|
Özgür Erdem |
Avrasyacılık Türk milletini,
Yaşanan Turuncu Devrim sonrasında, Ukrayna, Rusya güdümünden çıkarak Batı eksenli bir dış politika izlemeye başladı. Ancak Rusya, henüz pes etmiş değil. Ukrayna’da ABD’nin tam olarak etkinliğini sağlayamadığını da bilen Rusya, bu ülke üzerindeki hesaplaşmayı sürdürmekte kararlı görünüyor. Geçtiğimiz günlerde yaşanan doğalgaz krizi bu kararlılığın bir sonucu. Rusya, Ukrayna’ya sattığı doğalgazda fiyatları tam beş katına çıkarmaya karar verdi. Ukrayna’nın karşı çıkması durumunda ise bu ülkenin gazını kesmekle tehdit etti. Ukrayna bu fiyatları kabul edemeyeceğini açıklayınca da Rusya dediğini yaptı ve kar kış dinlemeden, 1 Ocak itibarıyla Ukrayna’ya sevk ettiği doğalgazı kesti. Rusya’nın bu resti üzerine de Ukrayna çaresiz Rusya’nın belirlediği şartları kabullenmek zorunda kaldı. Rusya Ukrayna’ya yaptığını Türkiye’ye de yaparsa? Ukrayna’nın başına gelenler ülkemizde büyük bir yankı yarattı. Öncelikle doğalgazın bin metreküpüne Ukrayna 50 dolar verirken, Türkiye’nin 260 dolar ödediğinin ortaya çıkması büyük gürültü kopardı. Anlaşılan göz göre göre kazık yiyormuşuz. Üstelik Rusya’nın doğalgazı en pahalıya sattığı ikinci ülkeymişiz. Daha da ilginci,z enerji ihtiyaçlarımızı karşılamada Rusya’ya göbekten bağlıymışız. Ukrayna’nın nasıl paşa paşa Rusya’nın dayatmalarını kabullendiğini gördük. Benzer bir restleşmede Türkiye’nin de mecburen kabulleneceği ortada. Bu yüzden Ukrayna krizi aslında bizim için hayırlı oldu. Böylelikle Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerini yeniden değerlendirme fırsatı bulduk. Mesele Türkiye’nin enerjisini ne kadar ucuza ya da pahalıya aldığı da değil. Mesele, Rusya’yla kurduğumuz ilişkinin, bizi enerji ihtiyaçlarımız bakımından tek bir ülkeye nasıl bağımlı hale soktuğu meselesidir. Son yaşananlar, oldukça öğretici derslerle dolu. Özellikle son iki yıldır Atatürkçülere dayatılan “ABD ve AB’ye karşı Rusya’yla ittifak” olarak özetleyebileceğimiz Avrasyacı stratejinin yanlışlığı da bu olayla birlikte tekrar ortaya çıktı. Türkiye 2005 yılında toplam 26 milyar metreküp doğalgaz satın aldı ve 5,3 milyar dolar ödedi. Bu doğalgazın %75’ini Rusya’dan sağladı. 2006 tahminleri ise Rusya’dan ihtiyacımız olan doğalgazın %82’sini alacağımız yönünde. Görüldüğü üzere, doğalgaz bakımından Rusya’ya göbekten bağlıyız. Ve bu bağımlılığı azaltmak için uğraşmak bir yana, artmasını da ellerimiz kollarımız bağlı izliyoruz. Bakın son krizden sonra Enerji Bakanı Hilmi Güler bağımlılık eleştirilerini nasıl yanıtlıyor: “Rusya da Türkiye’ye bağımlı. Biz müşteri isek, o da satıcı. Rusya ile başka ilişkilerimiz de var. Bağımlılık karşılıklı.” Anlayacağınız klasik karşılıklı bağımlılık teorileri yine piyasada... Rusya’dan aldığımız doğalgazı nerelerde kullandığımızı incelediğimizde ise bu bağlılığın bize ne kadar pahalıya patlayacağını da görüyoruz. Doğalgazı sanıldığı gibi ısınmak için almıyoruz: Yalnızca %20’sini ısınmak için kullanıyoruz. Peki kalanıyla ne yapıyoruz? Küçük bir miktarıyla gübre üretiyoruz. Yaklaşık %20’si sanayi tesislerimizde kullanılıyor. %60’a yakın büyük bir kısmını ise elektrik üretiminde kullanıyoruz. Dolayısıyla, tablo