|
Ali Özsoy |
Ulusal Sol dalga Bolivya’da Bolivya’da son yapılan başkanlık seçimlerini Kızılderili aday Evo Morales’in kazanmasıyla tüm kıtayı saran Ulusal Sol dalga sonunda bu ülkede de iktidara ulaştı. Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) lideri Evo Morales’in önderliğinde son yıllarda artan kitle hareketleri defalarca başkent sokaklarına taşmıştı. Ülkenin 500 yıllık sömürgecilik tarihi boyunca değil iktidar, başkent sokakları bile yasaklanmış ezilen Kızılderili çoğunluğu Ant dağlarından ve yamaçlarından başkent La Paz’ın meydanlarını doldurmuştu. Sonunda bu hareket Morales’in kişiliğinde iktidara geldi. MAS’ın lideri Evo Morales son yıllarda bir sokak eylemcisi ve barikat savaşçısı olarak ön plana çıkan bir isim. Ama kendisini iktidara taşıyan özellikler bunlarla sınırlı değil. 500 yıllık sömürge düzeninin ezdiği insanların hemen hemen tüm özelliklerini taşıyor. Küçük yaşlardan itibaren Kızılderili köylülerin geleneksel bitkisi koka için tarlalarda çalışan Morales, ABD’nin dayatmasıyla yasaklanan bitkinin yok edilmesi için düzenlenen askeri operasyonların hedefi olan köylülerin içinden çıkmış bir halk önderi. Morales aynı zamanda devrimci bir genç olarak Amerikan emperyalizmine karşı verdiği mücadeleden dolayı bozgunculuk suçuyla hapis yatmış bir sosyalist. Kendi ifadesiyle en büyük ilham kaynaklarından biri Bolivya’nın Ulusal Kurtuluşu için bu ülkeye gelip şehit olan Küba Devrimi’nin önderlerinden Che Guevara. Morales, tüm bunların yanı sıra Bolivya’da Ulusal Kurtuluş mücadelesinin gerçek özü olan Kızılderili milliyetçiliğinin en önde gelen sözcülerinden biri. Aymara ve Keçuva yerlileri, sadece Bolivya’nın değil tüm And Dağlarının ve Güney Amerika’nın büyük kısmının, sömürgeciliğe karşı direnen gerçek yerli ulusu olarak hâlâ ulusal egemenlik ve antiemperyalizm mücadelesinin çekirdeğini oluşturmaktadır. Kızılderililer, Bolivya nüfusunun %60’ından fazlasını oluşturuyor. Geri kalanın büyük kısmı da melezlerden oluşuyor. Ülkenin çok küçük bir kısmını oluşturan İspanyolca konuşan beyazlar siyasi iktidarın ve ekonomik kaynakların hepsini 500 yıldır gasp etmiş durumda. 1950’lere kadar oy verme hakkı bile olmayan yerliler bu tarihten sonra ancak şekilsel olarak bazı haklara kavuştular. Ancak Morales’in seçilmesine kadar askeri cuntalar ve Amerikan kuklası hükümetlerle yönetilen ülkede fiilen G. Afrika tarzı bir apartheid rejimi uygulandı. Morales’in önderlik ettiği köylü hareketi, kentlerde ülkenin enerji kaynaklarının ve su şebekesinin halkın soyulması pahasına emperyalist tekellere özelleştirilmesi sonucu patlak veren isyan hareketleriyle birleştikten sonra Bolivya’da sömürgeci düzen büyük bir krize girdi. Başkentin varoşlarındaki ve ülkenin yüksek platolarındaki ezilmiş kitleler kısaca ulusal bağımsızlık, kamulaştırma, koka üretiminin serbest bırakılması ve Kızılderililerin özgürlüğü talepleriyle son 5 yılda defalarca başkent sokaklarını kasıp kavurdular. Sadece son iki yılda iki tane cumhurbaşkanı eylemler sonucu istifa etmek zorunda kaldı. ABD büyükelçisinin seçimlere doğrudan müdahalesi ve “Morales gibi teröristlerin