12.09.2005/Sayı:90
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Tarih
Özgün
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Başyazı

Vedii Bilget

30 Ağustos'un içeriksel utkusu

Osmanlı son süreçte yeniden gündemde. İmparatorluktan sürekli övgü ile söz ediliyor. Ama tüm yaklaşımlar fethedilen topraklar, hep kazanılan savaşlar, birkılıç darbesiyle “kâfir” ordularını yenen Yavuz’lar, Mehmet’ler, Kanuni’ler üzerine. Ne toprakta üreten reaya, ne ırgat, ne çoban, ne de İmparatorluğa bedenleriyle kerpiç ve taş olanlar üzerine bir yaklaşım yok. Çünkü Osmanlı övünücüleri, halkı değil tarihin yaratıcıları olarak akıl hastası, deli, şehvet düşkünü padişahları öne çıkarır. Çünkü, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çatışmanın doğrudan yansıması olan sınıf mücadelesinin, korkunun, mülkiyetin, sömürünün, soygun ve talanı gizlenmeyi gereksinirler.

Osmanlı, öne sürüldüğü gibi, Kanuni’nin Viyana kapılarına çakılıp kalmasıyla birlikte gerilemeye başlamamıştır. Savaşlar ve yenilgiler birer sonuçtur. Temellerinde yatan nedenleri ise, savaşa karar veren politikalarda; politikaları biçimlendiren ekonomik yapıda aramak gerekir.

Osmanlı, feodal bir yapıya sahipti. En güçlü olduğu 15. yüzyılda devlet, gerçekte en güçsüz olduğu dönemdedir. Çünkü 15. yüzyıla kadar Osmanlı’nın nal koşturduğu Avrupa’daki devletler, feodal kabuklarını kırmaya başlamış, uluslar arası sömürge pazarı için atılıma geçmişlerdi. Osmanlı ise hâlâ talancı ve yağmacı anlayışıyla merkezi devlet olma eğilimini geliştiriyor, sayıca güçlü ordu ve yönetim hiyerarşisi gibi avantajlarına güveniyor, kıtadaki patlamaları duymuyordu. Oysa devletin ve toplumun gelişme dinamikleri, kendi yasallığını artık boğuyor, sıçrama yapmasını engelliyordu.

Osmanlı, klâsik feodal bünyeye; onun biçimsel yapılanışına, örgütlenişine, toplumsal iç çelişkilerinin belirleyici özellikleri nedeniyle sahip değildi. Avrupa feodal devletleri, feodal beylikler ve bunların kendi aralarında seçtikleri krallık çevresinde örgütlenme sürecinde biçimlenmişti. Osmanlı devleti ise, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilân eden padişahın; işgal ettiği yerleri kendine bağlamasıyla, işgal topraklarına yağma, talan, asker ve vergi dışında hiçbir şey götürmeyerek sınırlarını genişletmesiyle gelişmiş, biçimlenmişti.

Osmanlı Beyliği’nden Osmanlı Devleti’ne, işgallerle toprak büyüdükçe ordu büyüdü, padişahın mülkü büyüdü, reaya ve zanaatkarlar üzerindeki sömürü büyüdü. Ama bir tek şey vardı büyümeyen: Tüm bu zenginliklerin ana kaynağı, bilim ve teknikle geliştirilen üretici güçler ve buna uygun düşen yeni üretim ilişkileri!