sanıldığından daha da korkunç. Mesele sadece doğalgazı ucuza ya da pahalıya almamız değil. Doğalgazda yalnızca tek bir ülkeye bağımlı kalmamız da değil. Biz aslında yıllardır kendi ekonomimizi ve sanayimizi doğalgaza bağımlı olarak inşa etmişiz. Ve kendi kendimizi Rusya’ya bağımlı kılmışız. Meselenin özü bu. Örneğin Trakya’daki sanayi tesislerimiz herhangi bir doğalgaz kesintisi durumunda çalışamaz duruma gelecekler. Çünkü kullandığı elektriği kendisi üreten bu tesislerimiz hem ısınmalarını hem de elektrik ihtiyaçlarını doğalgazla karşılıyorlar. Bir doğalgaz kesintisi durumunda bu tesisler bir anda âtıl durumda kalacaklar. İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirlerimiz başta olmak üzere pek çok şehrimizin ısınması da doğalgaz ile sağlanıyor. Bir doğalgaz kesintisi halinde, 30 milyona yakın insanımız ısınamaz duruma gelecek. Elektriğimizin büyük bir bölümünü de doğalgazla ürettiğimiz için, bir doğalgaz kesintisi durumunda karanlıkta kalacağız. Türkiye elektriğinin %45’ini, yani yarısına yakınını doğalgaz santralleriyle üretiyor. Barajlarımızda ise elektriğimizin yalnızca %25’ini üretiyoruz. Dünyada elektrik üretiminde bizim kadar çok doğalgaz kullanan başka bir ülke bulunmuyor. Türkmenistan ve Rusya gibi doğalgaz zengini ülkeler bile elektrik üretiminde bizim kadar doğalgaza bağlı değiller. Doğalgazı ithal eden ülkeler ise elektrik üretiminin küçük bir bölümünü doğalgazla sağlıyor. Örneğin doğalgazla elektrik üretimi oranında AB ortalaması %10-15 arası. Dünya ortalaması ise %17. Görüldüğü gibi, doğalgaz santralleriyle elektrik üretmek pek akla yatkın bir yol değil. Dünya çapında elektrik üretimi için genellikle ya hidroelektrik santraller, yani barajlar, ya da nükleer santraller kullanılıyor. Doğalgaz santralleri hem maliyetinin yüksekliği, hem de çevreye verdiği zarar nedeniyle tercih edilmiyor. Hele hele, Türkiye gibi ülkesinin dört bir yanında büyük akarsuları bulunan bir ülkenin hidroelektrik santralleri yerine doğalgazla elektrik üretmesi hiç mi hiç verimli değil. Öncelikle hidroelektrik santralleri hem daha temiz ve güvenli bir elektrik üretim merkezi, hem de sadece kendi doğal kaynaklarımıza yani kendi akarsularımıza dayandığı için de tercih edilebilir. Ayrıca, barajlarımızın enerji kaynağının tükenmesi gibi bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla bir hidroelektrik santralini yüzlerce yıl kullanabilirsiniz. Ayrıca, Türkiye, gerek linyit olsun, gerek taşkömürü olsun, kendi özkaynaklarına dayanarak kömür kullanarak da elektrik kullanabilir. Ancak Cumhuriyet’in başını çektiği kömür lobisinin iddiasının tersine dünya çapında kömürle elektrik üretimi de terk edilen bir sistem. Çünkü bilindiği gibi fosil yakıtların da ömrü sınırlı ve hiçbir ülke kömüre bağlı kalmak istemiyor. Üstelik kömürle elektrik üretimi hem maliyetli, hem de çevreye zarar veriyor. Hatta, termik santraller, doğalgaz santrallerin daha da fazla çevreyi kirletiyor. Dünya çapında, güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları da bulunmakta. Bu konularda dünya çapında büyük bir araştırma söz konusu. Ancak Türkiye bu alternatifleri değerlendirmiyor. Nükleer enerji Batıda var