|
Şener Üşümezsoy |
|
1960’ların devrimci atılımı ve solun ikinci dalgası Türk Solu’nun geldiği noktayı daha iyi anlamak için tarihsel bir analiz yapmamız gerekiyor. Bunun için en önemli hareket noktası, bugün TÜRKSOLU’na karşı polemik konusu haline getirilmek istenen, Kürt olgusu ve solun buna karşı tavrıdır. Bizzat emperyalist saldırının bir stratejik açlımı olan ve “Kürdistan” merkezli bir Ortadoğu yaratma projesi göz önüne alındığında bu aynı zamanda güncel önem taşıyan bir konudur. Günümüze baktığımızda solun, toplumdan izole edilmesinin ve toplumla ilişkilerin koparılmasının en büyük nedeni yetmişli yıllardan bu yana Kürtçülüğün aracı olmasıdır. Oysa Türk Solu geleneğinin Kürtçülüğü reddeden farklı konumunu tarihsel bir perspektifle belirlememiz gerekiyor. 1960’lı yıllarda Kemalist hareketin iddialı bir yükselişini görüyoruz. Uluslararası burjuvaziyle işbirliği yapan burjuvaziye kaptırdığı iktidarın Kemalistler tarafından yeniden talep edilmesi anlamında 1960 önemli bir süreci temsil etmektedir. Ulusal Solun yeni bir atılım dönemine böylelikle girilir. Daha önceki dönemlerde 1920’lerdeki Mustafa Suphici, Galiyevci sol tasfiye olmuş, Türkiye’de belli bir klik solla özdeşleşmiş, solun toplumla ilişkileri koparılarak sol Rusya temsilciliğiyle sınırlandırılmıştı. Böylelikle sol Komintern’in bir aracı olarak Türkiye’de Sovyetler Birliği uydusu görünümü kazanmış ve halk içinde bir kutba dönüşememiştir. Ama 1960’lardan sonra önemli bir gelişme başlamıştı. Dünya sistemine entegre olan Türkiye’deki burjuvazinin egemen koalisyonu, 1960 yılındaki darbe ile iktidardan sürülmüş, ama yerine yeni bir koalisyon gelmemiştir. Bir iktidar boşuluğu ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede 1960’lı yıllarda Türkiye’de, “1960 Devrimi’nin tamamlanması” biçiminde devrimci-ilerici bir koalisyon egemenlik mücadelesi vermekteydi. Bu iklimde öğrenci gençlik içinden Kemalist referanslı, karşıdevrime karşı yeniden bir devrimle Kemalist Devrim’in tamamlanması çizgisinde devrimci, sol bir kitle hareketi ortaya çıktı. 1960’lı yıllarda ithal ikamesi ekolünün gelişmesi ile birlikte karşımıza çıkan ekonomik ortamda, özellikle işçi ve halk kesimlerinin aşırı yoksullaştırılması temeline dayanan bir sol ilk defa Türkiye toprağında kaynaklarını buluyordu. Bu sol hareket daha sonra “Türkiye’de demokratik devrim yapılmıştır. Kurtuluş Savaşı demokratik devrimdir. Ancak tamamlanmamıştır. Tamamlanmalı arkasından sosyalist devrim gelmelidir.” tezine evrilmiştir. Bu noktada bir ayrışma gerçekleşti. Bir kanat Avrupa tipi sosyalizm için parlamentoyu esas alan kanattır. Buna karşı daha radikal tezlerle “60 devrimi başlamış bir devrimdir, ama bu devrim tamamlanmamıştır.” noktasından yola çıkan Kemalist Devrim’in tamamlanmasını savunan gruplar oluşmuştur. Bu devrimci grupların ana tezi “Milli Demokratik Devrim”dir. Deniz Gezmişlerin şahsında karakterize olan devrimci, Ulusal Sol hareket budur. Bu tezi analiz ettiğimizde gençlik hareketinin Kemalist referanslı, dünya sistemine reaksiyon gösteren, içgüdüsel tavrının giderek