler
ve kamusal alan, ekonomik krizin sebebi olarak gösterilmekte ve IMF
reçeteleri, Amerika'nın memurlarının yönetimi doğrultusunda tüm fatura
emekçi halka çıkarılmaktadır. Siyasette emekçilerin ağırlığını hissettirebilecek
her türlü çaba popülizm olarak suçlanmakta, zaten baskılarla iyice
güdükleştirilmiş emekçi örgütlenmesi ve mücadelesi yıllardır hedef
gösterilmektedir.
Türkiye'nin aydınlarına karşı da özellikle medya
tarafından yürütülen bir savaş açılmıştır. Ülkenin bağımsızlığını
savunmak, AB süreci içerisinde Türkiye'yi bekleyen tehditlerden bahsetmek
"Sevr paronayası" yapmakla suçlanmaktadır. Oysa bu şekilde aydınlarımıza
saldıranların zaten Sevr gibi bir derdi hiç olmamıştır. Açıkça ülkenin
bölünmesinin ve bağımsızlığını ABD ve Avrupa çıkarları doğultusunda
terk edilmesinin propagandası yapılmaktadır.
Aydınlar 80'li yılların başından beri özellikle artan
baskıların yanısıra ordunun özellikle 28 Şubat süreci ile birlikte
gericiliğe ve siyasal partilerin gericilere verdikleri tavizlere karşı
durduğu zamandan beri ciddi bir saldırı altındadır. Buna ek olarak
ordunun AB süreci içinde çekincelerini ortaya koyması, ekonomik krizde
siyasal partileri suçlaması giderek daha fazla saldırıların hedefi
olmasına yol açmıştır. Bağımsızlığı savunan aydınlarımıza yönelik
saldırıların benzerleri orduya karşı da yöneltilmiştir. Son olarak
ordunun 90'lı yılların başından beri, siyasal rejimin ve liberal çevrelerin
aksine Irak konusunda toprak bütünlüğünün korunması doğrultusundaki
tavrı da, Türkiye'nin toprak bütünlüğü konusunda en ufak bir derdi
olmayan siyasal partilerin ve düzen savunucularının tepkisini toplamıştır.
Bu yüzden Batıcı ve gerici rejimin kendisine sorun
çıkaracağını düşündüğü tüm kuvvetlere yönelik saldırıları şiddetle
artarken kendi mezarını da kazmakta olduğunu söylemek gerek.
Devrimci gençliğe yönelik saldırıların Cumhuriyet'in
bağımsız ve devrimci rejimini ayakta tutmaya çalışan böyle bir halk
ittifakını ortadan kaldırmak için yapıldığı unutulmamalı.
Gençlik halkın devrimci örgütlenmesinde her zaman
önemli görevler üstlenecektir. Gençlik bu örgütlenmenin bir parçası
değil en militan örgütleyicisidir.
İdeolojik olarak da gençlik siyasal rejimle her türlü
bağları kopararak halkın desteğini kazanma mücadelesinin kararlı savunucusu
olacaktır. Gençlik Atatürk'ün, Türkiye'nin bağımsızlığı ve halkın
iradesiyle yönetilmesi fikrinden kopmayacaktır.
Devrimciler Ölür, Devrimler Durmaz Sürer
Dev-Genç Marşı'nın iki dizesinde açıklanmıştır
durum: "Devrimciler Ölür/Devrimler Durmaz Sürer". Deniz Gezmiş, Yusuf
Aslan, Hüseyin İnan devraldıkları bir bayrağı en onurlu biçimde geleceğe
devretmek için idam sehpasına yürürlerken bugün Türkiye'de halkın
en çok ihtiyacı olan şeyi onlara vermiş oldular.
Devrimci gençler kısa yaşamları içinde Türk halkının
zekasını, çalışkanlığını ve ahlakını en yüce bir şekilde kanıtlamış
oldular.
Bugün Türk halkı tarihinde görmediği kadar aşağılanmaktadır.
Emperyalistlerin saldırganlığı görülmemiş boyutlardadır. Türkiye toprakları
da bu saldırganlığın hedefleri arasındadır. Sömürgecilik saldırısı,
onlara hizmet eden komprador sistem görülmedik derecede aşağılıktır.
