|
Özgür Billur |
ABD’nin eskimeyen AKP’nin tek başına iktidar olması Türk siyasetininde dengeleri baştan aşağıya değiştirdi. AB’nin DSP-MHP-AHAP hükümetini bir darbeyle devirerek Tayyip Erdoğan’ı başbakan yapması operasyonuna sonradan müdahil olan ABD, sürece damgasını vurdu ve inisiyatifi eline geçirdi. Henüz seçim yapılmadan Bush ile çok samimi bir görüşme yapan Erdoğan, ABD için bulunmaz bir başbakandı. ABD, Ortadoğu’ya yönelik politikalarına kendisini sonuna kadar desktekleyecek hükümeti bulmuştu. AKP ve Tayyip, büyük sermaye ve medyayı da arkasına alarak çok güçlü bir rüzgar yakaladı. Bu rüzgar ile iktidara oturan Tayyip, bugün varlığını borçlu olduğu ABD ile gergin günler geçirmekte. Türk siyasetinin değişmeyen kuralı yeniden karşımıza çıkmış bulunuyor: Ne kadar Amerikancı olursanız olun, devletin başına geçtiğinizde nesnel olarak ABD ile karşı karşıya gelirsiniz. Çünkü ABD’nin Ortadoğu’yu biçimlendirme planında Türkiye, parçalanacak ve topraklarının bir kısmı Kürdistan’a bırakılacak bir ülkedir. ABD’nin kendi güdümünde dahi olsa Misak-ı Millî sınırlarını koruyan üniter bir devlete tahammülü yoktur. ABD, Türkiye’yi ileri jandarma karakolu olarak bile görmemelidir. İktidarlar bu konuda hevesli olsalar bile, Türkiye’nin iç dengeleri yüzünden rahat hareket edemezler ve ABD’yle karşı karşı kalırsanız. Tayyip Erdoğan’ın bugün yaşadığı sıkıntı budur. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle ABD ile gerilen ilişkileri tüm çabalamasına rağmen düzeltemedi. Bugün ABD, Türkiye’nin yıllarca başını ağrıtmış ve 40 bin kişinin ölümüne sebep olan PKK terörü konusunda hiçbir şey yapmamakta, hatta PKK’yı el eltından desteklemektedir. Ayrıca Türkiye’nin bu sorunu çözmesi için yapacağı askeri girişimleri de engellemektedir. 1 Mart tezkeresinin kabul edilmesi için Tayyip elinden geleni yapmasına rağmen, TBMM bu konuda sağduyulu karar verdi ve tezkere geçmedi. ABD için büyük bir şoktu yaşanan. Tayyip’in defteri o gün dürüldü. Tayyip’in kendini affettirmek için gösterdiği çaba hiçbir anlam ifade etmemektedir. ABD’nin alternatif arayışları ABD, hiçbir zaman tek ata oynamaz. Miadını doldurduğu düşünülen bir oyuncunun bile ileride kullanılması ihtimali vardır. Çünkü ABD; kendisiyle karşı karşıya gelme ihtimali olan yöneticilerin alternatiflerini hep tetikte tutar. Bunların çoğu antiAmerikan bir siyaset izlerler, ancak özünde Amerikancılardır. ABD, önümüzde dönem bu oyuncularını sahneye sürmek için hazırlık yapmaktadır. Henüz Tayyip’in ipinin çekilip çekilmeyeceği belli değildir. Ancak, ABD, İran’a yapılacak saldırı öncesi Türkiye’den istediği desteği almak konusunda ciddi kaygılar taşımaktadır. Bu, Tayyip’in Amerikancılığının zayıflığından yada direnmesinden değil, Türkiye’nin ABD’ye vereceği desteğin kendi sonunu hazırlayacak olmasındadan kaynaklanıyor. Bu yüzden de Mecliste çoğunluk olsanız bile ABD’nin istediklerini harfiyen yapmanız mümkün olmuyor. ABD işte bu yüzden değişik siyasî aktörleri sahneye sürmektedir. Bu aktörlerin açıktan Amerikancı bir politika yapmaları sözkonusu değildir. Çünkü Türkiye’de Amerikancılık yaparak tutunamazsınız. Ancak Amerikan karşıtlığı maskesi takarak Amerikancı olunabilir. ABD’nin yeniden AKP’ye karşı Türk