29.08.2005/Sayı:89
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Türkiye
Dünya
Tarih
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya

Ergun Hiçyılmaz

Irak’ta 1958 Devrimi sırasında Irak’taki Kürtler.Ortadoğu’da Hilal ve Haç savaşı

Ortadoğu başta petrol olmak üzere zengin kaynakları ve kültürel geçmişi ile, tarihin her döneminde, siyasî ve askerî olarak sadece Osmanlı Devleti’nin değil, Avrupa için de vazgeçilmez olmuştu.

Osmanlı Devleti, hilafetin hamisi olarak İslam aleminin en büyük ülkesiydi. Avrupa ise, şarkta asırlardır sürdürdüğü Osmanlı aleyhtarı politika ile bölgeye hakim olmak mücadelesi vermişti. Bunun için İran’ı desteklemekle kalmamış, Arap ülkelerini de Osmanlı’dan ayırmak için her çareye başvurmuştu.

Oysa Osmanlı Devleti, hakimiyeti altında yaşayanları ırk, din ve dil farkı gözetmeksizin idareye ortak etmiş, hatta onlara Meclis-i Mebusan’ın da kapısını açmıştı. Ne var ki, Osmanlılar Batının kışkırtmasıyla çeşitli dönemlerde arkadan vurulacaktı.

Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’dan niçin ayrıldığı kadar, bu coğrafyayı tercih edişi üzerinde de durmak ve başlangıç olarak, İran münasebetlerine bakmak gerekir.

Osmanlıların, Safevî’lerle münasebeti hem siyasal, hem de dinî olarak II. Bayezid döneminden itibaren müspet bir seyir içinde olmamıştı. İran, Osmanlı’nın genişlemesine mani olmak için, Osmanlı topraklarındaki yıpratıcı ve bölücü faaliyetlerini artırmış, bu yönde daima yıpratma politikası içinde olmuştu.

Doğuya doğru genişleyen ve İslam aleminde kuvvetlenen Osmanlı Devleti’nin önünün kesilmesi için İran’ın ortaya koyduğu siyasî ve askerî bakışın, kökten değiştirilmesi lüzumunu Yavuz Sultan Selim önceden görebilmişti.

Hoy ile Cors şehirleri arasında bulunan Çaldıran’a, 23 Ağustos’ta ulaşan Osmanlı ordusu harp nizamını almıştı. Şah İsmail ise daha önceden gelmiş ve Çaldıran sahrasının doğu tarafına yerleşmişti. Kuşluk vakti başlayan muharebe gün boyu devam etmiş ve Osmanlı ordusu zafer kazanarak, Tebriz’e girmişti. Musul, Kerkük ve Erbil de artık Osmanlı’nın toprakları arasına katılmıştı.

Osmanlı’nın İslam aleminin en büyük devleti olarak artık bir noktada durması mümkün değildi. Hilal, hilafetin kuvvetli koruyucusunun elinde “Haç”a karşı dalgalanıyor ve diğer önemli Arap toprakları, Osmanlı sınırlarına katılıyordu.

Yavuz Sultan Selim İran’dan sonra Memluklara da kuvvetini kabul ettirmişti. Bunu, Merc-i Dabık Meydan Muharebesi sonunda Suriye’nin (1516) ardından da Mısır’ın alınışı takip edecekti (1517). Filistin ve Lübnan da Osmanlı hakimiyetine girmişlerdi.

Bağdat’ın fethi ise, Kanuni Sultan Süleyman’a nasip olmuş ve böylece Osmanlılar, hem zengin kaynakları, hem de İran’ı kontrol altında tutmayı büyük ölçüde başarmışlardı (1534). Bağdat 1624’de Şah I. Abbas tarafından ele geçirilmiş ve kısa bir süre İran hakimiyetinde kalmıştı. Bu medeniyet merkezinin, İslam alemi içinde taşıdığı önemi takdir eden Osmanlı Devleti, Bağdat’ın fethini tam manasıyla IV. Murat’la tekrar gerçekleştirmişti (1638).

Artık Osmanlı Devleti’nin eşitlikçi ve adaletçi hakimiyeti, sadece batıya değil, doğuya da uzanıyor ve asırlar boyu süren idaresi umumî manada başlıyordu.