Böyle bir durumda gençlere, devrimci gençlere ihtiyaç
vardır. Kimse gençliksiz bir yere kıpırdayamaz. Ülke onlara emanet
edilmiştir.
Bu koşullarda Denizlerden farklı düşünmek için neden
var mı? Denizlerden farklı yaşamak için neden var mı?
Gençlik devrim istiyor!
Ya istiklal ya ölüm! Tek yol devrim!
Deniz
Gezmiş (Türk Solu,19 Kasım 1968)
Gençlik ve antiemperyalist kavgası
Çağımız devrimcilerin Amerikan emperyalizmini adım
adım kovaladığı çağdır. Çağımız gençliğin Çekoslavakya'da ve diğer
revizyonist ülkelerde karşı devrimci olduğu çağdır. Çağımız biz yaştakilerin
Vietnam'da, Dominik'te, Meksika'da Amerikan emperyalizmine karşı dövüşerek
öldüğü çağdır.
Az gelişmiş dünya halkları emperyalizme karşı bir
savaş verirken gençlik bunun dışında kalamaz. Biz daima ezilenlerden
yana çıkmak zorundayız. Eğer bizim kavgamız antiemperyalist kavganın
paralelinde yürümezse, ayaklarımız havada kalır.
Yalnız gençlik bu paralelde savaşırken politik partilerden
bağımsız olmak zorundadır.
Geçmişteki örnekler bağımlılığın zararlarını göstermiştir.
Bu hataları bir kere daha tekrar etmenin anlamı yoktur. Gençlik yalnız
devrime karşı sorumludur, politik partilere değil. Zaman olur ki bütün
politik partiler karşı devrimci olabilirler. Bugün Türkiye'de olduğu
gibi. Bu nedenlerden ötürü gençliğin görevi antiemperyalist kavgaya
katılmak fakat bağımsız olmaktır.
Bugün bu zorunlu kavgada tek umut olması gereken
devrimci gençlik bölünmüştür. Burada şüphesiz ki oportünist kişilerin
rolü büyüktür. Dürüst, yiğit, devrimci kardeşlerimizden bir kısmı,
sekterlikleri yüzünden oportünistlerin etki alanına girmiştir. Bu
giriş onları giderek karşı devrimcilerin safına düşürmüştür. O kadar
ki, Amerikan erlerini denize atmak isteyenlere engel olmak için barikat
kumaya kadar götürmüştür. Bu gidiş onları aktif direnmenin başladığı
yerde pasif direnmeye itmişti. Cağaloğlu'nda görüldüğü gibi. Bu oportünist
kişiler hiçbir şey yapamadıkları zaman faşizm gelir fobisini ortaya
atarak devrimci gnçliği eylemden çekmeyi denemişlerdir. Bu fobi kısmen
başarı sağlamış ve devrimci eyleme büyük darbe vurmuştur.
Bu iddiayı dikatle incelemek gerekir. Sosyalist örgütün
%3 oy aldığı bir ortamda faşizme gitmek için hiçbir sebep bulunmazken
bunu söyleyenler Hürriyet Meydanı'nda ve Kızılay'da hiçbir şey halledilmez
diyenlerle aynı düşünceye sahiptirler. Fakat bütün bunları olağan
karşılamak gerekir. Çünkü küçük burjuva sosyalistlerinden fazlası
beklenemez. Onlar, elbette ki, rahat mücadeleyi tercih edeceklerdir.
Bizim bu gibilere söyleyeceğimiz tek şey şudur:
"Düşmesin bizimle yola
Evinde ağlayanların göz yaşlarını
Boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar."
Devimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine
karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına düşmanın
çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir.
O en iyi biçimde karar veren ve uygulayandır. O boş gecelerini değil,
boylu boyunca ömrünü bu kavgaya verendir.
Yaşasın Bağımsızlık savaşı veren dünya halkları!
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!
Denizlerin
THKO Davası Savunması'ndan:
Türkiye'nin bağımsızlığından
başka bir şey istemedim.
Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz.
Ve ben 24 yaşındayken kendimi
Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.
Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen
Türkiye'nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen
Türkiye'nin bağımsızlığını temin edemedik.
Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin
çocukları olarak Kurtuluş Savaşı'nın gerçek tahlilini yapmaya her
zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş
Savaşı'nı yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul örfi idaresince
ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki,
Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş
Savaşı'na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı
yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.
1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi.
Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960'da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti,
bunun gitmesiyle tellaklar değişmedi. 27 Mayıs'ı kastetmiyorum, bundan
sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti.
Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü'yü düşürdü, Demirel'i iktidara
getirdi.
Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa
onlar da bizleriz
Öğrenci hareketlerine gelince, Türkiye'de öğrenci
olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini
Sarayburnu'ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri
Türkiye'de devam edegelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme
hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde
özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından
İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici
gençlerdir. Anayasa'ya Bağlılık Mitingi'ni de bizler yaptık. O günün
mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen
de gene bizlerdik.
1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından
işgal edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin
haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan
Filosu'na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından
hunharca öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca
devrimcilerin üzerine saldırdı. 20'ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların
hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane haline
getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı. Fikir özgürlüğünü ve Anayasa'yı
paravan yapanlar "önceden Atatürkçü geçinirken O'nun fikir ve şahsiyetini
de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı."
suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul etmiyorum. Diğer
yurtseverler de bunu kabul etmez.
Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal'e gerçekten
sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun İstiklal-i tam prensibini,
ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz.
Anayasa'yı en fazla savunan bizleriz
İddianame'de bizim Anayasa'yı cebren ilgaya
teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden beri arzetmiş olduğum
gibi, bu ülkede Anayasa'yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa'yı
ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa'nın uygulanmasını isteyen gene
bizleriz. Anayasa'yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır.
Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia
makamı bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir.
İdddia makamı bizim vermekte olduğumuz Bağımsızlık
Savaşı'na karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na karşı, reformlara
karşı ve bu nedenle bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri
sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti
yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar
36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır.
Amerika sizin döneminizde ülkeye girdi ve hiçbiriniz
sesinizi çıkarmadınız
Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan
mahrum eden hepiniz dahil sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz
sırasında Türkiye'ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız. Ve
Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız. Ta ki 38 yurtsever
subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar. Ve bugün aynı savcılar
bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel'in
Anayasa'yı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika'ya satmasına
ses çıkarılmadı.
Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek zorunda
kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik
Bizim düşmanımız
Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir
Dediğim gibi Türkiye'yi bu hale getiren eski
yöneticilerin bütün suçları bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski
idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir.
Türkiye'nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik
ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan
ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir. 12 Mart Muhtırası
muvaffak olmasaydı bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham
ederdi. Buna da kanaatim tamdır. 12 Mart Muhtırası Anayasa'nın uygulanmadığını
iddia etmektedir ve parlamentoyu açıkça suçlamaktadır.
Biz strtaejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman
saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz.
Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve
dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak düşüncelerimizi her zaman
açıkça ifade ederiz. Bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız
bulunsaydı, bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Bizim böyle
bir amacımız yoktur.
Bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun
yerli işbirlikçileridir. Yani emperyalizm ile işbirliği yapan patronlar,
feodal mütagallibe yani bezirgânlar, tefeciler. Toprak ağaları ve
diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş
bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur.
Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken
mili bütünlüğü bozmakla suçlanıyoruz
Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik
ilkelerini, milli bütünlüğünü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları
vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir. Bunu evvela tesbit
etmemiz lazım. Karakollarda işkence gören bizler olduk. Meydanlarda
kurşunlanan yine bizler olduk. Bakanların emriyle hapishanelere atılan
bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz.
Yukarıda anlatılan asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda
dolaşmaktadır.
Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor.
Bizatihi Anayasa mülkeyet hakkını toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak
mülkiyet hakkı tanımamıştır. 50 köye sahip bir toprak ağasını anayasamız
kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından
geçinenlerdir.
Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz.
101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede bizim milli bütünlüğü bozmak
istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Milyon metrekare vatan
toprağı işgal altındayken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız
gülünçtür.
21 yılın hesabını 21 gençten sormak istiyorlar
Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı.
İddianame baştan beri sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır.
Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymet ve değerden mahrumdur.
21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı
içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir.
Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen Anayasal
bir harekettir. Anayasa'nın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun
zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta
bulunduk. Yaptıklamızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı
taşıyorum.
Türkiye'nin bağımsızlğından başka bir şey istemedim.
Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele
verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler
düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24
yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armğan etmekten onur
duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.
Denizler
nerede
yanıldı?
Nasıl devrimci gençlik olunacak? Gençlik bir devrimin
örgütlenmesinde nasıl bulunacak?
60'lı yıllarda gençlerin kafasını en çok meşgul eden
soru buydu herhalde. O dönemin ideolojik ortamını en çok etkileyen
de bu sorundu. Gençler devrimci ve antiemperyalist mücadelenin örgütlenmesinde
kendilerine yer arıyorlardı. Ancak bildikleri bir şey de bunun yalnızca
kitaplar okuyarak öğrenilemeyeceği idi. Ciddi bir ideolojik çalışmanın
yanında gençler halkla bağlar kurmaya, devrimci eylemler örgütlemeye
giriştiler. Kısa zamanda çok büyük bir kitleselliğe ve halkın içinde
önemli bir güce ulaştıkları da söylenebilir.
Ancak bu çaba aynı zamada bir çok yanlışları da beraberinde
getirdi ister istemez. En önemli sorun gençliğin ne yapması gerektiği
üzerineydi? Denizler ısrarla gençiliğin tüm siyasal partilerden uzak
durmaları gerektiğini vurguladılar ki, bu doğruydu. Gençliğin rolü
ve doğası hakında gerçekten önemli bir fikirdi bu. Ancak zamanla bu
fikir tek başına gençlerin öncü kuvvetler olarak algılanmasına kadar
vardı. Hatta bunu da aşarak tüm devrimci eylemin yükünü gençlerin
sırtlayabileceklerini düşündüler. Ülkenin siyasal mekanizmasından
tümüyle kopup devrimci eylem örgütlemeye girişmek doğruydu, ancak
halktan koparak devrimci eylem mümkün değildi.
Silahlı eylem Türkiye koşullarında ister istemez
bunu getirdi. Denizler çıkışlarında ve eylemlerinde Kuvayı Milliye'ye
dayanıyorlardı. Ancak bunu Latin Amerika benzerlerine koşullayarak
salt silahlı eyleme indirgemek büyük bir hataydı, aynı zamanda ülkenin
gerçek tarihsel mirasından da kopulmasını getirdi. Gençlik, enerjisini
halk kuvvetlerinin bağlarının güçlendirilmesine, örgütlendirilmesine
ve bilinçlendirilmesine harcayabileceği bir zamanda ondan tamamen
kopmak sonucunu doğuracak bir eylem türüne girişti. Denizlerin önemli
yanlışı budur.
Ancak sapla samanı birbirinden ayırmak gerekir. Denizlerin
idam edilmesinin sebebi devrimci olmalarıydı. Yanlış eylemler yapmaları
değil. Onlar maceraya giriştiler ve bunun bedelini ödediler demek
ağır bir sapkınlık belirtisidir. Dönemin devrimci gençlik önderlerinin
tümünün de büyük saldırılar ve ölümlerle karşılaşmalarının sebebi
devrimcilikleridir. Yanlış eylemleri değil. Devrimci mücadelenin bedelinin
ağır olduğunun en temel kanıtları yine Kuvayı Milliye geleneğinin
binlerce şehitle kurtuluşa ulaşmış olmasıdır. Devrimcilik için "ölüm
hoş geldi, safa geldi" diyebilecek kadar metin olmak şarttır.
