|
Yekta Güngör Özden |
|
Öğeleri, gerekleri, koşullarıyla demokrasiyi bilincine yerleştiremeyenler, demokrasinin bir öğreti, bir disiplin, bir terbiye olduğunu bilmeyenler, demokrasiyi kötüye kullananlar, demokrasi özentisinden kurtulamazlar. Kendilerini yenilemek, güçlü ve haklı göstermek, çağdaş gidişe uyduklarını kanıtlamak için demokrasi sözcüğünü kullanır, demokrat görünür, demokrat geçinirler. Oysa demokrasi ve demokratlıkla hiçbir ilgileri yoktur. Biçimsel duruşlarla, lâfla durumu kurtarırlar. Bu tutumda olanlara daha çok siyasal alanda rastlanmaktadır. Çoğulcu, katılımcı, azlığın hak ve özgürlüklerini güvenceye alan kurallar ve kurumlar düzeni demokrasinin bir yaşam biçimi, çağdaş bir dünya görüşü olduğunun ayırdında değillerdir. Üstelik inanç sömürüsüyle yetkileri ele geçirip kendi kafalarındaki düzeni oluşturmak için olduklarından başka görünüp dinci oluşumlar peşinde koşarlar. Günümüz iktidarının değiştiğine, takiyye yapmadığına, dün karşı çıkıp karaladıkları lâikliği bugün övmelerine inanılır mı? AB’ne girmek, ABD’nin desteğini almak için vermedikleri ödün kalmazken hâlâ sıkmabaş, imam hatip liseleri, Kur’an kursları için direnmelerinin, her organda kadrolaşma çabalarını giderek artırmalarının anlamı nedir? Ümmetçi anlayışın ulus yapısıyla, ulusallıkla hiçbir ilgisi olmadığı, bağımsızlık düşüncesinin önem taşımadığı uygulamalardan, yapay “sorun” nitelemelerinden bellidir. Şimdi de TBMM’nin araverden sonra açılışında gündeme getirileceğini önceden yazdığımız Anayasa Paketi, köktendinci açılımın yeni oyunlarını içermektedir. Büyük bir çoğunluğun karşı çıktığı açık 1982 Anayasası’nı tümden değiştirip ulusumuza yaraşan yeni bir Anayasa edinmek yerine onbirinci yamayla iktidara uygun değişiklikler önermenin anlamı yoktur. Metni elimize geçmediği için yayımlanan bölümleriyle yetinmek zorunluluğu içinde hangisine bakılsa sakıncalar taşımaktadır. Devletin tüm işlem ve eylemlerinin bağımsız yargının denetimine açılması gecikmiş bir doğallıktır. Ancak yargı bağımsız değilken böyle bir aşama ne ölçüde gerçek sayılabilir? Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılanması ilke olarak beğeniyle karşılanabilir ama yasama organınca seçilecek üye sayısı ve seçim yöntemi uygun olmadan yararı savunulamaz. Yargıtay, Danıştay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile YÖK’ün oluşumu, yargıç ve savcıların mesleğe alınmaları, yetkiler, dokunulmazlık sorunları gerçekçi biçimde çözümlenmeden hiçbir kazanım sağlanamaz. Siyasal partilerin kapatılmasına neden olanların önünü açmak, hemen ertesi gün yeni bir parti kurarak sakıncalı davranışları daha etkin biçimde sürdürmek olanağı vermek demektir. Devlet, yargı organları boş yere uğraş vermiş olacaktır. Siyasal yaşamı temelden ve yaygın biçimde etkileyen olumsuzlukları hoşgörünün, hak ve özgürlükleri kötüye kullanarak sıkıntılara neden olanlara olanak tanımanın anlamı yoktur. Üstelik bugüne kadar niçin kapatıldıkları biline biline... Bu Anayasa Paketi demokrasiyle bağdaşmaz. Yasama organının düzeyini yükseltmek gerekirken toplantı ve karar sayılarını düşürerek