Harb-i Umumi Felaketi

Osmanlı Devleti’nin Arap topraklarında asırlar boyu süren hakimiyetinin noktalanacağı tarih, Harb-i Umumî yani Birinci Dünya Savaşı ile başlamıştı.

İngiltere’nin başını çektiği ittifak ülkeleri başta petrol olmak üzere zengin kaynaklara sahip olmak ve bu vesile ile, Osmanlı Devleti’nin İslam alemindeki kuvvetini ortadan kaldırmayı hedeflemişti. Mukaddes topraklar üzerinde hem Osmanlı, hem de müttefiki Almanya’nın kuvvetine son verilmesi ile siyasî ve iktisadî değişimler sağlanacaktı.

“Haç”ın “Hilal”e karşı koyduğu bu plan, Birinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleşmişti. Milliyetçi akımları, silah ve para ile destekleyen Avrupa, Arap topraklarında, İslam’ı İslam’a kırdırmış ve batının sömürü anlayışı, bu politika ile şarka yerleşmişti.

İngiltere’nin politikası sadece Hicaz’a münhasır kalmamıştı. Osmanlı’yı Ortadoğu’dan tamamen ayırmanın zamanıydı. İmparatorluk bu meseleyi Orta Doğu haritası üzerinde hemen halledecekti. Sınırlar yeniden çizilirken İngiltere ve Fransa, Şark’taki Türk hakimiyetini, harita üzerinde bir cetvelle ortadan kaldıracaktı. Petrol sahaları o tarafta kalıyor ve ülke silah bırakma ve Anadolu’ya çekilmek çaresizliğini yaşıyordu. Zincirin son halkasını ise Millî Mücadele teşkil edecekti.

Peki, zincirin ilk halkası yani planın ilk safhası neydi?

Osmanlı’yı Satan Satana

İngiltere, Kuveyt Emiri Mübarek Şah ile, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmeden iki gün önce masaya oturmuştu. Mübarek Şah’a verilen notada ayrıca İngiliz-Hint harekatına iştirak etmesi halinde Kuveyt’e bağımsızlık tanınacağı sözü verilmişti.

Mekke Emiri Şerif Hüseyin de işbirliğinin en önemli ismi olmuştu. Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah daha savaş başlamadan İngiliz Konsolosu Lord Kitchener’e gitmiş ve babasının İngiliz yardımı ile Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanabileceğini bildirmişti. Abdullah bu işbirliğine karşılık, Hicaz’ın bağımsızlığını istiyor ve hilafetin padişahtan alınarak, Hicaz Emirliği ile birlikte babasına verilmesini talep ediyordu.

Şerif Hüseyin ile Henry McMahon arasındaki yazışmalarda, bu ihanetin satırlarını görmek mümkündür.

Şerif Hüseyin 1.1.1916 tarihli mektubunda diyordu ki: “... menfaatlerimizin karşılıklı ve aynı oluşu bizi sizinle müzakereye sevk etmiştir. Bunun içindir ki, Fransa’ya burada bir arazi parçası vermek asla düşünülemez. İki yıl önceki hususlara hala sadık kaldığımızı sayın ekselansınıza bildirmekle şeref duyarız.”

Bilindiği gibi Mekke Emiri, Şerif Hüseyin daha sonra yani Haziran 1916’da Arabistan Kralı ünvanı ile Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmişti.

Sadece Şerif Hüseyin değil...

İngiltere diğer Arapları da yanına çekiyor, Osmanlı Devleti topraklarına dahil olan bölgelerdeki Arapların temsilcileri, neşredilen ortak beyannamede de isyanın gayesini bağımsızlık olarak açıklıyorlardı. İsyanlar diğer bölgelere de yayılmış, sonuçta Türk hakimiyeti bitmişti.

15 Kasım 1918’de Musul’un boşaltılması da kabul ediliyor ve böylece 404 yıllık Osmanlı Musul beraberliği de sona eriyordu.

Birinci Dünya Savaşı bitecek ama Ortadoğu’daki problemler bitmeyecekti.