seçilmesi durumunda Bolivya’nın izole edileceği” tehdidi ters tepti. Kendini “ABD’nin bir numaralı kabusu” ilan eden Morales bir anda açık farkla başkanlık yarışının en önde giden adayı oldu. Ve yapılan son seçimlerde %50’nin üstünde oy oranıyla ülkenin ilk yerli başkanı oldu. Kısacası Morales Bolivya’daki 500 yıllık sömürge düzeninin ve bu düzenin son hamisi ABD emperyalizminin karşı olduğu ve ezdiği her şeyi temsil eden sembol bir isim. Aymara yerlisi bir koka üreticisi, bir Kızılderili milliyetçisi, Che’yi örnek alan antiemperyalist bir devrimci, kamulaştırma programıyla iktidara gelen bir sosyalist ve barikatlarda sivrilmiş bir halk önderi. Latin Amerika’da yeni ulusal yükselişin damarları Bolivya Latin Amerika’da devam eden devrimci ve milliyetçi yükselişin son halkası. Bu yükselişi besleyen iki farklı damar var. Bunlardan biri 1980’lerden itibaren IMF politikalarına karşı örgütlü ve güçlü bir şeklide ortaya çıkan büyük halk hareketleri. Bu hareketlerin temel talebi antiemperyalist bir iktidar ve ulusal ekonominin emperyalist saldırıya ve yabancı sermayeye karşı savunulması. İkinci önemli damar ise doğrudan Kıta’nın 500 yıllık sömürgeciliğe karşı mücadelesinden kaynaklanan siyasal ve ulusal direniş geleneği. Küreselleşme adı altında başlayan yeni sömürgeciliğe karşı gelişen toplumsal hareketler son yıllarda 500 yıllık milliyetçi ve antiemperyalist direniş geleneğiyle birleşmeye başladı. Bu birliktelik ise ulusal özelliği asla kaybolmayan Latin Amerika solunu iktidara taşımaya başladı. ABD’nin arka bahçesi olarak adlandırılan bölgede önce Venezüella’da, sonra ise Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Bolivya’da seçim yoluyla sol iktidarlar kuruldu. Şili, Peru ve Nikaragua da aynı yolda ilerliyor. Ancak Venezüella ve Bolivya’da açıkça antiemperyalist ve sosyalist hedefler ilan eden ve sosyalist Küba’yla dayanışma içine giren milliyetçi iktidarlar ABD’yi telaşlandırmayı başladı. Antiemperyalist milliyetçi direniş geleneği ülkeden ülkeye ve belli tarihsel dilimlere göre değişiyor. Bazı ülkelerde milliyetçi ve devrimci subayların kokuşmuş iktidarlara karşı ihtilal hareketleri ön plana çıkıyor. 1960’larda Latin Amerika’da da yaygınlaşan Nâsır tipi ilerici askeri hareketlere dayanan gelenek bugün de geçerli. Latin Amerika ülkelerinde ordular ABD’nin yaşatmaya çalıştığı sömürgeci gelenekle, Simon Bolivar’dan günümüze kadar devam eden ulusal devrimci gelenek arasında sürekli bir mücadele odağı haline gelmiş durumda. Seçimle iktidara gelmiş olan Amerikan karşıtı Chavez başarısız bir ihtilal hareketinin önderiydi. Ve yine Chavez, ihtilalci subaylarla halkın ortak direnişi sayesinde Venezüella ordusundaki Amerikan beslemesi faşist generallerin kendisine karşı darbesini yenilgiye uğrattı. Bugün Chavez’in büyük dostum dediği ve büyük ihtimalle Peru’da önümüzdeki günlerde başkanlık seçimlerini kazanacak olan Kızılderili kökenli Humala da, 2000 yılında başarısız olan antiemperyalist ve milliyetçi karakterli bir askeri ihtilalin lideriydi. Ön plana çıkan diğer direniş modeli ise yerli halkların ve köylülerin doğrudan silahlı