sosyalist referanslı, Sovyetler Birliği tarzında bir Marksizm-Leninizm’e evrilen eklektik bir birleşime ulaştığını görüyoruz. Yani daha açık söylersek 1920’lerdeki Kurtuluş Savaşı’nın verdiği bağımsızlık mücadelesinin onuruna bir kolda sahip çıkılırken, diğer bir kolda ise Sovyetler Birliği’nin Sosyalist Devrimine sahip çıkan bir yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yaklaşım vurucu güç olarak Ordu’nun devrimci hamleyi yapması ve Kemalist devrimi tamamlaması stratejisine dayanıyordu. Ancak 1963’te Ordu’unun radikal kanadının iktidar mücadelesi Talat Aydemir’in girişiminin başarısızlığıyla sekteye uğramış ve yenisi gelecektir biçiminde bir beklenti doğmuştur. Gençlerin Kemalist harekete yaklaşımını bu darbeci dönemin beklentisi şekillendirmiştir. Bu arada TÜRKSOLU’nun referansları arasında yer alan Fikir Kulüpleri Federasyonu örgütlenmesi başlamıştır. Fikir Kulüpleri Federasyonu gençliğin Kemalist referansının yanı sıra sosyalist referansa doğru bir geçiş süreci başlatmıştır. Ama burada eklektik bir yapı belirmeye başlamıştır. Kemalist referansı esas alma noktasından, Kemalist referansı Ordu’yu devrimci harekete katılabilmek için teoriye eklektik bir çizgi olarak eklemleme noktasına dönüşülmeye başlanmıştır. Temelde ise sosyalist referanslı Sovyetler Birliği dayanaklı bir çizgi egemen olmaya başlamıştır. Bu anlamda da Türk-Sovyet ilişkilerindeki işbirliği abartılarak, tarihsel gerçekliğinden de kopartılarak mutlaştırılmış bir olgu gibi işlenerek yeni bir tarih tezi geliştirilmiştir. Bugün de bu çizgi zaman zaman kendini göstermektedir. Ama bu çizgi her darbenin karşı darbe yaratma olgusu sonucunda tasfiye edilmiştir. 60’larda başarısız olan Talat Aydemirler’in girişiminden sonra 70’lerde oluşan darbede sol kanat hemen tasfiye edilmiştir. Çünkü kitlelere, halk tabanına dayanmayan bu vurucu güç hareketleri, daima en modern ve örgütlü sınıf olan burjuvaziye iktidarı teslim etmek zorunda kalmıştır. İthal ikameci sanayileşme programı adı altında emekçilerin ezilececeği bir iktidar kurulur. Bu yüzden 1970’ten sonra sol, Kemalist referansını Ordu’nun vurucu gücü ile ilişkilendirmekten çıkararak, kendilerini Ordu’nun yerine koyma düşüncesiyle Latin Amerika modelinde “şehir gerillası” ve giderek “kır gerillası” biçiminde örgütlenmeye devretti. Burada Kurtuluş Savaşı ve Kemalizm, dünyanın ilk ulusal bağımsızlık savaşını vermiş bir halkın çocukları olma şerefiyle “gerillacı” motivasyonlara yönlendirilmiştir. Ancak silahlı mücadelede, şehir ve kır gerillası ve uzun soluklu halk savaşı stratejisiyle gelişen yeni çizgide Kemalist referans giderek azalma noktasına gelmiştir. “Halkçılık”ın öne çıkarılmasıyla Che Guevaracı hareketlerin dominantlığı başlamıştır. Ancak Ulusal Sol hareketin temasında değişmeyen ana ilke her zaman için emperyalizmden kopma sorunu olmuştur. Emperyalizmden kopma ve “tam bağımsız, demokratik Türkiye” tezi, Milli Demokratik Devrim şeklinde ifade edlimiştir. Bu anlamda da Ulusal Sol kesinlikle Kürtlerin ayrılıkçı hareketine, Kürt ayrı örgütlenmesine, Kürtçülüğe prim vermemiştir. Kürtçülüğü sol içine sokmaya çalışan hareketler ve DDKO, ne FKF ne de Dev-Genç içinde etkinlik sağlayamamışlardır. 