yakınmalara neden olacak öneri benimsenmemelidir. Ayrıntıları tümüyle öğrendiğimiz zaman yararlı olmak amacıyla görüşlerimizi daha kapsamlı biçimde açıklayacağız. Ancak, yasama organındaki çoğunluğa güvenerek her şeyi yapacağını sanmak, yapmaya kalkışmak büyük yanılgıdır. Biçimsel yetki ayrı, özde çoğunluğun sesi ve istenci olmak ayrıdır. Ulusal istençle ulusal egemenlik aynı şey değildir. Sayısal çoğunluk geçicidir. Sayısal çoğunluk biçimsel bir olgudur, biçimsel sonuçlar getirebilir ama güçlü olmaz. Çoğunluk demokrasiyle bağdaşmayan durumları getirecek kararları çoğunlukla alırsa bu çoğunluk diktası olur. Sistemlerle gelişigüzellik bağdaşmaz. Anayasa çalışmaları geniş bir kesimin katılımıyla kotarılır. Kendini anayasa uzmanı sanan, kimi unvanlara dayanarak ya da sığınarak söz sahibi olmaya çalışanların kişisel çabalarıyla oluşturulamaz. Cumhurbaşkanlığına kadar uzanan değişiklik önerileri, partizan görüşlerin ürünüdür. Her şeyi kendi parti liderlerinin iki dudağının arasına bırakan, otoriteyi totaliterliğe dönüştüren, hukuk ilkelerini gözardı eden, kendilerinden başkasını yadsıyan anlayışı benimsemek olanaksızdır. Siyasal kıskaç Kopenhag ölçütlerinde bulunmayan Kıbrıs koşulu, deklarasyon nedeniyle yeniden gündemde. AB’nin karşı deklarasyonu 21 Eylül’e ertelendi. Başbakan, Birleşmiş Milletler toplantısına katıldı. İnşallah söylediklerine kendi de inanıyordur ve yine onların inşallahını yineleyerek söylüyorum içtenlikli ve gerçekçidir. Yine sıkmabaşlı eşiyle yola çıktı. AB Büyükelçileri de 16 Eylül’de toplandılar. Görüşmeler başlayacak. Bunu herkes kestiriyor. AB kurnazlığı, Türkiye’yi bırakmak istemez. Yeni ödünler için görüşmeler yoluyla oyalayacak. Yıllar sonrası ne olur, onlar için ne önemi var? AKP de seçmeni oyalayıp avutacak. Kerkük nerdeyse Türkmenlerden arındırılıyor. Kürtleri yerleştirerek kürt devletinin başkenti hazırlıklarını hızla ilerleten ABD, Telafer’de soykırım düzeyinde katliamı sürdürüyor. 14 Eylül’de 160 kişinin öldüğü Irak’ta 15 Eylül’de 30 kişi öldü. ABD şahinlerinin hırslarına kurban edilen insanlar, insanlığın yüzkarasıdır. ABD Temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komisyonu ermeni savlarını benimsedi. Tasarıyı Meclis’e gönderme kararı aldı. Bununla Türk-Amerikan dostluğunun etkilenmeyeceğini de sırıta sırıta söylüyorlar. Hem ABD politikasına ermeni duyarlığı ekleniyor, hem de soykırım kabûl ediliyor. Arkası elbet gelecek. Umurunda mı AKP iktidarının. O zaman “kim iktidarsa o düşünsün” diyecekler. Kıskacın giderek daraldığı apaçık ortada. Bizim eski tüfekler suskun. Yıllar önce komünizan çıkışlarla kürtleri kışkırtıp kürtçülüğü, ayrımcılığı, bölücülüğü ilericilik ve demokratlık gösterenlerin çoğu şimdi şeriatçılarla sarmaş dolaş. Şimdi Atatürk’e, Atatürkçülüğe, Atatürkçülere saldırmak, yargıya saldırmak, Lozan’ı karalamak, lâikliği kötülemek, Sevr’i övmek, Kıbrıs’ı vermek, AB ve ABD şakşakçılığı yapmak ilericilik, demokratlık sanılıyor, sayılıyor. Ne günlere kaldık! Kimi hukuk göstericileri-gösterişçileri, kimi bilimsel san taşıyanlar, kimi Anayasa Mahkemesi üyeleri