Denizlerin hataları, asıl yıkıcı sonuçlarını onlar
idam edildikten sonra gösterdi. Devrimci hareket 70'li yıllar boyunca
büyük bir ideolojik bunalıma düştü. Bir yandan kurtuluşa ve Kuvayı
Milliye geleneğine yönelik bir umutsuzluk başgösterdi. 60'lı yıllar
boyunca ciddi ideolojik ve tarihsel bir bilincin gelişmesine sebep
olmuş sistem eleştirisi yerini, düzen solcularının da körüklediği
bir "faşizm" edebiyatına bıraktı. Bu zeminde gerçekten faşist ve provokatör
güçler ortalıkta cirit atabildi, gençlere saldırdı ve Amerikancı 12
Eylül faşizminin hazırlanmasında uygun bir zemin yaratılmış oldu.
Diğer yandan bir halk ittifakı kurulamadığından hareket
yine çoğunlukla gençlerin sırtındaydı. Halk ittifakı kurulamamasının
sebebi dayanabilecek tarihsel bir gelenek olmayışıdır. 60'ların ve
68'in halk-gençlik-ordu ittifakı ve bu ittifakı yaratan Kuvayı Miliye
geleneği yokedildi. Bugün bile devam eden halk karşıtı ve Kuvayı Milliye
karşıtı "sol" gelenek işte bu ortamda şekillendi.
Mustafa Kemal'in Meclisi'nde
Dev-Genç Kararları
1. Amerikan emperyalistleri,
işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar.
2. Halkımızın ve
gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur.
3. Tam bağımsız
ve gerçekten demokratik Türkiye'yi kumak için,
- Yurdumuz bütün
Amerikan askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden,
barış gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir.
- Yeraltı ve yerüstü servetlerimizi sömüren bütün
yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına
el konmalıdır.
- Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar
feshedilmeli, NATO ve CENTO'dan çıkılmalıdır.
- Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı
ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır.
- Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin,
memurların ve öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini
engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
- Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksekokullar
ve üniversiteler, bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil,
Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir.
- İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin
kurulması için mücadele devrimci görevimizdir.
Bu uğurda mücadeleye katılmak, her yurtseverin hem
hakkı hem de görevidir.
Milli Kurtuluşçu İlk Büyük Millet Meclisi'nde
toplantı yapan Devrimci Gençler.
İçişleri
Bakanı Haldun Menteşoğlu ile
Deniz Gezmiş arasında geçen konuşma
Menteşoğlu: Neden
yola çıktın bu genç yaşta?
Deniz: İnandığım dava uğrana mücadele
veriyorum. Sizin yüzünüzden mücadele veriyorum.
Menteşoğlu: Nereye gidiyordunuz?
Deniz: Devrime
Menteşoğlu: (Eliyle duvardaki haritada
Sivas'ı işaret ederek) Devrim o tarafta mı?
Deniz: Devrimin o tarafı, bu tarafı
yoktur. Her taraftan gelir.
Menteşoğlu: Parayı ne yaptın?
Deniz: Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu
paranın gereğini yapacaktır.
Menteşoğlu: Halk Kurtuluş Ordusu
nedir? Türkiye'de bir tek ordu vardır o da Cumhuriyet ordusudur
Deniz: Hükümetinizin istifasından
belli.
Menteşoğlu: İşte bu pejmurde adam
Türkiye Halk Kurtuuş Ordusu'nun kahraman kumandanıymış. İyi bakın
kılığına kıyafetine suratına.
Deniz: Kahramanım tabii.
Menteşoğlu: Kimin kahraman olduğu
belli olmadı mı?
Deniz: Belli oldu. Kahraman olduğunuz
için istifa ettiniz değil mi?
Samsun'dan Ankara'ya Mustafa
Kemal Yürüyüşü düzenleyen
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı
Büyük Türk Milleti!
Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için,
Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için,
Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için,
Tam bağımsız geçekt-en demokratik Türkiye için,
Gazi Mustafa Kemal'in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım.!
Yaşasın Türkiye! Yaşasın yarının bağımsız Türkiyesi için mücadele!