direniş mücadelesi. Bugün Kolombiya’nın yarısını neredeyse yarım asırdır Amerikancı iktidardarın oligarşik düzeninden temizlemiş FARC ve EZLN buna örnek. Peru’da yine Aymara yerlilerine dayanarak ortaya çıkan Aydınlık Yol hareketi ise And dağlarında geleneksel Kızılderili isyanının ve İnka direnişinin son örneğini ortaya koyuyor. Kızılderili direnişinin tarihsel olarak güçlü olduğu, sömürgeci limanların otoritesinin zayıf olduğu ve koka üretiminin ulusal bir önem taşıdığı yerlerde silahlı direniş ve gerilla 100 yıldır adeta yerli ulusal kültürünün bir parçası olarak hep devam ediyor. Diğer yandan özellikle kentlerde yabancı sermaye ve sömürü düzenine karşı örgütlü emekçi hareketleri ve seçimlerde çok güçlü sol partilerin boy göstermesi Latin Amerika’da siyasi hayatın ve ulusal direnişin değişmez bir olgusu. Son yıllarda kurulan sol iktidarlar da bu hareketlerin sonucu seçimlerle başa geldiler. Venezüella ve Bolivya 1960’larda silahlı direnişin ön plana çıktığı ülkelerken bugün bu ülkelerdeki antiemperyalist muhalefetin hemen hepsi seçim yoluyla kurulan ilerici iktidarın arkasında duruyorlar. Morales’in kendisi, “eskiden emperyalizme karşı silahlı direniş veriyorduk artık yöntemlerimiz farklı” diyerek bu ülkelerde yöntemin değişmesine rağmen geleneğin aynı gelenek olduğunu vurguluyor. Kızılderili milliyetçiliğinin yarattığı sıçrama Ülkeden ülkeye yöntemlerin ve nesnelliklerin farklı olmasına rağmen tüm Kıta’da milliyetçi devrimci hareketlerin iktidar programları ve antiemperyalist stratejileri birbirine benzer. Ülkenin temel zenginlik kaynaklarının emperyalist tekellerin ellerinden kurtarılması, doğal enerji kaynaklarının kamulaştırılması, liberalizme karşı antikapitalist ve devletçi modellerin uygulanması ortak iktidar programları. ABD’nin dayattığı Serbest Ticaret Antlaşmasına karşı bölgesel birliktelik savunuluyor. Bunun dışında ABD hegemonyasına karşı kıtasal bir birliğin oluşturulması ve antiemperyalist dış politika arayışları tüm devrimci ve milliyetçi hareketlerin ortak özelliği. Ancak Bolivya, Peru ve Ekvador’da yükselen ve Paraguay’a da sıçraması kaçınılmaz olan hareketin ayırt edici bir özelliği var ki bu Amerika’da 20.yy’daki ilerici hareketlerde çok açık olarak görünmeyen bir özellik. Bu ülkelerde toplumsal hareketler aynı zamanda, dar bölge milliyetçiliğini aşan, İnka medeniyetinin birikimine dayanan, ağırlıklı olarak Aymara ve Keçuva kültürlerini temel alan Kızılderili ulusunun kıtasal milliyetçi uyanışının uzantısıdırlar. Latin Amerika’nın kalbinde son İnka isyancısı Tupac Amaru’dan beri görülmemiş bir kor yanıyor. Tüm dünyada Soğuk Savaşın galibi olarak saldırıya geçen Amerikan emperyalizminin, 1980 ve 1990’larda bile Latin Amerika’nın kalbindeki bu koru söndürememesinin nedeni ilk defa Kızılderili milliyetçi direnişinin çağdaş ilerici hareketin öncülüğünü üstlenmesinden kaynaklanıyor. Bolivarcı ilerici geleneğin ve sosyalist mücadelenin önderliğini de üstlenen yerli hareketi, Sovyetler veya Çin’in ideolojik çöküntüsünün etkisinden tamamen uzak bir şekilde 1980 ve 90’larda da yükselmeye devam etti. Bu hareket, 1950’lerde