bile Anayasa’nın geçici 15. maddesine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin kaldırılması yolundaki yargılarını gözardı edip maddeyi dikkate almaması gerektiğini önerdiler. Anayasa Mahkemesi’nin hukuka uygun, gerçekçi yaklaşımını siyasal eğilimlerine göre değerlendirip eleştirdiler. Anayasa’nın geçici maddeleri belli durumların koşuludur ya da belli sürelerle yürürlüktedir ama kalıcı maddelerden geçerlik yönünden bir farkı yoktur. Mahkeme yürürlükteki maddeyi gözardı edemez. Nitekim, yasama organı bir fıkrasını kaldırdı, nitekim 15. maddenin kalan bölümü yürürlüktedir, yasama organını kaldırması istenmektedir. Gereksiz tartışmalar ve karşıtlıklarla hukuk üretilmez. ABD de gereksiz konularla Türk-Amerikan ilişkilerini daha geriye götürecektir. Ermeni ve PKK konusundaki yandaşlığı Türklerin tepkisini çekmektedir. İktidarların karşılıklı protokol, nezaket, siyaset gereği sözlerine kimse aldanmamalıdır. ABD’nin İskenderun’dan Irak’a lojistik aktarımları Türkiye’nin katlandığı bir oldu bitti biçiminde yürümektedir. Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nin 60. yılındaki konuşmalar, toplantı sonrası yayımlanan bildirideki öneriler dünyanın özlemlerini yetersiz de olsa yansıtıyor. Asıl önemli olan sözlerde durulması ve bunların gerçekleşmesidir. Irak-Telafer’de Kızılay yardımlarını engelleyip geri dönmeyi istemeleri ABD’nin çokyüzlü tutumunun çirkin bir örneğidir. Üstelik uyarı ateşiyle. TBMM-Avrupa Parlamentosu Karma Komisyon Başkan Yardımcısı Andrew Duff ile Lajiendijk’in Kemalizm’den vazgeçilmesi, Kemalizm’in yenilenmesi gibi usdışı sözleri, kürtlerle birlikte Türkiye’nin masaya oturma önerisi Avrupalıların yenilenen sakat görüşleridir. Bunlar kıskaç yönteminin dayatma yoğunlaştırılmasıdır. Seçim sürecinde Almanya’daki olumsuz sesler de ayrı. Türkiye’yi tutanlar bile 15 yıldan, Avrupa’ya yaraşır Türkiye’den sözediyor. Berlin duvarından kurtulan, bölünmüşlük utancını yeni yeni atan, diktatörlükle gerçek soykırımını yaşayan Almanya bu pisliklerden tümüyle uzak Türkiye’yi dolaylı biçimde karalıyor. Bu olumsuzlukların nedeni verilen ödünler, katlanılan aşağılanmalardır. Bu durumlarda herkesten ve herşeyden önce Hükümet gerekeni yapmalıdır ama nerde? İngiliz parlamentere yaraşır olduğu yanıtı vermek hepimizin görevidir. İngiliz parlamenter bilgisizliğin, karşıtlığın, patavatsızlığın dikalâsını sergilerken kendi ülkesindeki sistemi gözetmelidir. Bir ailenin, İngiliz ulusunun başında herşeye hükmetmesinin demokrasiyle ne ölçüde bağdaştığını sorgulamalıdır. Biçimsel demokrasilerin ne olduğu El-Kaide’nin Londra saldırıları sonrasındaki insanlıkdışı uygulamalarıyla ortaya çıktı. Kendi gözündeki merteği bırakıp başkasının gözündeki çöple uğraşanların şaşılık ve körlüğü ağırdır. Dominyonlarını, valiliklerini düşünsünler. Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nı unutamıyorlar. Şeyh Sait isyanını, siyasal tüm oyunlarını yüzlerine vurmak gerekir. AB ülkeleri büyükelçilerinin 19 Eylül Brüksel toplantısında rum direnmesini kıramadıkları, görüşme sürecinde Güney Kıbrıs’ın tanınması, Türkiye limanlarının ve deniz alanlarının Rumlara açılması yolundaki kararları, uzlaşmadan çok Türkiye’ye yeni baskı niteliğindedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Gül “Rumlar AB’ni rehin aldı” diyebilmiştir. İran’ın direnmesine karşın Kuzey Kore’nin nükleer silâh yapımını durduracağını açıklaması olumlu bir gelişmedir. Silâhlanma yarışına son verip silâhsızlanmayı yaygınlaştırıp hızlandırmak tüm devletlerin politikası olmalıdır. Almanya koalisyon güçlüklerini çözümlemeye çalışıyor. Mısır Cumhurbaşkanlığı seçimi beklendiği gibi sonuçlandı. Hüsnü Mübarek yönetimi sürecek. Fransız TV-5 kanalının “24 Saat İstanbul” proğramındaki “Kürdistan” ve benzeri görüntülere karşı Kültür Bakanının aldırışsızlığı, “bardağın dolu yanına bakma” önerisi ilginçtir. Bu tür duraksamalar, yavaşlık ve tepkisizlikler kötü gidişleri hızlandırır ve artırır. Rum-AB danışıklı dövüşünün yeni manevraları önümüzdeki günlerin renkli tabloları olabilir. Bu aslında Türkiye karşıtı bir dayanışmadır. Boşluk mu var? Birilerinin, özellikle Genelkurmay’ın açıklaması gerekmez mi? Gece silâhlı, gündüz külâhlı militanların mayın döşemeleri, dürbünlü tüfek kullanmaları, bomba paketleri bırakmaları, uzaktan kumandalı ateşlemeleri, pusu kurmaları, intihar timleri, roket saldırıları dışında teröristlerle karşılaşmada ve operasyon denilen izlemelerde neden daha çok şehit veriyoruz? Sayı çokluğu, olanak, araç-gereç ve ateş üstünlüğü, helikopter desteği askerlerimizdeyken, askerlerimiz eğitimli iken “Beş şehit verildi. Operasyon sürüyor...” haberleri üzücü oluyor. Operasyondan da yeni haber gelmiyor. Tıpkı Fatih Camii alanında hilâfet bildirisini kolluk güçleri önünde okuyup elini kolunu sallayarak çıkıp giden adamın hâlâ yakalanamaması gibi. Her şehidin hesabını ulusa vermekle yükümlü yetkililer bu duruma açıklık getirmelidir. Sınırlanan yetkiler nedir, nasıl, kim, ne zaman sınırlamıştır? Varsa bir eksiklik, bir kusur nerdedir, sorumluları kimlerdir? Herkesin söylediğini söylemek, bilinenleri yinelemek doyurucu olmuyor. Genelkurmay Başkanının sözlerinin “Üzücü ama önemli değil, büyütmeyin...” yollu sözlerinin Başbakanın sözleriyle örtüşmesi, uyum yönünden kimilerini mutlu edebilir, ferahlatabilir ama şehit cenaze törenlerinde yükselen acılı yakınmaları yüreğinde duymayanları kimse bağışlamaz. 15 Eylül’de iki şehit daha verildi. Aynı gün Van’da gömülen Tunceli’de vurulan teröristin cenazesi sokak aralarında dolaştırıldı, sırtında okul çantasıyla kızlı erkekli ilköğretim öğrencileri sloganlar attı, parmaklarıyla zafer işareti yaptı. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti okullarında okumuyorlar mı? Öğretmenleri bunları böyle mi yetiştiriyor? Dışarısı okuldan daha mı etkili, daha mı iyi yetiştiriyor? Demekki aile ve çevresi (belki okul da böyle) küçük yaştan çocuklarını PKK doğrultusunda yönlendiriyor. Burda da bir boşluk yok mu? Bir tuhaflık yok mu? “Terör sorunu” yerine “Kürt sorunu” deyişi ve nitelendirmesi geçerse yalnız bunlar yaşanmaz. Daha nice aykırılıklar, dayatmalar gelir. Sanırım “Kürt sorunu” diyerek terörü dışlamanın bir nedeni de