Doğan Avcıoğlu
Gerilla
(Devrim, 23 Şubat 1971)
NATO'nun kuzeyden gelecek her saldırıya karşı Türkiye'yi
korumayacağı, ünlü Johnson mektubuyla anlaşılınca, Genelkurmay'da
bir ulusal savunma stratejisi çizme ihtiyacı doğdu: Türk vatanı, üstün
hasım karşısında kendi olanaklarıyla nasıl korunacaktı? Bu sorunun
cevabı gerilla idi. Bütün mazlum milletlerin, süperdevlet saldırıları
karşısında tek savunma yolu gerilla idi. Çok başka koşullarda yürütülen
Kurtuluş Savaşımız dahi, bir gerilla hareketi olarak başlamış değil
miydi?
Gerilla savaşı için hazırlanma zorunluluğu Genelkurmay'da
herkesce teslim edildi. Fakat bu yolda ciddi bir adım atılmadı. Gerilla
savaşı, Johnson mektubuyla birlikte unutuldu gitti...
Şimdi Türkiye'de başka tip bir gerilla savaşının belirtileri
görülüyor. Bu, ülke içinde, siyasi iktidarlara egemen sınıflara ve
emperyalistlere karşı bir savaş... Adına "şehir gerillası" deniyor
ve devrimci gençliğin bu savaşı başlattığı öne sürülüyor.
Oysa, devrimci gençlik kitlesi, üç-dört yıl öncesine
kadar, yürürlükteki hukuk düzeni içinde, Devrim'in sandıktan çıkacağı
inancındaydı. Enerjisini, ilerici saydığı siyasi partilerin saflarında
harcıyordu. Bu tutumda belirli ilk değişiklik, 1968 yılında görüldü:
Gençlik üniversitede reform istiyordu. Aradan üç yıl geçti, hiçbir
şey yapılmadı. Gençlik, kurulu düzen taraftarlarının reform yapamayacağını
gördü. Reform yerine, iktidarlar, devrimci gençliğin karşısına silahlı
komandolar dikti. "Fruko"lar, kırmızı görmüş boğa gibi devrimci gençliğin
üzerine sürüldü. Vahşet, son SBF ve Hacettepe olayları ile görülmemiş
ölçülere ulaştı. Silahlanmak ve savaşmak, "nefis müdafaası"nın gereği
oldu.
Gençlerin ilerici saydığı siyasi partiler, giderek
gençliğin aleyhine döndüler. Antiemperyalist eylemleri kınadılar.
"Haytalar, serseriler" edebiyatı başladı. Silahlı çatışmalardan devrimci
gençlik suçlu tutuldu.
Politikacılar, oybirliği ile gençliği suçlamaya koyulurken, ülkede
ekonomik ve toplumsal bunalım şiddetlendi. Toprak ve fabrika işgalleri
hızlandı. Köylüler, barikatlar kurdular; işçiler sokaklara döküldüler.
Yargıçlar yürüdüler, vali ve kaymakamlar dahi direnişe geçtiler. "Şellefyan
düzeni" bütün pislikleriyle gözler önüne serildi.
Bu iflas tablosuna rağmen, iktidarı ve muhalefetiyle
birlikte siyasi parti yöneticileri, gaflet ve dalalet çizgisindedirler.
Bunlar, içine düşülen çıkmaza bir çözüm getirmekten acizdirler. Ne
Demirel'in düşmesi, ne de erken seçim hiçbir şeyi değitirecek değildir.
Parlamento, partilere ve meb'uslara Hazine'den para sağlamak amacıyla
Anayasa'yı değiştirmeye kalkışacak kadar akıl almaz bir vurdumduymazlık
içindedir. Millet Meclisi'nde Abdülhamit övülmekte, Atatürk yerilmekte
ve inşa olunacak Meclis Camii'nde Cuma namazı kılınıp kılanamayacağı
tartışılmaktadır.
Manzara-ı Umumiye, 1919 yılını hatırlatacak kadar
karanlıktır. Devrimci gençlik, bu duruma haklı olarak isyan etmektedir.
Artık hiçbir etki uyandırmayan bildiriler, toplantılar, gösteriler
dönemi geçmiştir. Polis vahşeti, bunu en açık biçimde göstermektedir.