1970 darbesinden sonra giderek Amerikancı-faşist saldırıların bütün Türkiye’de yaygınlaşması nedeniyle devrimci gençlik hareketi alan savunmasına geçmiştir. Bölge savunmasıyla sınırlı bir mücadele çizgisine gelinmiştir çünkü kırlardaki başarısızlık, şehirlerdeki başarısızlık ve böyle bir gerillacılık olgusunun toplumsal gerçekten kaynaklanmaması kaçınılmaz olarak yeni bir dönem başlatmıştır. 74 affından sonra solda yeni bir dönem gelişmiştir. Bir taraf demokrasiyi savunarak işçi sınıfını temel alarak davranıyor, ve legal sosyalist partiler örgütlüyorken, diğer taraf kırlarda köylülüğü temel alan, köy alanında çalışma yapan kır gerillası çizgisini oluşturuyordu. Bu iki çizgiden kırları esas alanı, giderek bugünkü PKK’nın ideolojisinin temellerini oluşturmaya başlamıştır çünkü köy alanlarının mücadelesinde esas olarak Tunceli gibi devletle var olan tarihsel ve etnik çelişkileri süren bölgeler seçilmiştir. Ama 1980 öncesinde bu çizgi bile Türk işçi sınıfının ve Kürt köylüsünün ittifakı temasını ele alan veya Leninist işçi-köylü ittifakı jargonunu kullanan bir noktadadır. Kesinlikle de ayrı Kürt örgütlenmesi tezini savunamamıştır. Ama 1977’li dönemlerde yeni bir emperyalizm teorisiyle ayrı örgütlenmenin temelleri atılmaya başlanmıştır. Bu yeni teoriden evvel hiçbir hareket emperyalizmin alanını daraltmıyorsa sol ve ulusal bir hareket sayılmıyordu. Bu anlamda “Kürtlerin ayrı örgütlenmesi ve emperyalizmle işbirliği yaparak Türkiye’den kopması karşıdevrimciliktir” tezi mutlak kabul edilen bir tezdir. Solun, Barzani’nin hareketine karşı çıkışı da bunun tipik bir örneği olmuştu. Lenin’in “Emperyalizmin alanını daraltmayan hiçbir hareket ulusal olamaz, ulusal devrimci olamaz” tezinden dolayı Kürtlerin ayrı örgütlenmesi sol düşüncede kabul edilebilir bir strateji olamamıştır. Fakat çevre-merkez tezlerinin geliştirilmesinden sonra ve yeni tip emperyalizm teorilerinin egemen olmasıyla birlikte, İstanbul’un doğuyu sömürdüğü, her gelişmiş bölgenin gelişmemiş bölgenin aleyhine geliştiği, İstanbul’un tekelci sanayi sermayesinin, tekelci burjuvazinin Türkiye’nin doğusunu sömürdüğü tezi kabul edilmeye başlanmıştır. Türkiye’nin alt sömürgeci bir ülke olduğu ileri sürülmüş ve Batı kaynaklı bu alt-emperyalizm tezi geliştirilerek Kürtlerin Türkiye’den kopmasının devrimciliği, “Kürdistan”ın sömürge olduğu hakim tez haline gelmiştir ki aslında bu tez gerçekten çok komiktir. Bir sene evvel Türkiye’deki yönetim tarzının yarı feodal, yarı sömürge olduğunu, Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olduğunu tespit edenler, Türkiye’yi bir anda emperyalist bir ülke ilan etmiştir. Bu noktada sol ulusalcı karakterini, Kürt hareketinin kuyruğuna takılalarak kaybetmeye başlamıştır. 