Üçüncü Dünya’da yok Türkiye’nin değerlendirmediği bir başka alternatif ise nükleer enerji. Yıllardır ülkemizde nükleer santral karşıtı bir çevreci lobi vardır. Bu lobi, ne yapıyor ediyor çevreye zararlı olduğu gerekçesiyle nükleer santrale karşı çıkıyor. Halbuki tüm Batı ülkelerinde nükleer enerji hâlâ kullanılıyor. Nükleer enerjiyi tek kullanmayanlar mazlumlar. Bakın İran’a... Nükleer enerji kullanmak isteyince nasıl tüm Batı karşısında dikiliyor... Çevre kirlenecek diye mi? Hayır. Nükleer enerjiye sahip olmak aynı zamanda nükleer silâha sahip olabilmek demek. Batı, mazlumların nükleer silaha sahip olmasını tabii ki istemiyor. Bu nedenle ezilen ülkelerde nükleer teknolojinin gelişmesi istenmiyor. Dikkat edin, dünyada nerelerde nükleer santral olduğuna bir bakın, öyle karar verin. Tüm Avrupa’da var. ABD’de var. Rusya’da var. Bir tek Üçüncü Dünya’da yok. Peki Üçüncü Dünya ne yapsın? Pahalıya doğalgaz alıp öyle elektrik üretsin! Bu yüzden, Türkiye elektrik üretiminde nükleer enerji seçeneğini de değerlendirmek zorundadır. Ancak, Türkiye’de her şey mantığın gerektirdiği şekilde yürümüyor. Bu tabloları, herhangi bir ilkokul öğrencisinin bile önüne koysanız, herhalde doğalgazla elektrik üretelim demeyecektir size. Öyleyse, ortada başka bir anormallik söz konusu. Anlaşılan Türkiye son yıllarda bilinçli bir şekilde doğalgaza bağımlı hale sokulmuş. Doğalgaz bağımlısı olduk Peki, hangi mantıkla biz kendi kendimizi Rusya’ya bu derece bağımlı kıldık? Öncelikle 10 yıl öncesine gidelim. Doğalgazın ne kadar temiz ve güzel bir ısınma aracı olduğunun propagandası yapılıyordu. Buna bir itirazımız yok. Gerçekten de, doğalgaz kömür ya da fuel-oil ile karşılaştırıldığında ısınma açısından hem daha temiz hem de daha ucuz. Ancak, doğalgazın Türkiye’ye girmesiyle birlikte, Türkiye’nin enerji ihtiyaçları, elektrik üretimi ve sanayide kullanılan elektriğin elde edilmesi gibi konularda kökten bir değişikliğe gidilmiş. Öncelikle elektrik üretimimizde doğalgazın payı dünya ortalamasının katbekat üstüne çıkmış. Aynı şekilde özellikle Trakya bölgesindeki sanayi tesislerimiz tamamen doğalgaza bağımlı hale sokulmuş. Kısacası Türkiye enerji ihtiyaçları bakımından tamamen Rusya’ya bağımlı kılınmış. Sanki Rus doğalgaz tröstü Gazprom’un bir ortağı Türkiye’yi 10 yıl boyunca yönetmiş! Türkiye, Gazprom’un ideal bir müşterisi haline getirilmiş. Hem de öyle bir müşteri ki… Hem doğalgazı pahalıya alıyor. Hem de doğalgaz ihtiyacını artırmak için elektrik üretimini bile doğalgaza dönüştürüyor... Dünyada en pahalı mal uyuşturucudur. Çünkü uyuşturucu bağımlıları uyuşturucu satıcısıyla pazarlık yapamaz. Adı üstünde, uyuşturucuya bağımlıdır. Fiyatı ne olursa olsun, onu almak zorundadır. Benzer bir ilişki gördüğümüz kadarıyla Rusya’yla aramızda da kurulmuş. Tüm ekonomimizi, sanayimizi, hatta konutlarımızı Rusya’nın istediği şekilde baştan yaratmışız ve bugün gelmiş ağlıyoruz: “Ya Rusya gazımızı keserse...” Doğalgazı neden Türk cumhuriyetlerinden almıyoruz? Doğalgaz meselesinin ilginç bir yönü daha var. Rusya aslında bize kendi doğalgazını değil, Türkmenistan’ın doğalgazını satıyor. Türkmenistan’dan 42 dolara aldığı doğalgazı bize 5-6 kat