Osmanlı devlet geleneğinde toplumsal zenginliğin kaynağı topraktı. Toprakların sahibi devletin tek hakimi padişah olunca, “adalet mülkün temeli” oldu. Daha fazla toprak üzerinde, haraç alınacak daha fazla insan,orduyu genişletecek daha fazla insan gücü demekti. Ve bunlar yeni fetihler için kamçılayıcı bir silah olunca; Osmanlı sarayındaki tüm yasalar, iktidar uğruna ana, baba, kardeş boğma planları ve kurumları, kısacası feodal despotluğun vahşi biçimleri ortaya çıktı. Toprak yıllık gelirine göre has, zeamet ve tımar adlarıyla çeşitli büyüklüklere ayrıldı ve padişah tarafından “sevgili kulları”na birer ulufe olarak dağıtıldı. Bu toprak parçalarını işleyen beylerbeyi, sancak beyi, sipahi gibi aracılar, padişahın vergisini toplar, toprağın devredilemezliğini denetler, asker devşirirlerdi. Toprağın belirli bir kısmında, yukarıdaki hizmetler karşılığı intifa (yararlanma) hakkını kullanarak sömürüden paylarını alırlardı. Öte yandan reaya sadece çalışıyor, hep çalışıyor ve bir dikili ağaç bile bırakmadan ölüyordu. Onlar Osmanlı despotizminde tek padişahları için vardılar. Doymazlar ama aç da kalmazlardı. Ve bu durum, bu sosyal oluşum da devletçe özenle korunduğundan, reayanın devletle çelişkileri yumuşatılmıştı. Reaya ve zanaatkar sınıfından elde edilen sömürü, en tepede padişah olmak üzere Osmanlı saray bürokrasisinde toplanırdı.

Osmanlı feodal sınıfları; Avrupa feodal merkezi devletlerinin son klasik biçimini, farklı tarihi koşullarda ve farklı özellikler taşısa da baştan siyasi, askeri zor ile yapmıştı. Avrupa feodal beylikleri ise ekonomik, siyasi zorunlulukların sonucu olarak merkezileşmişti. Dolayısıyla birincisi, feodal despotluğun açık zoru ile ayakta kalırken, süreç içinde çeşitli halkların uluslaşma çabalarından ötürü, parçalanma eğilimini baştan taşıyor ve besliyordu. İkincisi ise, yani Avrupa halkları, uzun süre küçük devletçikler olarak yaşadıktan sonra, süreç içinde ulusal pazarın yaratılması amacıyla birleşmişlerdi. Ve merkezi devletleri daha sonra geliştirmişlerdi. Böylece de, hızla daha ileri bir üretim tarzına geçme sürecine evrilmişlerdi. Oysa Osmanlı’da yapı buna elverişsizdi. Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin, üretimi artırmak amacıyla egemen sınıflardan yana çözümü doğrultusunda, deyim yerindeyse bilim ve tekniğin geliştirilmesini hızlandıracak itici bir gücü yoktu. Bunun yerini dolduran, göçebe toplum geleneğine dayanan yağma ve talandı. Toprağın özel mülkiyetinin olmaması da üreticiler arası ürün değişiminin bir sonucu olan yerli ticaret ve tüccar sınıfını doğurmamıştı. Mülkiyet biçiminin “özgünlüğünden” dolayı sınıflaşma tedricen ve çok geç yaşanmış, sınıf mücadelelerinin bu nedenle güçsüz ve zayıf oluşu, saray içi darbeleri saymazsak, doğrudan iktidarı hedefleyen güçleri ortaya çıkaramamıştır.