yükselen sömürgecilik karşıtı 3. Dünyacılık mücadelesini biraz gecikmeli ama son derece kararlı bir şekilde ilerletiyor. Latin Amerika’nın asil damarlarında direnen Kızılderili uluslarının kanı akıyor. Böylelikle Fidel Castro’nun düşünceleri Che’nin eylemlerinde somutlaşan ABD emperyalizmi ve dünya emperyalist sistemine karşı Kıtasal Birlik ve tek bir Kıta ulusu oluşturma mücadelesi, ilk defa Kızılderili ulusu temelinde somutlaşıyor. Eğer Bolivya, Peru ve Ekvador’da melezlerle birlikte Kızılderili nüfusu Ulusal Kurtuluş mücadelesini başarıyla sonuçlandırırsa, bu ateşin Kızılderili nüfusunun çoğunluk olduğu diğer tüm Latin Amerika ülkelerine sıçraması kaçınılmazdır. Bu ise And dağlarının güney ucundan Zapata’nın ülkesi Meksika’nın kuzeyine, hatta Kuzey Amerika’nın içlerine kadar sarkacak devrimci bir kuşak demektir. Bu kuşak tabii ki Afrikalı melezlerinin ve yerli melezlerinin çoğunluk olduğu Brezilya, Venezüella, Kolombiya gibi diğer ülkeleri de içine alacaktır. Dolayısıyla Kıta Devrimi ve Kıtasal Birlik hedefi, basit bir ekonomik işbirliği temennisi ve sömürgecilerin dili olan İspanyolca etrafında kültürel bir ortaklık üzerine kurulu bir hayal olarak değil, doğrudan emperyalizme karşı tüm Kıta’da egemen olacak bir Ulusal Kurtuluş ve Ulusal Birlik mücadelesi savaşının doğal sonucu olarak somutlaşabilecektir. Küba, Venezüella ve Bolivya’nın oluşturduğu çekirdek birlik Bugünkü duruma baktığımız zaman ise Küba ve Venezüella’nın oluşturduğu Latin Amerika’daki ABD karşıtı bloğa yeni bir ülke daha kesin olarak katılmış durumda. Morales başkan seçilir seçilmez ilk ziyaretlerini ABD’nin namlusunun ucunda olan bu iki ülkeye yaptı. Morales hiçbir “denge siyaseti” gözetmeksizin yerinin açıkça antiemperyalist cephe olduğunu belirtti. “Dünyada tanıdığım tek bir terörist vardır o da Bush’tur” diyen Morales’in ülke içinde uygulayacağı ekonomik ve siyasi programdan önce Amerikan karşıtı duruşuyla sivrilmeyi seçmesi anlamlı bir hareket. Morales “küçüklüğümden beri Castro’nun antiemperyalist mücadelesine destek olmayı istemiştim. Artık bu fırsat elime geçti” diyerek ABD’nin Küba ambargosunun da delinmesini talep etti. Batılı yorumcular Morales’in çıkışını siyasetin gerçekleriyle uzlaşmaz bir tavır olarak değerlendirdiler. Pek çok Batıcı “sol” yorumcu da bu koroya katılarak Morales’in aslında sosyalist olmadığının, Bolivya’da çok şeyin değişmeyeceğinin ve anti-Amerikancı çıkışların şov olduğunun propagandasını yapmaya başladı. Oysa Morales koka üreticilerine verdiği sözü tutacağını ve başta ülkenin zengin doğalgaz kaynakları olmak üzere kamulaştırma hareketlerine başlayacağını seçildikten sonra da açıkladı. Venezüella’da Chavez çok daha ılımlı sloganlarla iktidara gelmişti. Ama Venezüella bugün Bolivarcı Devrimi ilerletti. Petrol kuyularının millileştirilme hareketi sona ermek üzere. Ayrıca toprak reformu ve ekonomide devletçi uygulamalar yaygınlaşıyor. Chavez’in 21.yüzyılda Venezüella tipi sosyalizm olarak adlandırdığı devletçi ve antikapitalist model, artık sadece Bolivya’nın değil tüm Kıta ülkelerinin önünde başarılı bir örnek. Hem de çöken IMF