15.08.2005/Sayı:88
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Ekonomi
Tarih
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 

Atatürk Deniz Che

Türkiye

Şener Üşümezsoy

Bedri Baykam - Bağımsız TürkiyeUlusal Sol strateji ve taktikler-1
Merkezi örgüt ve cephe

Strateji ve stratejik önderlik

Strateji kavramı, burjuva basınında ve Amerikancı kuruluşlarda gündeme alınmış bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Oysa bu, çok daha önce sol ve ulusal sol tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. Strateji nedir sorusunu, ulusal solun bilimidir, dünyayı algılayış ideolojisidir, diye yanıtlayabiliriz.

Strateji içerisinde, stratejik önderlik söz konusu olur. Stratejik önderliği de ulusal sol stratejiyle belirlenmiş dünya sisteminde, Türkiye’deki sınıfların konumunu, ülkedeki ilişkileri ve bağlantıların gelişimini devrimci bir tarzda ele alarak, Türkiye’nin dünya sisteminden kopması ve bağımsızlaşması çizgisi olarak anlayabiliriz. Bunun daha uzaktaki hedefine baktığımız zaman, Türk alanının ve coğrafyasının bir sistem halinde dünya sisteminden kopması olarak tanımlayabiliriz.

Bu, ulusal sol stratejinin stratejik önderliği ise, güçlerimizin hangi örgütlenme biçimleriyle bağlantılı olacağı, bu bağlantıların ana mücadelesini hangi hedefe yönelteceği ve bu süreç içinde hangi taktiklerle gelişme ve gerileme dönemlerinin belirleneceği sanatıdır. Bu anlamda savaş, politikanın en yoğunlaşmış biçimi olarak tanımlanabilmektedir. Bu da ister istemez savaşta doğmuş bir olaydır ve bunun ustası da bizim önderimiz olan Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki stratejileridir. Burada belirlenen tam bağımsızlıktır. Stratejik taktiklere ise “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.” diyerek, savaşın dönemine göre çekilme, ilerleme gibi olgular içeren örnekleri verebiliriz.

Bu anlamda olaya baktığımız zaman, bu askeri olgu günümüzde çok daha karmaşıklaşmıştır. Ulusal sol birliğin politik mücadelesinin ilerleme ve gerileme dönemlerinin, bilimsel temelde yapılması gerekmektedir. Taktik önderlik de bu süreci hayata geçirebilme tarzında yapılanmadır. Bunun dışında stratejik önderlik, ulusal güçlerin oluşturacağı, alabildiğince dar ama aynı zamanda da tüm ulusal sol unsurları toplayacak bir yapılanmayı ve merkezi bir örgütlenmeyi oluşturmaktır. Aynı zamanda, bu merkezi örgütlenme, tüm ulusal güçleri strateji doğrultusunda bütünleştiren ve onları taktiksel bir hareket içinde birleştiren bir cephenin varlığını gerektirmektedir.

Bu ikilem birbirinin zıddı değil, birbirinin bir araya gelmesiyle doğan bir olaydır. Bu boyutuyla bakıldığında strateji ve taktiklerin en önemli ayrımını üç büyük devrimi analiz ederek görebiliriz. Rus devrimi, Türk devrimi ve Çin devrimi.

Bu ayrıma baktığımız zaman Rus devriminde Lenin, Rus İmparatorluğu’nu emperyalizmden yeniden kurtarmış, bağımsız bir devlet biçiminde örgütlenmesini sosyalist bir devlet temelinde kurmuş ve örgütlenmeyi proletaryanın merkezi stratejisi doğrultusunda oluşturduğu taktiklerle, proletaryanın merkezi iktidarı çerçevesinde demokratik ve sosyalist devrimlerle tamamlanmış-tır. Burada dayandığı temel güç proletaryadır.

Mao’nun Çin devrimi ise yine bir çevre imparatorluğun birleştirilerek emperyalizmden kopma mücadelesidir. Ama buradaki stratejik önderlik ve stratejik hedef bağımsızlıktır. İdeolojik önderlik olarak proletaryanın görüşleri benimsenmişken fiilî önderlik ise köylülüğe dayanmıştır.