Gençliğin kurulu düzeni protestosu -istense de istenmese de- en şiddetli
biçimlere dönüşmektedir. İktidarın vahşet tedbirleri, kaçınılmaz biçimde
devrimci şiddeti körükleyecektir.
Şehir gerillası, bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.
Ve hatırlanmalıdır ki, egemen sınıfların yayılmasından pek korktukları
gerilla, toplumun aynı isyanı paylaşan uyanık kesimlerinden destek
gördüğü takdirde mümkündür. İktidarın vahşetine karşı dikilen toplumun
uyanık kesimleri, devrimcilerin safında cesaretle yer aldığı ölçüde,
gerilla, yenilmez bir güç haline gelir.
Türkiye'de şimdi bu koşullar hızla oluşmaktadır. Ülkede
devrimci bir iktidar iş başına gelene kadar bu koşullar değişmeyeceğine
ve hatta ağırlaşacağına göre, gerilla eylemlerinin büyümesi ve genişlemesi
beklenmelidir. Ancak devrimci bir iktidar, devrimcilerin bugün şiddete
yönelen enerjisini, ülkenin inşasına çevirebilir.
Faşizmin artan vahşetine de son vermek üzere, vargücümüzle
devrimci bir iktidar için mücadele edelim.
Yılmaz
Yeşildağ
Yürekleri yüreğimde mühürlü
"Bir zifir karanlıkta düştüm yola
Vurdum yolumu dağlara
Can görirem, cin görirem, korkmirem
Kükremiş aslan görirem, korkmirem
Bir yobaz insan görirem, korkirem
Onun bana can alıcı fikirlerinden
Can alıcı zikirlerinden,
korkirem balam , korkirem."
Kim bilir kaçıncı kez söylüyordu anam bu Erzurum deyişini.
Kaçıncı kez gözyaşlarıyla sulamıştı "korkirem"i üstüne basa
basa. Ben yirmi yaş çığlıklarıyla eşlik ederken kendisine, kaçıncı
kez öpmüştü ıslak dudaklarıyla kaşlarımın arasını; Bu Deniz için,
Bu Yusuf için, bu da Hüseyin için diye diye.
O gece, 6 Mayıs gecesi, bana öyle zor gelmişti ki
güneşin mor dağlara doğuşunu karşılamak. Bir gün önce hücre de de
olsalar doğmuştu o güneş Deniz, Yusuf, Hüseyin için. Ama o sabah.
O sabah doğmasa da olurdu. Ağladım mı, anımsamıyorum. Ancak, biliyordum
yıllar sonra onların yoldaşlarınca kavgamızda yaşatılacağını.
Tam yirmi altı yıl önce tanımıştım Deniz'i. Lise son
sınıftaydım. askeri lise. kanımızın kızıl şafaklara akacağı günlerin
coşkusuyla koşmuştuk İTÜ'deki seminere. Koca anfi ağzına kadar hınca
hınç doluydu. Biz üzerimize geçirdiğimiz iğreti sivil giysilerle bir
köşeye sıkışmıştık. Şu an kim olduğunu anımsamadığım konuşmacı THKO'nun
hakıl eylemlerinin hangi temeller üzerine oturduğunu anlatıyordu.
Koca anfide 'çıt' yoktu. Neden sonra bir kıpırdanma başladı. Başta
konuşmacı olmak üzere herkes bakışlarını kapıdan yana çevirmişti.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken damarlarımda yangınlar başlatan haykırışı
duydum.
-Deniz geldi!.. Deniz geldi!..
Kapının önünde bir kaynaşmadır başladı. Kısacık boyuma
aldırmadan ben de onu görmek için zıplayabildiğim kadar zıplamaya
çalışıyordum. Evet, tarihi yazan önderlerden birisini yakından görme
fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Deniz'I mutlaka görmeliydim, bu
fırsat bir daha eli geçmezdi. Hatta, bir yolunu bulup konuşmalıydım
onunla. Ne ki, konuşmak şöyle dursun yanına bile yaklaşamadım. O,
esmer gülüşünü yakama takarak uzaktan bir göründü. o kadar.