köktendinci terörü unutturmak, köktendinci-şeriatçı kalkışmalar terörünü terör göstermemektir. Genelkurmay Başkanı’nın Eylül Van gezisinde “Dersimizi aldık” sözü de önceden kimi önlemlerin yeterince alınmadığı, kimi çalışmaların yapılmadığı, kimi boşluk ve kopuklukların olduğu anlamına da gelebilir mi? Olayları izledikçe her yanı, her yönü düşünenler bu sorulara yanıt arıyor. Tüpraş’ın 14.7’lik bölümünün İsrailli Sami Ofer’e satışındaki söylentiler, kuşkular açıklığa kavuşturulmalıdır. Liboşlar bu sorunlara değinmezler. Kürtçülük yapanlara, teröristlere ses çıkarmazlar, gençlere hakaret eder, bilmedikleri konuda muhbirliğe soyunurlar. Medya terörü 12 Eylül Harekâtı en çok bunlara yaradı. Medyanın değişik katlarına yerleştiler. Sütun ya da köşelerini toplum ve okuyucuları için değil kendileri için kullanmaya başladılar. Gerçekleri tersine çevirerek, duygusallık ya da kişisel kimi nedenlerle karşı oldukları insanları bir bahane buldukça kötülemek, yıpratmak, kurumları yıkmak, ilkeleri geçersiz kılmak için kalemlerini silâh gibi kullanmaya başladılar. Televizyonların kavga, ölüm, anarşi olaylarını vermeleri, ahlâk bozucu izlenceler yanında terör örgütlerinin propagandasını yaparcasına haber düzenlemeleri üzücüdür. 12 Eylül yönetimini alkışlayanlar şimdi karalama yarışındadır. Benim Anayasa Mahkemesi’nden uzaklaştırılmam için yapılan hazırlıklar işe yaramayınca, özellikle Anayasa ve yargı konularındaki eleştirilerime katlanamayanların kızgınlığı değişik kimi olaylara neden oldu. Bunları anılarımda yazacağım. Bunları bile tersine çevirenler çıktı. Yalanı yalayan dönekler, lâik Atatürk Cumhuriyeti karşıtları, saplantılı ve sapkınlar, görevinin gereklerini özenle yerine getirirken ilkeleri ödünsüz savunanlara saldırdılar. Söyleyecek bir şey bulamayınca söylenmeyecek sözler, kurgularla tiksindirdiler. Kimi sözde ilericilerin şimdi köktendincilerle birlikte olması, iktidar şakşakçılığı gözlemlerimizi doğrulamaktadır. Avrupa beslemeleri Atatürk’e doğrudan saldırmaktan çekindikleri için Atatürkçülere yönelmişlerdir. Önceleri lâikliğe karşı çıkan şimdiki Başbakanın lâikliği övmeye başlaması bizi doğrularken, şeriat çığlıklarına karşı çıkmamızı dayatma ve baskı olarak algılayan şaşkınlar hakarete kalkışmışlardır. Daha neler neler... Son günlerde gazeteciliğe başlayan biri kendi gazetesine bakmadan, TÜRKSOLU’ndaki başkalarının yazılarından beni sorumlu tutmağa çalışıyor. Ama ne olduğunu, ne olabileceğini de ortaya koyuyor. Meczup demekten korktuğu için bu anlama gelecek biçimde “Meczup olmadığına inanmak istediğimiz...” diyor. “İstediğimiz” sözcüğü çoğulu anlattığından biraraya gelip konuşmuş olabilirler. Sizler kimsiniz? Meczup olmadığımı kanıtlamamı zorunlu kılacak bir durumumu mu saptadınız? Böyle bir kanınız varsa açıkça söyleseydiniz ya. Bunlara söylenecek çok söz var ama bana yakışmaz. Bir kez daha uygunsuz biçimde adımı geçiren bu yeni yazarın benim bağlı olduğum ilkelerle sorunu olmalı. Benimle konuşmuş, yazışmış, tanışmış değil. Başkaları yoluyla çatılmaz. Yapabiliyorlarsa mertçe benim yazılarımla ilgili yazar, yanıtını