Türk Devrimi

Türk Devrimi ise bunlardan farklı olarak, orijinal bir biçimde farklı ulusal bütünlüğü savunan ve Osmanlı Devleti’nden gelen ilmiye, seyfiye, kalemiye, mülkiye gibi devlet sınıflarının bağımsızlığını savunan bir tezle örgütlenmiş yapının halkla bütünleşmiş biçimidir. Bu anlamda belirlenen üç stratejinin hepsinde de emperyalizmden kopma olmasına karşın, ayrıntılarda belirttiğimiz taktiksel stratejik ve taktik önderlik farklılıklarını analiz etmediğimiz zaman, bu stratejiler günümüzde elmalarla armutların toplandığı bir strateji haline gelmektedir.

Örneğin, Lozan olgusunda Türkiye’nin en önemli stratejik kazanımı olan Türkiye’nin bağımsızlığı, Lozan olgusunun ulusal bir hareket olarak belirlenen tavrı, Lozan’da gerçekleşen eylem, acaba bir ulusal cephenin ve ulusal merkezi örgütün bağlılığında mı oluşmuştur sorusunu bu kriterle sorguladığımızda, karşımıza kocaman bir hayır çıkmaktadır.

Bunu izlemek için daha somut bir analiz yaptığımız zaman, İşçi Partisi Türkiye’de Ulusal Cephe’nin merkezi örgütü müdür sorusunu sormamız gerekir. İP’nin verdiği cevapta, İP’nin Türkiye’de proletaryanın merkezi örgütü olduğu ileri sürülmektedir.

O zaman, proletaryanın merkezi örgütü olma iddiası ortaya konulduğuna göre, ulusal cephenin merkezi örgütü olunabilir mi sorusu akla gelmektedir. Bu soruya Lenin “evet” demektedir. Ama Mustafa Kemal “hayır” demektedir. Lenin’in vurgusu, merkezi olarak proletarya stratejilerinin “iki taktik”le formüle edildiği gibi, demokratik devrim için köylülükle birlikte yürümek ve sosyalist devrim için köylülüğe karşı işçi sınıfının diktatörlüğünü kurmak teziyle formüle edilmiş olan bir harekettir. Aslında Rusya’daki ulusal sorunlara baktığımızda Rus işçi sınıfının önderliğinde, Tatar köylülüğünün yönetilmesi anlamına gelen bir ulusal sorun çözme problemi olmuştur. Rus işçi sınıfının çevre halkları olan Tatarları, işçi sınıfının önderliğinde ulusal sorun çözme gibi bir çelişki içinde ulusal sorunu çözdüğünü ileri süren bir model gelmiştir. Aynı olay Rusya için, Rus İmparatorluğu’nu oluşturmak adına Sovyetler Birliği, Rus devriminden sonra en geniş biçimine işçi-köylü ittifakı adı altında Lenin tarafından formüle edilen ve “Ulusal sorun köylü sorunudur” diyen, çevre halkları, ulusları köylülük biçimine indirgeyerek işçi sınıfına tabi diyerek Rusya’ya tabi olmasını formülize etmiştir. Bu olgunun daha ilginci, Komintern örgütü ve Üçüncü Enternasyonal ve daha sonra Komintern olarak bakıldığında Rusya İşçi Sınıfı Partisi, Rusya Komünist Partisi, Rusya Proletarya Partisi’ni dünyanın merkezine koyarak diğer tüm partileri ona bağlı uydu partiler olarak örgütleyen bir örgütlenme yapısıdır. Bu yapı içerisinde de, Türkiye’de İşçi Partisi’nin kökünü aldığı Şefik Hüsnülerin Komintern üyesi olarak işçi sınıfının önderliğinde Rusya’ya entegre olma, Rus politikasını savunma çizgisini sürdürmüştür. Bu boyutuyla bakıldığı zaman Mustafa Kemal’in tavrı ise altını çizdiğimiz şekilde, Türkiye’deki köylülüğe dayanan bir halk savaşı çizgisini yaşamış, ve bir kurtuluş savaşı vermiş, ama bu savaşın önderliği ise sonuç olarak proletarya veya köylülüğe değil Osmanlı devlet sınıflarının getirdiği bağımsızlıkçı bir çizgi olan Kemalizme yüklenmiştir.