Öte yandan dış ticaretin esas olarak devletçe yapılması, dış girişimciliğin müslüman tebaaya uzun süre yasaklanması sonucunu dayatmıştır. Dış talan, yağma, İpek Yolu ve vergilerle devletin gelirlerinin büyük bir kısmının karşılanması sonucu emekçi sınıftaki doğrudan sömürü göreceli olarak yumuşamıştır. 17. yüzyıla kadar Avrupa kapitalizminin zayıflığı da temel etmen olmuş ve ancak böylece Osmanlı İmparatorluğu altı asır ayakta kalabilmiştir. Ama bu durum onun mezar kazıcısı da olacak ve tarihsel geri kalmışlığından dolayı sömürgeci müdahaleye direnememiştir. 17. yüzyıldan sonra cılız bir burjuva sınıfı çekirdeklenmeye başlamış, güçlü merkezi devletin inisiyatifi giderek azalmış, buna karşılık mahalli mütegalibenin iktidar gücü artmıştır. 18. yüzyıldan sonra, toprak mülkiyetinde değişmeler meydana gelmiş, özel mülkler artmaya başlamıştır. Avrupa artık, merkezi feodal Osmanlı orduları önünde diz çöken feodal devletçikler değildir. Yenilgiler, ulusal ayaklanmalar Osmanlı padişahlarına, eski şaşalı günlerin geride kaldığını göstermektedir. Artık merkezi devlet işgal ettiği yerlerde tutunamamaktadır. Tarihsel olarak gerileyişi ve yenilgileri, tamamen tanrının kendilerini cezalandırması olarak açıklayan zavallı padişahlar, sarayın dört duvarı arasında; kapanmakta olan bir dönemin, feodalizmin trajikomik sonunu oynayan tarihi figüranlar olduklarının bilincinde değillerdi. Sürekli savaşlar ve artan borç ilişkileri ile, Avrupa kapitalizminin eşitsiz rekabet koşullarında, ekonomik gücü giderek sarsılan merkezi devlet, kendine yeni kaynaklar bulabilmek için “kendine” dönmüş ve tarımsal mülkiyet ilişkilerinde istemeye istemeye değişikliklere yönelmiştir. Mahalli mütegalibe iktidar gücünü, padişahların iktidar güçlerinin zayıflamasına koşut arttırmış, topraktaki iltizam sistemi, miri toprak sisteminin delinmesine, onda büyük gedikler açılmasına neden olmuştur.

Bugün Türkiye’de belirleyici güç durumundaki işbirlikçi tekelci burjuvazi hiçbir zaman bir Avrupa burjuvazisi gibi göğsünü şişirerek, burjuva atalarından söz edemez. Şimdi Osmanlılığı ideolojik, kültürel propagandasının temeli yapan egemen sınıflar, geriye dönüp baktıklarında, babalarının girişimci ruhunu değil, yalnız ve yalnızca işbirlikçiliğe yönelmiş bir avuç komprador kapıkulunun ayak izlerini bulacaklardır. Onlar, Osmanlı dönemindeki komprador atalarının kendileri açısından hiç de yadırgamadıkları geleneğinin, işbirlikçilik geleneğinin mirasçısıdırlar yalnızca.

Osmanlı kapıkulu bürokrasisi ve gayri müslim girişimcilerin oluşturduğu, cılız kapitalist sınıf, daha ayakları üzerine doğrulmadan, Avrupa sömürgeciliğinin müdahalesiyle gelişma olanağı bulamamıştır. Aynen bugün de emperyalizmin müdahalesinin, ülkenin kendi iç dinamiğiyle gelişimine engel oluşturduğu gibi. Egemen sınıfın bugünkü bağımlılık ilişkileri, dünün kölece boyun eğişinin bir yeni biçimidir eninde sonunda.

1839 yılına gelindiğinde Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile, padişahın uyruklarının can ve mal güvenliğinin korunacağı, herkesin her türlü varlığını dilediğince kullanabileceği, miras bırakabileceği, servetlere devletçe el konulmasının yasaklanacağı, sarayın izbe odalarında geçirilen uzun delilik krizleri sonucu sultanlarca kabul edilmiştir. Bir taraftan, içte üretici güçlerin gelişmesi önündeki engeller kırılırken sömürgeci Avrupa’ya bağımlılık ilişkileri ise Osmanlı’yı güdük bırakmıştır. Öte yandan, hemen hemen gayri müslim ulusal azınlıklara bırakılan ticaret alanında, bu kesimin aşağıdan ya da yukarıdan devrimci bir yolla devleti ele geçirmek ve feodalizme karşı savaşmak yerine; onun himayesine girerek, devrimci niteliklerinden yoksun bir süreç sonunda kompradorlaşmaya yönelmiştir. Bu kesimlerin feodal engelleri, anti-feodal bir mücadele ile değil, Avrupa kapitalizminin sömürgecilik ilişkilerini kullanarak aşma çabaları, milli burjuva devrimi bayrağı yerine, gayri milli sömürgecilik ilişkilerini getirmiştir.