alırlar. Ben şimdi kalksam böyleleri için “Sizin tarikatçı, şeriatçı, mafya maşası, medya militanı, sahibinin sesi, kiralık saldırgan, pis tetikçi, rezil, şirret, soytarı, soysuz, dönek, hain, ahlâksız, alçak, dolandırıcı, yalancı, sapık, faşist, Atatürk düşmanı, numaracı cumhuriyetçi, liboş, bağnaz, hırsız, deli, kürtçü, namussuz, onursuz olmadığınıza inanmak istiyorum” desem olur mu? Beni kalemine dolamak isteyen yazarın köşesinin üstünde “İNSAN” yazıyor. Ona dönüp “Sizin insan olduğunuza inanmak istiyorum” desem uygun karşılar mı? “Kervan yürüyor” desem iyi mi olur? Bana söylemek istediğini kendisine çevirsem ne der? Yalan-yanlış şeyler yazmak, birisine sataşmak mârifet değil. Eleştiri yaparken terbiye ve saygı yitirilmez. Bizim gazetecilerin çoğu ahlâksızı, soyguncuyu, hortumcuyu, rüşvetçiyi, köktendinciyi, bölücüyü, teröristi, sahtekârı, sapkınları, tüm kötüleri bırakıp kendince yararlı olmak amacıyla kimi çabalarda bulunan kimselere çatıyor. Ülkemizde ne aykırılıklar, ne kötülükler, ne sakıncalı işler oluyor. Onları gün ışığına çıkarıp yinelenmelerini önlemek için ele alsalar ya. Kolayı var. Yalnız sandıkları insanlara taş atmak, vurmak varken niye kollarını yorsunlar. Daha toyları, anlamadan çirkinlikleri yineliyor. Katılmadığımız görüşler de olabilir. Hemen karalayacak mıyız? Bunlardan biri, bir kafadarının yazısına bakarak benim için gerçekdışı bir söze dayanıp hakaret içeren yazı yayımlamıştı. Ankara Asliye 15. Hukuk Mahkemesi’nin 4.3.1997 günlü, Esas 1996/954. Karar 1997/123 sayılı kararıyla manevî tazminata mahkûm oldu. O gün bugün aynı savını sürdürüyor, plâk gibi yalanını yaymaya çalışıyor. 1956’da başladığım, Türkçe, Yurttaşlık Bilgisi ve Yazı dersleri öğretmenliğimi, şimdi üniversitede ders verdiğimi bilmiyor, bana konuşma öğretmeye kalkışıyor. Önce haddini bilmiyor. Sonra neyin ne olduğunu bilmiyor. Sorumluluğun nasıl sözkonusu olacağını hiç bilmiyor. Kendisiyle ters düşen yazarların aynı gazetede yazdığını unutup başkalarının yazılarından beni yargılamaya çalışıyor. Saplantılı olunursa her şey yapılır. Yazdıklarını bir şey, kendilerini çok şey sananları da, beni de tanıyanlar tanıyor. Toplumun sağduyusu en büyük güvencedir. Bir karanlık olanı da düzmece mektuplardan söz edip iğrendirirdi. Bir başkası yıllar önce karşılaşmamızda “Devleti hukuk alanında çok iyi savunuyorsunuz, kutluyorum” demişti. Sonra kimi karşıoylarımı anlamadığı ya da anlamak istemediği izlenimini haklı kılacak biçimde tersine çevirip eleştirmeye, olmadık nedenlerle adımı geçirmeye, kimilerine hedef göstermeye çalışıyor. Ölümden korkanların yaşamaya hakları yoktur. Benim korkum yok. Ancak, büyük gazetelerin olanakları sınırsız. Ben TÜRKSOLU’na yazımı, yayımından üç-beş gün önce ancak gönderebiliyorum. 