Bu noktadan günümüze geldiğimizde eğer işçi sınıfı partisi olduğu iddiasıyla, proletarya partisi olduğu iddiasıyla 70’li yıllarda solun yalnız bir kesimi olan halkçı devrimciler dediğimiz Maocu çizgileri toparlama çabasıyla gösterdiği dar çevreci ve kaderist tavrıyla bu cephenin dağılmasına yol açmış olan İP hangi özeleştiriyi yapmış da ve ulusal cephenin merkezi olmaktadır. Oysa baktığımız zaman işçi sınıfı partisi ile Mustafa Kemal’in bağımsızlıkçı ulusal sol çizgisi arasında önemli bir antagonist çelişki söz konusu olmuştur. Bu çelişki politik geçmişte de çok yere yansımıştır.

Gerek TKP’nin, gerekse Mustafa Kemal’in devrim tarihine baktığımızda bu uzlaşmaz çelişkiyi görmekteyiz. Günümüzde ise bir proletarya partisi olduğu iddiasında olan, gerek örgüt yapısı açısından, gerekse örgütlenme tarzı açısından gerçekte proletarya partisi olamayan İP nasıl oluyor da Kemalizmin merkezi partisi olarak lanse edilebiliyor, Lenin tarafından formüle edilen modellerle ulusal cephenin merkezi olma iddiasıyla nasıl ortaya çıkıyor.

Türkiye’de, ulusal sol partiye peynir ekmek kadar ihtiyacımız olan bir dönemi yaşamaktayız. Son Lozan olayında da gördüğümüz gibi, bir hareket eğer merkezi bir ulusal sol hareket değilse, bunu oluşturan cephe de aynı bu hareketin kendi darlığında ama kendi inisiyatifinde sürdürebileceği bir hareket olmaktadır. Tabandan, kitlelerden, sınıflardan kopuk daralmış bir hareketle, karikatürize edilmiş bir ulusal cephe ortaya çıkmaktadır.

Ulusal cephe

Ulusal cephe sorunu ve ulusal merkezi örgüt nedir sorusunu net biçimde tarif etmemiz gerekiyor. Çünkü her önüne gelen kendini ulusal cephe; eklektik olarak bir araya gelen gruplaşmalar ulusal cephe, gerek proletaryanın partisi gerekse proletarya partisinin merkezi partisi olması iddiasında bulunuyor. Günümüzde de ulusal cephenin merkezi partisi olması iddiası gibi sübjektif iddialar ile objektif gerçek birbirinden kopmaktadır. Burada şu tanımı yapmamız lazım: Ulusal cephenin merkezi partisi ulusal sol parti olmalıdır. Ulusal sol parti ve ulusal sol örgüt ne olmalıdır sorusuna gelindiğinde alabildiğine dar, bir demir çekirdek çevresinde örgütlenmiş bir yapı olmalıdır.

Alabildiğine darlık aynı zamanda kariyerist bir daralma mıdır, yoksa alabildiğine genişliği mi sağlamaktadır? Bu cevap, alabildiği genişliği kapsamalı olmalıdır. Bunun anlamı nedir? Türkiye’deki tüm ulusal unsurları, sınıf, etni-cemaat guruplarını temsil eden bir merkezi yapı olmalıdır. Bunun en tipik örneği Kurtuluş Savaşı’ndaki kongrelerde olmuştur. Bu yapılanma aynı zamanda alabildiğine geniş bir cepheye sahip olmalıdır. Bu cephe ne olmalıdır? Bu cephe birbiriyle işbirliği içinde bulunanların eklektik olarak bir araya getirilmesi değil, tam tersi işbirlikçilere karşı oluşturulmuş bir cephe olmalıdır.

Geçmişte Amerikan emperyalizmiyle işbirliği içinde bulunan unsurların, bugün bu cephe içerisinde yer almasının stratejik olarak, yani strateji bilimini temel aldığımızda ulusal hareket açısından mümkün olmadığını görmekteyiz.

Merkezi ulusal hareketin bilimi ulusal stratejidir. Ulusal strateji için de dünyamızın ideolojik gerçekliğinden çok, dünyamızın somut gerçeğine indirgenmiş bir analizle, sürekli analiz yapılmalı ve bu analize günümüzde gelişen dünya sistemine ilişkin bağımlılık ilişkileri ve bu bağımlılık ilişkilerinin ülkemizle olan entegrasyon modellerini ortaya konduktan sonra buna karşı bir çizgiyi dahil etmelidir.