Avrupa’da vurucu gücü büyük ateşli silahlarla donatılan ordular, kapitalizmin sıçrama tahtası olurken, Osmanlı ordusunun modern savaş düzenine ve silahlara sahip olmayışı, fetihlerin sonunu getirmiş, dolayısıyla sermayenin kaynağını kurutmuştur. Avrupa kapitalist sömürgeciliği, Osmanlı’dan ucuz hammadde alımını sürdürmüş, kendi ürünlerini korumak için yüksek gümrük duvarları koymuştur.

Merkantil uygulamalarıyla kapitalizm korunurken, Osmanlı geleneksel ürünleri rekabet şansını yitirmiştir. Avrupa’nın, sanayi-teknik, devrimin sağladığı koşullarda üretilen ucuz metaları karşısında Osmanlı tutunamamış, manifaktür olarak nitelenebilecek Osmanlı sanayinin gelişme dinamikleri, yıkıma uğramıştır. Egemen sınıfların “şanlı tarihimiz” yutturmacalarıyla göklere çıkardığı Osmanlı feodal despotizmi, Avrupa’daki kapitalist gelişmeye, bilimsel-teknik devrime seyirci kalmış, kendi iç güçlerinden boy veren kapitalist unsurları da ezmeye yönelmiş, Avrupa sömürgeciliğinin acımasız ekonomik güç ilişkilerine teslim olmuş, yarı-sömürgeleşme sürecine girmiştir. 17. yüzyılda başlayan süreç, sömürgeci Avrupa devletlerine tanınan ayrıcalıklar, kapitülasyonlar ve süreğen hale gelen borçlanma politikaları devleti sömürgeciliğin acımasız pençelerine kaptırmış; giderek bozulan ekonomi, siyasi, sosyal yaşam “hasta”yı ağırlaştırmıştır. 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ve onu izleyen benzer anlaşmalar ise “hasta”yı yatağa çakmıştır. Halktan alınan vergiler arttırılarak, çeşitlendirilerek emekçi kesimler görülmedik yoksulluğa terk edilmiş, eşkıyalık, açlık, kıtlık hep birbirini izlemiştir. Egemen güçlerin şanlı Osmanlı tarihi budur işte: Açlıkla, yoksullukla, sömürge ilişkileriyle övünmek!

Avrupa burjuvazisi, Osmanlı egemen sınıfları olan; kapıkulunun üst tabakası, Padişah ailesi ve Galata bankerleriyle işbirliğini geliştirerek, bu kesimleri hızla kompradorlaştırmıştır. Borç ödemek için alınan borçlar, bugün olduğu gibi emperyalizme bağımlılığı arttırmaktan, “hasta adam”dan koparılan payların, bu kesimler lehine artmasından, köylü, işçi ve zanaatkarların ise korkunç bir çöküntüye uğraması sonucundan başka bir şey vermemiştir. 1854’ten sonra yapılan borçlanmalar özellikle bu sonuçları doğurmuştur. Bugün “şanlı geçmişimiz” borçlara karşı devlet bütçesinin ipotek edilmesiyle, işbirlikçiler tarafından “şanlı” bir şekilde yaşatılmaktadır. Bu şeref Osmanlı’yı savunanlara aittir. Dilerlerse boyunlarındaki bu tasmayı yaşamları boyu taşısınlar!

Ama işte tam da bu açıdan bakılınca, 30 Ağustos’un yalnızca emperyalizme karşı kazanılmış bir Başkumandanlık Meydan Savaşı zaferinden ibaret olmadığı; Osmanlı egemen güçlerinin halkı açlıkla, yoksullukla, sömürge ilişkileriyle boğduğu sürecin de sonlandırıldığı önemli bir sınıfsal tavır içerdiği de anlaşılır. Bunun şerefi de, biz Türkiye Cumhuriyeti’ni savunanlara aittir. Yakalarımızda bu onur madalyasını yaşam boyu taşıyacağız. Hem salt kendi yaşamımız boyunca değil, “ilelebet payidar” olacak Cumhuriyet tarihimiz boyunca…