1980 darbesi geldikten sonra giderek “Kürt milliyetçiliği” sol yerine geçmiştir ve bu konuda bütün sol gruplar Kürtçülük konusunda yarışır hale gelmiştir. “Türkiye Halkları” sloganının bir provakasyon olduğunu söyleyen Hikmet Kıvılcımlı “Türkiye Halkları” kavramını kullanmayacağını ve Türkiye’ye Kürt hareketinin içine girdiği her hareketi, İslamcılığı, solculuğu girdaba götüreceğini belirtmiştir. Kürtçülüğün Türk Solu hareketinde yeri olamayacağını vurgulamış ve “Türkiye’de demokratik, antiemperyalist görünümde, K. Irakta açıkça Kürt milliyetçisi, Amerika’da ise Amerikan işbirlikçisi olan hareketlerdir” diye 1970 yılında Kürtçülüğü mahkum etmiştir. Kıvılcımlı’nın bunu vurgulamış olmasına karşılık, “Türkiye Halkları” terminolojisinden çıkılarak, giderek Kürt hareketinin kuyruğuna takılınmıştır. “Kürt milleti”nin ayrılma hakkı tezi, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ve “ayrılma hakkı” tezi adı altında Lenin referans gösterilerek, gerçekte ise Wilson’un savunduğu emperyalizmi temel alan bir çizgiye dönüşmüştür. “Ezilen halkın yanında olmak, ezen halkın şovenizmine düşmemek ve ezilen halkın milliyetçiliğini şovenist olarak yorumlamamak” teziyle formüle edilen bir Kürt kuyrukçuluğu açıkça emperyalizmin projelerinin işbirlikçiliğine dönüşmüştür. Bu dönem Ankara Yükseköğrenim Derneği’nde bulunan Apo’nun hareketi ve benzer noktada olan DDKO kaynaklı ve Dev-Genç’ten hep tecrit edilen diğer Kürtçü hareketler oluşmuştur. 80 darbesinden sonra ise diğer bütün Kürt hareketlerinin tasfiyesiyle basit bir grup olan Apocular PKK olarak sivrilmiştir. 1980 darbesi Türk Solu’nda önemli bir dönemi sonlandırmıştır. Ekonomik olarak ithal ikamesi döneminin sona ermesiyle para sermayenin egemenliğinde Türkiye’nin sanayisizleştirilmesi sürecini başlatan sözde ihraç ikamesi dönemi başlamıştır. Bu başka bir ifadeyle Özalizmdir. Bunun soldaki yansıması ise Kürtçülüğün güçlenmesidir. Daha evvel Türkiye’deki sol Türk ve Kürtlerin ayrı örgütlenmesine kesinlikle karşıyken, 80’den sonra Kürt ayrılması tezini savunan bütünüyle Kürt örgütlenmelerine bağlı bir yapı egemen olmuştur. Bugün Apo bir gün ayrılmayı bir gün birleşmeyi savunmaktadır ama artık Kürtlerin ayrı örgütlenmesi tezi hakimdir. Çünkü bu tez aynı zamanda dünya sisteminin de Türkiye’ye dayatmasıdır. Türkiye’nin ulusal bütünlüğünün dağılması sistemce istenmektedir. İthal ikamesi döneminde gümrük duvarlarıyla korunan ulusal yapılar mümkünken artık “açık toplum”lar, ulusal sınırların tamamen kalkması, para sermayenin mutlak egemenliği altında ulusal yapıların parçalanması gündemdedir. Dünya sistemindeki bu dönüşümün sola yansıması ise Türkiye’nin sömürgeci olduğu, “Kürdistan”ı sömürdüğü ve Kürtlerin ayrılması gerekliliği tezinin egemenliğidir. Bu aslında Lenin ve Mustafa Kemal’in ulus tezlerine karşı Wilsoncu ve Soroscu tezlerin “sol”cu tezler olarak sunulmasıdır. Kürt hareketi, BOP çerçevesinde bu tezler ile beslenmektedir. Dünya kapitalist ekonomik sistemin Türkiye’de sol gruplar içinde ne kadar belirleyici olduğunu göstermek açısından bu çok önemli bir örnektir. Bu aynı zamanda bugün sol açısından devrimci bir duruş için dünya sisteminin dayattığı bölücülük ve bölgeciliğe karşı, ulusallığı savunmanın ne kadar hayati bir nokta olduğunu göstermektedir. Oysa 