halkının karşısına çıkardığı politikacıların da yaptığı budur. Yıllarca Türk siyasetinin en tepesinde yer almış başbakanlık, bakanlık ve hatta cumhurbaşkanlığı yapmış kimseler birdenbire ABD ve AB karşıtı “ulusalcı” oluverdiler. Süleyman Demirel, Mehmet Ağar, Yaşar Okuyan gibi isimler tekrar tarşımızda. Bu isimlerinden en ilginci herhalde Süleyman Demirel’dir. Türk siyasetinin son elli yılının belki de en etkin ismi Süleyman Demirel, hiç umulmadık bir anda yeniden siyaset arenasında görünmeye başladı. “İhtiyaç olursa politikaya dönerim”, diyen Demirel’in ne yapacağını merakla bekliyoruz. Demirel, DYP’den mi siyasete tekrar dalar, yoksa şimdi olduğu gibi dışarıdan mı yönlendirici olur, bilemiyoruz. Zaten bunun çok da önemi yok. Önemli olan Demirel’in Amerikancı darbe sürecinde nasıl bir işlevinin olacağı. Amerikan Morrison şirketinin temsilcisi olduğu için “Morrison Süleyman” olarak bilinen 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bugün Kızılelmacıların “ulusal” kahramanı olarak ortaya çıkmıştır. İP’in Aydınlık dergisinde röportajı yayımlanan Demirel, yine aynı grubun Lozan 2005 etkinliğinin de himayecisidir. 26 Ağustos’ta Afyon’da düzenlenecek Zafer kutlamalarında yine Demirel ismi baş köşededir. Türkiye’nin en Amerikancı siyasetçilerinden Demirel, birdenbire antiemperyalist ulusal kurtuluşçu oluverdi. Türkiye’de bir Sevr tehdidi olduğunu söyleyen Süleyman Demirel, bunun dışında ne söylemektedir, kısaca bakalım. Bu tehdidin nereden geldiğini söylemeyen eski cumhurbaşkanının sözlerinin satıraralarındaki Amerikancılık hemen göze çarpmaktadır. Türkiye’de Kürt değil, terör sorununun olduğunu söyleyerek güya başbakana cevap veren Demirel, ardından eklemektedir: “1 Mart tezkeresi kabul edilseydi, Türkiye Kuzey Irak’taki durumu kontrol altına alabilirdi. Terör tezkere yüzünden arttı.” Ulusalcı birinin, Türkiye’nin doğusunun Amerikan askeri üsleriyle dolacağı bir süreci desteklemesi nasıl mümkün olabilir! Gazetelere sayfa sayfa röportaj veren Demirel, aynı zamanda devletin hantallığıdan da şikayetçi. Ankara’da hâlâ devletin önemli görevleri elinde bulundurmasının yerinden yönetimi ortadan kaydırdığını, merkeziyetçiliğin egemen olduğunu ve bunun demokrasiyi zedelediğini söylüyor eski cumhurbaşkanı. Yıllarca devletin tepesinde oturmuş bir kişi “hâlâ dev-letçilik var” diye yakınıyor. Demirel’in ulusalcılığı da bu kadar olur. Bölücülüğe karşı olacaksın, ama onların daha doğrusu onlara akıl veren ABD’nin yerelleşme politikasını savunacaksın. Demirel’in açıklamalarında dikkati çeken bir başka husus da Türkiye’nin bölünmesi tehdidinin Avrupa Birliği olduğu vurgusunun yapılması. Türkiye’yi hem Kıbrıs’ta, hem Güneydoğu’da sıkıştıran AB politikalarıdır! Bu tespitin doğruluk payı olmasına rağmen asıl işlevi ABD tehdidin gözardı edilmesini sağlamaktır. Çünkü Kıbrıs’ta da, Güneydoğu’da ve Irak’ın kuzeyinde de insiyatif bugün ABD’nin eline geçmiştir. AB düşmanlığı yapmak bir noktadan sonra ulusal politika yapmanın ötesinde ABD’yle ortaklığın, daha doğrusu ona muhtaçlığın propagandasına dönüşmektedir. Bu yanılgı, bugün görevdeki ya da emekli generallerde de mevcuttur. ABD’ye cephe almadan ulusal bir strateji çizilmeye çalışılmaktadır. Demirel’in