fiyatına satıyor. Peki neden Türkmenistan’dan almıyoruz bu gazı? 1999 yılında, yani Rusya’yla doğalgaz alımı konusunda ilk pazarlıkları yaptığımız günlerde, Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Niyazov (Türkmenbaşı) dönemin Enerji Bakanı Cumhur Ersümer’le bir tartışma yaşamış. Ersümer’i uyaran Türkmenbaşı, Rusya’nın Türkiye’ye aslında Türkmen gazını sattığını söylemiş ve Hazar Denizi üzerinden Türkiye’ye bir boru hattı inşasını önermiş. Ancak ne o dönemki hükümet, ne de günümüzün AKP iktidarı böyle bir boru hattına yanaşmıyor. Neden? Çünkü ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin Türk cumhuriyetleriyle ilişki kurmasını istemez. Rakamlara baktığınız zaman Türkiye’nin Türk cumhuriyetleriyle olan ticareti oldukça düşüktür. Çok ucuz ve verimli olmasına rağmen Azerbaycan’dan petrol almayız. Türkmen gazını değil, direkt Türkmenistan’dan üstelik 5 kat ucuza almak yerine Rusya vasıtasıyla pahalıya alırız. Görüldüğü üzere Avrasyacılığı Türk dünyasıyla birleşmenin ideolojisiymiş gibi sunanların iddiasının tersine, Rusya’yla ilişkilerimiz bizi Türk dünyasından koparıyor. Rusya’yı adeta bir taşeron gibi kullanmış oluyoruz. Türk cumhuriyetleriyle bizzat ilişki kurmak yerine Rusya vasıtasıyla ilişki kuruyoruz. Amerika’ya daha az bağlanmak için bu sefer Rusya’ya bağlandık Türkiye’nin Rusya’ya bu kadar bağımlı olmasının stratejik bir anlamı var. Bizim o çok zeki devlet adamlarımız göbekten ABD’ye ve AB’ye bağımlı olmanın ilacını bulmuşlar akıllarınca: Bu sefer de Rusya’ya bağlanalım. Hatırlayalım 1 yıl öncesini... Putin’in Türkiye ziyareti öncesini düşünelim. Tüm Türkiye’de bir yandan bir Rusya hayranlığı dalgası yayılıyordu. Putin’in ne derecede önemli bir devlet adamı olduğundan tutun da Rusya’nın ABD’ye nasıl kafa tuttuğuna kadar büyük bir Rusya propagandası tüm kartel basınında hâkim bir şekilde yapılıyordu. Ertuğrul Özkökler Putin’le kahvaltı fotoğraflarını tam sayfa övünerek basıyorlardı. Yılların Amerikancıları sanki Rus Büyükelçiliğinin görevlileriymiş gibi Rusya propagandası yapıyordu. Diğer yandan ise birileri Atatürkçülük adına Avrasyacılık stratejisini pazarlıyordu. Avrasyacılarımıza göre Türkiye ancak Rusya’yla birlikte AB ve ABD’ye karşı direnebilirdi. Büyük antiemperyalist sloganlar eşliğinde Avrasyacılar da bir Rusya propagandasına başladılar. Kısacası, Putin’in tam Türkiye’ye geleceği günlerde ilginç bir Türkiye tablosu vardı. Bir yanda Amerikancılar, diğer yanda ise “Amerikan karşıtı” Avrasyacılar aynı türküyü söylüyorlardı. Biz de o dönemde bu benzerliğin altını çizdik ve Avrasyacılığın Türkiye’nin lehine değil aleyhine olduğunu, Avrasyacılığın bir tek Amerikancılığı güçlendirebileceğin, Rusya’nın da emperyalist bir ülke olarak Türkiye’nin değil kendi çıkarlarını savunacağını vurguladık. Zaman içinde dediklerimiz doğrulandı. Örneğin Avrasyacılık bayrağını Tayyip eline aldı ve ABD’nin tezkerenin reddedilmesinden sonra kendisini sıkıştırdığı günlerde nefes almak için Rus desteğini aradı. Tayyip aklı sıra, ABD’ye Rusya ile ilişkilerini geliştirerek rest çekiyordu. Yani, AKP Rusya ile stratejik ilişkilerini geliştirirken bunu ABD’den bağımsız olmak için