89. sayısındaki başyazı için görüşümü 12.9.2005’de yayımlanan 90. sayıdaki yazımda özetledim. Bunu okumadan 14.9 ve 15.9.2005’de “Benim ne diyeceğimi merak etmek” tutarlı görülmüyor. Yanıtları bile istedikleri gibi yayımlıyorlar. Medya muzıkacıları hemen atışa geçiyor. Gençleri etkileyici sözlerle ağabeylik yapıp yanılgıları, yanlışları için uyarmak, düzeltmelerini sağlamak varken aşağılamak, karalamak, çirkin sözlerle nitelemek niye? Büyüklük bu mudur? Bu konuyu fazla uzatmak istemiyorum. Gençlere güveni savunuyorum. Yanlışları varsa düzeltirler. İyi niyetlerinden kuşku duymayalım. Tersine gelişmeler olursa durumu gözden geçirip gereğini yaparız. Şimdi konuk yazar olarak karşılıklı saygı içinde bana düşen bu kadar değinmektir. Gençler kendilerini savunur. Onlara yol gösterip iyi sonuçlar almak yerine, karşıya itmenin anlamı yoktur. PKK’lılar, hilâfetçiler için söylenmeyen sözlerle gençlere saldırmak doğru değildir. Ayrımcılık, ırkçılık, bölücülük yapmak, olay çıkartmak, sorun yaratmak için değil, kürtçülerin sakıncalı açılımlarına tepki olarak kimi önerilerde bulunmuşlardır. Yanlışları, gereksizleri, sakıncalıları olabilir. Herkes, yanlışı doğru sanarak yapar. Anlatılır, gösterilir de direnirlerse o zaman düşünülür. Cezalandırılanları bile topluma kazanmak için iyilikle davranılıyor. Türksolu’nun 88. sayısının kapağı, 89. sayısının başyazısı gazetenin yönetimi ve başyazarının yetkisinde ve sorumluluğundadır. Katılmasam da karışamam. Bu yolla bana saldırıya yeltenenleri de bağışlamam. Kişiliğimi, onurumu, hakkımı korurum. TÜRKSOLU gazetesine belli çizgidekilerin tepkisinin bir nedeni de 89. sayısının kapağındaki Fethullah Gülen resmi olmasın? Televizyon kanalının birinde birkaç gün onun sözlerinin yayımlanmasına, nitelik, bilgi, uzmanlık yönünden yeterliğiyle ele alınıp karşı çıkılması gerekirken suskunlukla doğrulanmasına şaşılır. Kasılarak, değişik pozlarla, ses ayarlamalarıyla söyledikleri yakında ders kitabı ya da kimi partilerin strateji rehberi olabilir. Nereye gidiyoruz AB’ne girmekten daha önemlisi Türkiye’nin nereye gittiğidir. Terör olaylarını görüşmek üzere anamuhalefet partisince olağanüstü toplanması istenen TBMM’ni Başkanı 19 Eylül için toplantıya çağırdı. İktidar partisinin yaklaşımı soğuk oldu. AKP de yanaşma çabalarına karşın yaranamadığı ABD’ne benziyor. Kendilerine yönelik olmadıkça terör umurlarında değil. Bizim 12 Eylül sürecinde Anayasa tasarısını Barış gazetesinde eleştirdiğimiz için Anayasa Mahkemesi’nden uzaklaştırılmamız düşünülürken sesi-soluğu çıkmayan kimi bilimsel sanlılar şimdi atıp tutmaya başladı. Kavgadan kaçanlar kahramanlık gösterilerine girişiyor. Bilimsel şanlılarda kimler neler yapmadı ve yapmıyor? Aldıkaçtı’nın yazılarına kızarak benim için söyledikleri anlayışlarının, niteliklerinin göstergesidir. Anayasa’nın geçici 15. maddesi için hukuka aykırı görüşlerini bilgi belirtisi olarak yineleyen anayasa hukukçuları var. Hukuk siyasallaştırma çabası yalnız siyasetçilerden değil, siyasal eğilimlerini bilim çalışmalarında öne çıkaranlarda da görülüyor. Kuşadası Devlet Hastanesi’nde tuvaletleri kapattırıp mescit açan başhekim ve başka yerlerde onun gibi davrananlar üzerinde durulmalı. Bürokraside AKP’ye yaranma çabasıyla bozulanlar devletin çürükleridir. “Atatürk yaşasaydı” sözünü geleceği yasla yorumlayan, anlamını bilmeyen, değerlendiremeyen, günümüze uyarlamayı düşünemeyen sivri akıllılar var. Atatürkçü