bundan sonra ne yapacağını bilemeyiz, ancak ABD’nin yeniden Demirel’e sarılması bile aslında onun çok güçlü olmadığını gösteriyor. ABD’nin bu çaresizliğini göremeyen bazı ulusalcılar ise buna uygun politika üretmek, halkı antiemperyalist- antiAmerikan bir mücadeleye örgütlemek yerine Demirel gibi Amerikancılardan “ulusalcılık” bekliyorlar. Ne diyelim size kolay gelsin.. Apo’ya çağrı yapan bir milliyetçi: Mehmet Ağar Demirel’in politikaya atılıp atılmayacağı belli değil. Atılsa da bunun ne şekilde olacağını bilmiyoruz. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ise yeni ulusal söylemleri ile merkez sağ içinde en öne çıkan isim. Mehmet Ağar, son altı ay içimde Türkiyenin tüm bölgelerini dolaştı. İşsizlikten, teröre, Kıbrıs’tan AB politikalarına kadar AKP’ye çok ağır eleştrilerde bulundu ve erken seçim çağrısı yaptı. Erkan Mumcu’nun ANAP’ı ile karşılaştırıldığında daha ön planda olduğunu görüyoruz. DYP’nin ön planda olması, biraz daha millî bir söylem tutturmasından kaynaklanıyor. Mehmet Ağar’ı tüm Türkiye tanıyor. Emniyet müdürlüğünden bakanlığa uzanan bir siyasî geçmiş. Hayatının hiçbir döneminde sert ve ulusal bir söylem ve icraat içinde olmamış biri bugün bazılarınca Tayyip’in alternatifi olarak görülüyor. Mehmet Ağar’ın ulusalcılığının ve Amerikan karşıtlığının ölçüleceği yer, PKK’ya ve teröre karşı aldığı tavırdır. Ağar, sözde PKK terörüne lanet okumaktadır, ama PKK’nın Apo ile isteğini savunabilmektedir: “Öcalan barış misyonunu üstlenmeli.” Yanlış okumadınız. Aktüel dergisinde çıkan röportajda, “Bunca yıllık deneyimler sonucu örgütünün geldiği noktayı en iyi o değerlendiriyordur. Böyle bir mesaj vermek istiyorsa (barış mesajı) o mesajı verecek yolları bulur. Bana göre bu işin çıkmaz yol olduğunu en iyi anlayan odur. Bu kadar acı ve ölümden sonra bir vicdani muhasebe içinde üzerine düşen bir şey varsa olumlu anlamda kullanmak mecburiyeti olduğunu hissetmek zorunda.” diyor Mehhmet Ağar. Aynı röportajda “Verecek bir karış toprağımız olmadığı gibi, feda edecek bir Kürt’ümüz de yok” diyen milliyetçi(!) Ağar, Batman, Mardin. Muş ve Bingöl’deki parti kongrelerinde de Kürtçe konuşmuştu. Terör örgütünün söylemini kullanıyor diye Tayyip’i eleştiren Mehmet Ağar, çoktan onu geçti de farkında değil. Teröre karşı sosyal ve ekonomik önlemler alınmasını isteyen Ağar’ın, bu meseleyle ilgili söylediklerine bakınca Türt milliyetçisi mi, Kürt milliyetçisi mi olduğunu anlamak zorlaşıyor. AKP’ye alternatif olacağı iddiasındaki DYP’nin laiklik konusundaki notu da zayıf. Mehmet Ağar, AKP’yi türbanı istismar etmekle suçladıktan sonra, kendi iktidarında türbanın üniversitelerde serbest olacağını açıklıyor. Böylece inanç özgürlüğü gerçekleşecek Ağar’a göre. AKP’nin türban konusunda yapamadığını yapacak olan Mehmet Ağar, dış politikada da ilk hedefi olarak ABD ile bozulan ilişkileri düzeltmek olarak belirlemiş durumda. Tüm bunları alt alta sıraladığımızda DYP’nin ABD’nin gözüne girmek için vargücüyle çalıştığını görebiliriz. MHP ve CHP’nin çıkmazları ABD, Demirel ve Ağar ile Türk siyasetine yeni bir müdahalede bulunurken, MHP ve CHP’yi unutmuş değil. Eğer AKP’ye alternatif hükümet planları yapılayorsa, bu iki partinin es geçilmesi düşünülemez. Önce