1980’den sonra tam tersine sol giderek “Türkiye’nin emperyalizmden kopması” tezini terk ederek “sadece Kürtlerin Türkiye’den kopması”nın peşine takılmıştir. Türkiye’nin bölünmesini devrimcilik olarak algılamış ve mülteci koşullarında kendilerine empoze edilen bu tezleri de kabul etmiştir. Giderek Türkiye’yi emperyalist bir ülke olarak kabul ettikleri için de daha evvel savundukları Demokratik Devrim, Milli Demokratik Devrim, Bağımsız Türkiye tezinden sonra birden bire sosyalizme atlayarak sosyalist devrim tezini savunmaya başlamıştır. Temel olarak işçi sınıfı alınarak ulusalcılık reddedilmiş, daha sonra da Bolşevik-Sovyet Devrimi gibi tezlere gelinerek toplumla ilişki bütünüyle kesilmiştir. Türk sol hareketi olarak TÜRKSOLU Burada ilginç bir olgu belirmektedir: Türkiye’de salt bir Türk sol partisinden bahsedilemez. Batı bölgelerindeki sol partilerde bütünüyle Kürt, Çerkes, Laz vardır. Ama doğuda, “Kürdistan’da salt Kürt hareketinden bahsedilebilir” gibi ırkçılığa düşen bir temayla Kürt grupçuluğu egemendir. İşte bu noktada Türk Solu’nun yeniden hayat bulduğu gerçekten Kemalist referanslı ama günümüze uyarlanmış bir çizgi ortaya çıkmıştır. Kemalist hareketlerin, Atatürkçü hareketlerin genellikle elitist kalmasına karşılık, yeni ortaya çıkan TÜRKSOLU’nun giderek kitlelerle bağlantı kurmaya, öğrenci kitlesi içinde militanca bir tavır almaya yönelen tavrı bu yeni hareketin büyüme potansiyelini ortaya koymaktadır. TÜRKSOLU geleneksel Atatürkçü çevrelerin skolastik ve statik kütlesi tarafından yadırganmış ve bir sürtüşmenin kaynağı olarak bu çocukların yurtsever, milliyetçi ve militan tavrı eleştirilere sebep olmuştur. Aynı zamanda ulusallıktan kopmuş solla çelişen TÜRKSOLU, öğrenci hareketi içerisinde egemenleşerek, Batı’yla kaynaşmış ve Kürt kuyrukçuluğuna düşmüş bütün sol grupların ve Kürtçü hareketlerin hedefi haline gelmiştir. TÜRKSOLU’nun ikinci aşaması diyebileceğimiz noktada, üniversitelerde gelişen gruba karşı değişik komplolara girişilmiştir. Grubun bütün Türkiye’de örgütlenme gerekliliği ve kitlelerle devrimci halkçı birliği örgüt yapısına dönüştürmenin içgüdüsel olarak zorunluluğunu hayat dayatmıştır. Bugüne kadar solun Kürtlük konusundaki tezlerle toplumla koparılmasına karşılık, Kürtlüğün emperyalizmin bir projesi olarak Türkiye’ye saldırdığını ve bu anlamda antiemperyalist mücadelenin stratejik boyutunun Kürtçülüğe karşı çıkmak olduğunu TÜRKSOLU açıkça ortaya koymuştur. Türklerin örgütlenmesi sorunu PKK’nın milisler olarak Güneydoğu’da örgütlenmesi dışında Türkiye’nin batı bölgelerinde de değişik biçimlerde semt semt örgütlenmesi karşısında, Türkiye’nin ne kadar örgütsüz olduğu ve Türk halkının ne kadar teşkilatsız olduğu bilince taşınmıştır. TÜRKSOLU’nun teorik temellerinde, doğru yaklaştığı noktalardan biri de sınıf mücadelesinin, proletarya ile burjuvazi arasındaki klasik formunun, etnik grupların, cemaatlerin arasındaki mücadeleye dönüştüğüdür. Gerek Akdeniz, gerek Orta Asya gerekse Ortadoğu pratikleri bunu ortaya çıkarmaktadır. Ulusal birliğin dünya sisteminden kopma