yazarlarla alaya kalkışan bıçkınları barındıran medya terörün yuvası olmaz mı? Duyarlık, saygı, terbiye eksikliği bilgisizlikten de kötüdür. Başıboşluk almış başını gidiyor. Kurallara uymak (hukuka aykırı olan varsa değişmesine çalışmak ama değişinceye kadar uymak) terbiyesi yerini kural tanımazlığa bırakmış. Yasa varsa uygulanır. Uygar insan da yasalara uyar. Şeriatçı için, sporcu için, siyasetçi için ayrı uygulama olmaz. Böyle ayrımlar yapılamaz. Ağzından çıkanı kulağı duymayanların yargı süreci başlanırsa sonucu saygıyla beklemek gerekir. Yargı evrenini eleştirmek, yargıya etki yapmak doğru değildir. CHP’nin terör olaylarını görüşmek üzere yaptığı olağanüstü toplantı çağrısına iktidar partisinden yalnız Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır katılmış. Hukukçu Yalçınbayır daha önce Refah Partisi milletvekili iken bir 29 Ekim Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda yanıma gelip “Atatürk ilkelerini özenle savunuyorsunuz bu nedenle sizi kutlamak istiyorum” demişti. İktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla genel görüşme önerisi reddedildi. İktidar Meclis’in çalışması için değil, çalışmaması için oy kullanıyor. Meclis’ten kaçıyor. Hep söyler, yazarım: Kürtçüler Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı ve pasaportu taşırlar ama Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı-vatandaşı olduklarını söylemezler. Ulusal kimliklerini kabul etmezler. Kürt olduklarını Türklüğe karşı amaçlı biçimde vurgularlar. Mahkemede birisi “Kürdistan medreselerinde yetiştim.” demiş. Milletvekilliği de yapan ve kimin nesi olduğu bilinen bu zatın kullandığı “Kürdistan” söylemi kürtçülük yapanların dillerinden düşmüyor. Soy kökenine diyecek bir şey yok ama ayrıcalık yaymak, terörle bunu dayatmak nasıl bağışlanabilir? Kimilerinin TBMM’nefederatif yönetim istemi ve “kürdüm” diklenmesiyle verdiği 30 bin imza bir şeyler anlatmıyor mu? Diyarbakır Belediye Başkanı’nın Avrupa konuşmaları “Siyasetin dili şiddet olur” tehdidi ilgilileri uyarmıyor mu? Hele Anayasa’da ayrı kürt varlığı isteyen bildiri? Taksim’den sonra Göztepe’ye cami yapmayı düşünenler, Atatürk’ün resimlerinin duvardan indirilmesi önerisine, Kürdistan bölgeli televizyon kışkırtmalarına Kültür Bakanlığı katkısına, cenazelerde Türk Bayrağı ve şehitlik sıfatının gelişigüzel kullanılmasına ses çıkaramaz. Siyaset argosu “çöp” ve “tilkilik”le öne çıkmakta, düzeysiz, toplumsal yozlaşmayı yansıtan televizyon proğramları gibi siyasette düzeysizlik izlenmektedir. Ya birisi çıkıp “Belediye Başkanlığı da bir anlamda çöpçübaşılık değil midir” derse? Millî Eğitim Bakanlığı etek genelgesi, nelerle uğraşıldığının belgesi. Rahmi Koç, AB yolunda Kıbrıs’ın engel olmamasını istiyor. Nasıl bakarsanız öyle görürsünüz yetmiyor, nereden bakarsanız öyle görülür. Üstelik kimlerle birlikteyseniz. Kimse özelleştirmeyi kıskanmıyor. Hukuka uygun olmasını istiyor. Bedeli, hukuka bağlı olanların Danıştay’a başvurması artırdı, iktidar değil. “Terörden rant uman”lar iktidarı uyaranlar değil uyutanlardır. RTE yanlış konuşuyor. İstikrar yok kavga var. |