reçeteleri ve kapitalist sisteme göre oldukça da çekici bir örnek. Kaldı ki Morales doğrudan sosyalizmi hedefleyen bir partinin lideri ve ülkedeki halk kitlesi daha ılımlı değil daha da radikal olmasını istiyor. Denge, yatıştırma yok, ezilenlerin Kıtasal Birliği var Morales’in ülke içinde ekonomik özgürleşme adımlarını atmadan, daha iktidarının ilk günlerinde bu kadar açık ABD karşıtı konum alması ise son derece mantıklı. Morales “denge politikacıları” ve ülkemizde her türlüsünden görülen mandacı “ulusalcıların” iddia ettiği gibi saf bir köylü değil. Mücadelenin 8 milyon nüfuslu Bolivya’nın olanaklarıyla kazanılamayacağını anlamış durumda. Ne Rusya, ne AB ne de başka bir emperyalist kutba dayanmadan sadece Venezüella ve Küba’nın ezilen halkları ve iktidarlarıyla birlik halinde ABD’ye karşı bayrak açıyor. Daha çok iş yapmadan sembol isim haline geliyor. Böylece ABD’nin saldırı olasılığına karşı tüm Kıta’da Amerikan emperyalizmine nefret ve savaşma hissiyle donanmış yerli halkları ve ilerici hareketleri kendine müttefik seçiyor. Chavez de benzer bir yol tutmuş. Küba’nın sembol önderi Castro, Kolombiya’daki devrimci gerillalar ve Morales dahil Kıta’daki tüm devrimci milliyetçilerle birlikteliğini ve yoldaşlığını hiç saklamadan açığa vurmuştu. Amerikan emperyalizmi ise “uluslararası terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” adı altında Kolombiya ve Paraguay’da açık işgalciliğe dönüşmeye başlayan askeri konumunu pekiştirmeye devam ediyor. Paraguay üzerinden Peru, Bolivya; Kolombiya üzerinden Venezüella ve Orta Amerika, Meksika üzerinden Küba ve Venezüella için işgal planları yapıyor. Castro-Chavez-Morales üçlüsü “denge ve yatıştırma” politikası yerine tutarlı ve tavizsiz antiemperyalist politika yürüterek doğru bir strateji izliyorlar. Çünkü Kıta’da daha safını belirleyememiş pek çok ülke var. Özellikle Brezilya’nın izleyeceği yol belirleyici olabilir. Ortadoğu’da ezilen ulusların silahlı direnişinin Amerikan emperyalistlerini nasıl çaresiz bıraktığını gören diğer ezilen uluslar gibi Latin Amerika ulusları da, yatıştırma değil gerekirse silahlı direniş verme yolunun tek geçerli yol olduğunu görüyorlar. 20.yy’da Galiyev Türkler için, Nâsır Araplar için, Che Latin Amerika ulusları için Kıtasal Birliğin emperyalizmden kurtuluş için kaçınılmazlığını vurgulamıştı. Ancak yüzyıl boyunca verilen Ulusal Kurtuluş Savaşları ulusal bağımsızlıktan ulusal birlik aşamasına geçemeden gerilemeye başladı. Artık sadece Latin Amerika’da değil, Ortadoğu ve Orta Asya’da da Ulusal Kurtuluş mücadelelerinin karşısına, Kıtasal Birlik için tüm emperyalist kutuplara rest çekmek görevi öne çıkmaktadır. Salt bölgesel kurtuluşun uzun vadede kuşatılma olduğu ortaya çıkmıştır. Türk Birliği, Arap Birliği, Afrika Birliği ve okyanusun ötesinde Kızılderililik öncülüğünde Amerika Kıtası’nın Birliği (ki bu birlik Kıta’yı Latin ve Amerika isimlerinden de kurtaracaktır) amacı hayalci düşüncelerin ürünü değildir. Tersine antiemperyalist mücadelenin bir numaralı gereği ve hedefi olarak tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar gündeme yerleşmektedir. |