noktasındaki mücadelesinin en çabuk bölünme kanalıyla, mikro milliyetçiliklerin; kürtçülüğün, çerkesçiliğin, lazcılığın, pontusçuluğun örgütlenmesiyle başarısızlığa uğratılabileceği ortadadır. Bunu “çok kültürlülük” temasındaki küresel saldırıya karşı ulusal bütünlüğü esas olarak koyan bir çizgiyle başarabiliriz. Bu ulusal bütünlüğü de sadece sınırlarımızda değil Türk Ulusu’na dayanan tüm Türk coğrafyasında, savaşın, devrimlerin ve karşıdevrimlerin odağı olan Türk coğrafyasında bir ulusal cephe oluşturarak gerçekleştirebiliriz. Bugün ulusalcı kalabilen, devrimci kalabilen unsurlar emperyalizmin saldırısına karşı durabilmenin ana gücü olan kendi ulusuna inerek, bütün bölgelerde kendi halkıyla bütünleşerek örgütlenmelidir. Çünkü bugün emperyalizm tarafından empoze edilen Kürt saldırısına karşı, Kürt hareketlerinin örgütlülüğü düzeyinde Türklerin, Türk halkının örgütlenmesi artık şarttır. Bugüne kadar Kuvayı Milliyeci adı altında ortaya çıkan yapılanmalar genellikle bürokratik ve yukarıda kalan elitist örgütlenmeler olarak tabana inme potansiyeli olmayan statik konumda kalmıştır. Burada, TÜRKSOLU’nun farkı, Kemalist teoriyi kavrayarak günümüze taşıması ama bunun yanında da devrimci bir mücadelenin, kopmanın gerektirdiği halk örgütlenmesinin bilincine varmış olmasıdır. Devrimci örgütlenme kitleler içinde bütünüyle erimiş olmak ve kitleleri bütün dertleriyle bütünleşerek yönlendirmektir. Zamanında Lenin’in formülüze ettiği kitlesel örgütlenme tarzı değişmemiştir. “Örgütlü onlar, yüzleri binleri toplar.” “Türk-Kürt kardeşliği” sloganının emperyalist işbirlikçisi içeriği Maalesef bugün Türk halkı örgütlü olmadığı için örgütlü yapı olarak PKK istediği yerde onları, yüzleri, binleri sürükleyip getirmektedir. Karşı tarafta Türklerin bütünsüzlüğü ise kaçınılmaz bir zaafı getirmektedir. Bu zaafı bir an evvel aşmak şarttır. Bu sağlanamazsa asıl Türk-Kürt savaşı o zaman çıkar. Oysa 500 yıldır “Türk Orda”sının içinde stratejik olarak yer alan Kürtler, zaten Türk kimliği içindeyken, kardeşlik sloganıyla önce ayrıştırılıp sonra da emperyalizmin saldırı aracına dönüştürülüyor. Stratejik ve tarihsel olarak bizim vurguladığımız 500 yıllık bu birliktelik, “Türk-Kürt kardeşliği” sloganıyla taktiksel olarak tam tersi bir etkiyle parçalanmaktadır. Emperyalizmin Türkiye’ye son saldırısında “Türk-Kürt kardeşliği” sloganı çuvalına sığmayan bir mızrak görevi görmektedir. Bugün için bu slogan devrimci değil tam tersi bir rol üstlenmektedir. Petrol temelinde yeni bir ulus oluşturma mücadelesi içinde olunduğu için bu slogan doğrudan emperyalizmin, Amerikan projesinin bir uzantısıdır. Nasıl Ermenilerle ayrışıldığında Ermeni kardeşliği veya İngiliz politikası çerçevesinde Yunanlar Türkiye’yi işgal ettiği zaman bir Rum kardeşliği politikası yürütülemezse; aynı şekilde bugün “Türk-Kürt kardeşliği” tam tersi bir etkiyle “Türk Orda”sının altında zaten var olan birlikteliği baltalama politikasına dönüşmektedir. Türksel bütünlüğüne karşı bir saldırı aracıdır. Türklerin örgütlenme ihtiyacını gizleyerek, bu görevi baltalamaktadır. |