MHP’den başlayalım. Partide genel merkez ve muhalefet arasında amansız bir mücadele var. İşin garip tarafı, her iki taraf da birbirini milliyetçi olmamakla suçluyor. Ramiz Ongun ve Namık Kemal Zeybek gibi isimlerin başını çektiği muhalefet, genel merkezi küresel-emperyalist saldırıya karşı kararlı duramamak ve politika üretememekle, genel merkez de muhalifleri, millî devleti zayıflatma amacı güden küresel bir planın parçası olmakla suçluyor. MHP’de her iki tarafın da cevaplamaktan kaçındığı bir soru var: ABD’nin İran’a saldırısında ne tavır alacaksınız? Oradaki Azerileri kışkırtarak saldırıda ABD’nin yanında yer almak mı, yoksa bu saldırının tüm Ortadoğu ve Türkiye’nin işgalinin bir parçası olduğu bilinciyle İran’ın yanında yer almak mı? Benzer bir soru CHP’lilere de sorulabilir. ABD’nin İran’a müdahalesine şeriatçı bir rejim diye göz mü yumacaksınız, yoksa ABD’ye karşı cepheden tavır mı alacaksınız. ABD, Irak’a saldırdığında Baykal’ın Saddam’ın diktatör olduğuna dair sözlerini hatırlayınca CHP’nin de burada da ABD’nin yanında yer alacağı şüphesi geliyor akıllara. ABD’nin yeni oyunu: Sahte ulusalcılık Hem CHP’de, hem MHP’de herkes birbirini Amerikancılıkla suçluyor. Kimse milliyetçiliği başkasına kaptırmıyor. Baykal, Sarıgül’ün ABD’nin adamı olduğunu iddia ederken, Sarıgül, Kıbrıs’ta ve Afyon Kocatepe’de yaptığı ulusalcı gövde gösterileriyle ne kadar antiemperyalist olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. MHP’de muhaliflerin yazarlarından Arslan Bulut, CHP Genel Başkanının Amerikan karşıtlığını öve öve bitiremezken, Sarıgül MHP’nin Tekir Yaylasındaki şenliklerine araç tahsis ediyor. Görüldüğü gibi bu iki partinin değişik kesimleri arasında “millî” bir dayanışma da var. Ortada garip bir durum var. Herkes ulusalcı, herkes anti-Amerikancı, ama Türkiye siyaseti ABD yörüngesinden bir milim sapmıyor. Bunun tek bir sebebi var: Bu siyasetçilerin hepsi yalan söylüyor! Birbirleri hakkındaki suçlamaları gerçek olmakla birlikte kendileri ile ilgili söyledikleri yalan. Bu siyasetçilerin ulusalcılıkları da, Amerikan karşıtlıkları da sahte. Bunu anlamak için bu siyasetçileri Kürt meselesinde aldıkları tavırlara bakalım. MHP yönetimi iktidardayken, uyum yasalarını imzalayarak zaten tavrını ortaya koymuştu. Muhaliflere gelince, bir Kürk işadamının finanse ettiği gazeteden Apo, ABD’nin kendisini kullandığı mesajını yolluyor. Böylece karşımıza masum, kullanılmış zavallı bir adam çıkıyor. Amerikan karşıtlığı gibi görünerek aslında Amerikancılık yapılıyor. Çünkü bugün PKK. ABD’nin elindeki en önemli kozdur Tünrkiye’ye karşı. CHP’ye gelince. Baykal, partisinin Güneydoğu milletvekillerinin Tayyip’in PKK’nın söylemlerini kullanarak yaptığı konuşmayı övgüyle karşılaması konusunda hiçbir yorum yapmadı. Baykal ne düşünüyor, bilmiyoruz. Ayrıca Mersin’de Türk bayrağına yapılan saldırıyı protesto mitinglerine pek çok CHP’li milletvekilinin provakasyon suçlamasını yaptığını da hatırlıyoruz. Bir kez daha görülmektedir ki, Türk siyasetinde tutarlı bir ulusal hareket yoktur. Çünkü hiçbiri ABD’yi karşısına alamamaktadır. Ulusalcılıklarının ya da milliyetçiliklerinin sınırı bellidir. Bu yüzden ne Kürt terörüne ne de ABD işgallerine tavır alamazlar. |