Kürtler, İran ve Barzani

Sadece Kuzey Irak değil, topraklarımızda da yaşanan ayaklanmaların Musul tarafına baktığımızda hareketin 1900 başlarında genişlik kazandığını görüyoruz.

1908 yılında Barzan Şeyhi Abdülselim hükümete karşı ayaklanmış ve Musul’da idam edilmişti (1914). Yerine geçen Şeyh Ahmet Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiş ve İngilizlere karşı savaşmıştı. Irak’ta İngiliz egemenliği sona erdiğinde, Şeyh Ahmet’in karşısına bu defa İngilizlerin kullandığı Şeyh Raşit çıkarılmıştı.

Ne var ki, Raşit Bey, Şeyh Ahmet’in küçük kardeşi Barzanlı Mustafa tarafından öldürülecek ve bu hadise ile Molla Mustafa Barzani siyaset sahnesine çıkacaktı. İngilizlerin Barzan köylerini tahrip etmesi, Şeyh Ahmet ve yakınlarının Türkiye’ye sığınmasının ardından Barzani’ler sınırı geçerek topraklarımıza girecekti (23 Haziran 1932).

Barzani bu sığınmalar için şöyle demişti:

“İngilizlerin talebi üzerine Türkiye bizi asabilirdi. Fakat Türkiye’de beklediğimiz akibet bizi karşılamadı. Nitekim orada iyi muamele gördük.”

Sonraki dönemde aynı muameleyi Arap ve İngilizlerden görmemiş daha sonra ve Süleymaniye’de hapsedilmişti. Barzani hapisten çıktıktan sonra bir süre sürgün hayatı yaşamış, 1943 yılında kaçarak İran’a sığınmıştı. Böylece İran Kürtlere kucak açacak ama daha sonra Kürtler üzerindeki baskı ve şiddetini artıracaktı.

İran’da Kürt Cumhuriyeti

İran’ın Mahabad bölgesinde toplanan Barzanlı Kürtler, Cumhuriyeti ilan etmişlerdi. Toplantıya Kürt Demokrat Partisi’nin liderleri de katılmıştı ve Mehmet Gazi Cumhurbaşkanı, Mesut Barzani’nin babası Mustafa Barzani de Kürt Cumhuriyeti Ordusunun başkomutanı ilan edilmişti.

İran hükümeti ile Kürt Cumhuriyeti arasında başlayan çatışmalarla, Barzanlı kuvvetler Kuzey İran’daki dağlık bölgeye yerleşiyor ve yeni cumhuriyetin kökleşmesi için faaliyetini artırıyordu. İran kabinesi düşmüş (1.10.1946), yeni kabinenin siyaseti de değişmişti. Bu arada Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliğinde göreve gelen Arshie Roosevelt, Mehmet Gazi’nin Amerika tarzında bir devlet kurma çabasındaki sözlerini merak ve şaşkınlıkla da olsa dinlemişti.

İran idareye hakim olmasında bazı Kürt aşiretlerin İran tarafında yeralması da rol oynamıştı. Kürt devletine sıcak bakan İran bu defa tavır değiştiriyordu. Kürtler aldatılmış ve çoğu kaçmıştı. Kalmayı tercih eden Cumhurbaşkanı Mehmet Gazi ve bazı yakınları ise darağacına gönderilmişti. 31 Mart 1947’de sehpaya çıkarılan Mehmet Gazi ve iki amca oğlu idam edilecek ve İran’da kurulan Kürt Cumhuriyeti de tarihe karışacaktı.

İran Şahı Mustafa Barzani’yi affetmiş, ancak İran’ı terk etmesini şart koşmuştu. Amerika’nın iltica talebini reddetmesi üzerine aralarında hiç kadın bulunmayan 506 kişilik Barzani kuvveti Aras nehri kenarına ulaştığında İran ile yeniden çatışmaya girmişti. Barzani’ye kapılarını açan bu defa Rusya olmuştu. Barzani 1958 yılında Irak Krallığının yıkılması ile affa mazhar olanlar arasında yer almış, Cumhurbaşkanı Kasım sayesinde, 11 yıl sonra memleketine geri dönebilmişti. Sonraki tarihlerde yerini oğlu Mesut alacak ve mesele, Talabani’nin de katılması ile Kürt devletine kadar uzanacaktı.