Kim derdi ki, aradanyıllar geçecek ve o esmer gülüşlü
çocuğun emaneti onurum olacak.
Yine bir 6 Mayıs gecesi.
Emanetlerini yarınlara onurla taşıyacağımdan kuşku
duymaması için feri sönmüş gözlerini öptüm anamın. Yürümeyi neredeyse
unutan anam, sanki o yılları yeniden yaşıyormuşcasına heyecanlı, elleri
titreyerek tahta çeyiz sandığını açtı. Ortalığa yayılan naftalin kokusuna
aldırmadan özenle çıkardı içindekileri. sendığın en altından işlemeli
bir bohça aldı. Bir kutsal kitabı öpercesine öptü önce, ardından özenle
kıvırdığı köşelerini yine özenle araladı. Sararmış gazete küpürlerinin
arasına sıkıştırdığı üç kuru karanfil çıkardı masanın üzerine. Bana:
- Bunları hatırladın mı? dedi.
Nereden anımsayabilirdim ki o karanfilleri?.. Sustum.
Ama anam susmadı:
- Bunları o sabah sen getirmiştin bana. "Anam"
demiştin, "bak, işte, o üç oğlun burada, yanında, ellerni öpmeye
geldiler." Onlar ellerimi hiç öpemediler ama, ben hep öptüm bu
karanfilleri. Buna Deniz dedim; Buna Yusuf, buna da Hüseyin.
Sesinin titremesi ellerinin titremesine karışmıştı
yorgun bir dağı andıran anamın. kara, kuru elleri, patlak yeşil damarlarının
seğrimesine aldırmadan devindi yeni baştan. Gazete küpürlerini teker
teker kat yerlerinden açtı. Masanın üzerinde hüzünlü bir tarih göz
kırpıyordu yanıbaşımdaki kızımın körpecik yüreğine. Gözleri sulanan
anamı köşediki divana oturttum. Gazete küpürlürini gözden geçirmek
için masaya geldiğim zana kızımın:
- Bu gazeteler benden yaşlı, dediğini duydum.
Yıllar gazete küpürlerini sarartmıştı belki. Yaraları
kabuk bağlamıştı kimilerinin. Kimileri o yaralara tuz basıp yenilerini
eklemişti yanıbaşına. Kimileri de!..
Şimdi sayılamayacak denli çoğaldı yaralarım. Her mayıs
kanlı şimdi. Sırtına vurduğu torbasından sızıyor döktüğü kanlar lacivert
rüzgârın ve lokmalarına bulaşıyor, salyalarına bulaşıyor, kahkahaları
boğuyor Tiran'ı.
Bilincinize, yüreğinize, özünüze işlediğiniz ışıkla,
yeni bir zaman yaratmak, yeni bir yaşam, yeni bir sevda için çıkmıştınız
yola. Kimi zaman dayanılmaz; çarpıcı yaşam gerçeklerini içinize vururken;
bu kutsal ateşin gereği en güzel, en soylu duyguları kökeninden kucaklayan
yaşama sığmayan bir kuramdı peşinden koştuğunuz. Bir nedeni vardır
elbit her yürek depreminin. Dolsun öyleyse belleklere güneş kokulu
sevda, diyerek yüreklerinizi yüreğime mühürledim. İşte, bu yüzden
Deniz'in Emniyet sarayında kendisini merakla seyreden polislere söylediği
şu sözlerini tırnaklarımla kazıdım bulutlara:
- BAKIN, GÖRÜN BENİ, DAHA EVVEL HİÇ GÖRMEMİŞ MİYDİNİZ?
BENİM SİZ POLİSLERDEN DAHA ALACAKLARIM VAR."
İşte bu yüzden:
"Haram olsun
gerille yüreğimi alıp elime
mavzerlerime sürüp yağlı kurşunları
ölüp dirilip binlerce kez
öpmezsem alnını ölümün
haram olsun
on sekiz yaş gençliğime"
dizeleriyle haykırdım şiirlerimde.
İşte bu yüzden, her 6 Mayıs sabahı bir kez daha bileyliyorum
öfkeli yüreğimi.
|