yapmıyordu. Tersine, ABD’yle olan bağımlı ilişkisini kabulleniyor ve bu bağımlı ilişkide pazarlık payını artırabilmek için Rusya gibi farklı alternatifleri devreye sokabileceğini öne sürüyordu. Türkiye’nin Rusya’dan niye bu kadar pahalıya doğalgaz aldığını, neden Türkiye’nin çok da mantıklı olmayan bir şekilde tüm enerji ihtiyaçlarını doğalgazla karşıladığını işte bu mandacı düşünce yapısıyla açıklamamız mümkün. Avrasyacılığın maliyeti: Aile başına aylık 40 YTL! Öyleyse karşımızdaki tablo şudur: Biz ABD’yle olan pazarlıklarımızda daha güçlü görünebilmek için Rusya’yla daha sıkı bir ilişki kuruyoruz ve bunun gereği olarak Rusya’yla ticaretimizi artırıyoruz. Rusya’nın en büyük ihraç mallarından birisi doğalgaz. Biz de doğalgazımızın büyük çoğunluğunu Rusya’dan alıyoruz. Böylece ABD’ye kafa tutmuş oluyoruz! Peki, bunun bize maliyeti nedir? Öncelikle büyük bir stratejik maliyeti bulunmakta. Türkiye tüm enerji ihtiyacını Rusya’ya endekslemiş durumda. Böyle bir durumda yarın Rusya’yla herhangi bir konuda restleşmek durumunda kalsak, buna cesaret edebilecek miyiz? Kış ortasında Rusya, Ukrayna’ya yaptığı gibi gazımızı kesiverse başımıza neler gelecek? Hem soğukta kalacağız, hem de elektriksiz… Rusya’dan aldığımız doğalgazın başka maliyetleri de bulunmakta. Rusya geçtiğimiz yıl, bize sattığı doğalgazda %25 oranında zam yaptı. Bunun ekonomimize katkısı, fazladan ödediğimiz 570 milyon dolar oldu. Bunun vatandaşa yansıması ise, ayda ortalama 40 YTL fazla doğalgaza ödeme yapmak oldu. Bu millet Kurtuluş Savaşı vermiş bir millettir. Her tür fedakârlığa da hazırdır. Değil 40 YTL, tüm malını bile gerekirse feda etmekten çekinmeyecektir. Ancak Rusya’ya ödediğimiz bu fazladan 40 YTL’ler, acaba gerçekten de yerine gidiyor mu? Rusya’yla kurduğumuz bu ilişki sayesinde ABD’ye gerçekten de kafa tutabiliyor muyuz? Avrasyacıların dediği gibi Rusya’yla kurduğumuz ittifak AB ve ABD’ye karşı bizi güçlü kılıyor mu? Çok uzağa gitmeyelim. Suriye ve İran’a bakalım. Rusya’nın kendilerini destekleyeceğini düşünen bu ülkeler acaba ABD kendilerini hedef tahtasına oturttuğunda bekledikleri desteği bulabildiler mi? Putin Bush’la yaptığı görüşme sonrasında İran’ın nükleer silah üretme programını sona erdirmesi gerektiğini söylemedi mi? Rusya Suriye’ye Stinger füze satışını ABD’nin isteği üzerine durdurmadı mı? Örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki, Rusya’nın herhangi bir dış politika sorunumuzda bizim yanımızda yer aldığını gördünüz mü? Rusya Ermeni meselesinde Ermenistan’ın, Ege meselesinde Yunanistan’ın, Kıbrıs meselesinde ise Rumların yanında tavır aldı. En son KKTC’ye heyet gönderen Putin, Avrasyacıları sevindirmişti, ancak benzer bir tavrı ABD’nin de gösterdiğini hatırlatalım. Üstelik Rusya Annan Planını desteklediğini açıkladı. Şimdi soruyoruz, Kıbrıs’ta antiemperyalist tavır Annan Planıydı da bizim mi haberimiz yoktu? Dolayısıyla Rusya’yla kurduğumuz stratejik ilişkide hiçbir şey istediğimiz gibi gitmedi. Hatta, bu sefer ABD ve AB’nin yanında bir de Rusya’ya bağlanmış olduk. Etrafımızdaki müttefik kuşatmasını yarmak bir yana, kuşatmaya bir müttefik daha eklemiş olduk. Avrasyacılarımız zil takıp oynayabilirler... |