Milli demokratik devrimler ve ulusal strateji

Geçmişteki Milli Demokratik Devrim tezinde, milli burjuvazi olarak emperyalizmle çelişen unsurlar Lenin tarafından ileri sürülmüş ve bu anlamda ulusal cephe içinde proletaryanın merkezi örgüt olarak yer alması tezi savunulmuştur. Ama görüldüğü gibi Milli Demokratik Devrimlerin tümünde burjuvazi, dünya ile entegre olarak karşı devrimci unsurlara geçmiştir. O halde dünya sistemine entegre olmuş burjuvazinin milli unsurlar olamayacağı bir noktada ulusal cephe, ulusal sol halkçı bir ideolojiyi benimsemek durumundadır. Bu anlamda Milli Demokratik Devrim’lerden çok Kuvayı Milliye dediğimiz tarzda bir ulusalcılık hedeflenmelidir.

Bu tespit edildiği zaman görüleceği gibi işçi sınıfı partisi olma ve proleter partisi olma iddiasındaki bir gurubun aslında hiçbir şekilde ulusal cephenin merkezi örgütü olamayacağı ortaya çıkmaktadır. Ulusal cephenin merkezi örgütünü daha somutlarsak, Türkiye nüfusunu da göze aldığımızda 60 kişilik bir merkezi demir çekirdek, 60 kişilik bu merkezi çekirdeğin oluşturduğu bir yürütme grubu, 6000 kişilik bir örgütlenmeyle karşımıza çıkacak demir çekirdek örgüt, alabildiğine genişçe mekan, sınıf ve cemaat ve etnileri de kapsacak şekilde bu merkezi yapıya bağladığınızda, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını savunacak ana örgüt ortaya çıkmaktadır.

Bu, ideolojik olarak dünya sisteminden kopmadan yana çıkarları olan gruplarla oluşturulacak ittifakla geniş cepheyi oluşturma şansı olacaktır. Bunun için de önümüzdeki hedef, olabildiğince Türkiye’de her köye her ile, her bölgeye ulaşan ulusal sol ideolojinin kitlelerle birleşerek ulusal sol merkezi örgütlenmesini oluşturmaktır. Yahut da bu merkezi örgütlenme yapısı da mutlaka cepheleşmeyi getirmektedir.

Son olarak eğer bu tarz bir örgütümüz olsaydı, Lozan’daki bu protestoya bir ulusal cephe örgütü Türkiye’nin tümünü etkin olarak taşıyabilseydi, Türkiye’nin bu ulusalcı cephesine Avrupa’daki tüm yurttaşlarımızın ittifak ettiği noktada milyonlara varan bir hareket doğacaktı ve terbiye edilmiş bir hareket biçiminde Lozan kutlamaları ve Lozan protestoları toplumdan soyutlanmayacaktı.

Türk-Kürt kardeşliği çizgisinin yanlışlığı

Bu anlamda ulusal sol merkezi örgütlenme Türkiye’nin günümüzde en önemli özelidir. Bu örgütlenmenin stratejik hedefleri, başka bir yerde belirttiğimiz gibi bir ara bölge sisteminde tüm Türk dünyasını bütünüyle kapsamaktadır. Türk dünyası kimliğini kapsadığımız yerde burada bu alan içinde Fars, Tacik, Kürt gibi alt unsurların ayrılıklarına dayanan çizgilere karşı, bütünlüğü savunan ve sistemden kopmayı savunan bir hareket geliştirmek zorundayız. İdeolojimizin, stratejimizin temeli bu olmalıdır. Yoksa sürekli Türk-Kürt kardeşliği gibi Türkiye’de de bölünmeyi getirecek bir çizgi, ulusal solun merkezi örgütünün stratejisi olamaz. Bu olduğu zaman, karşımızda ulusal sol çizgiyle uzlaşmayan bir hareket olduğunu görüyoruz. Eklektik biçimde bir araya gelmiş toplulukların tabanla bağlantısı olmayan ve taktiksel olarak da birlikte olmayan ve stratejik olarak neyi temsil ettiği, hangi stratejik hedefe yöneldiği belli olmayan bir araya geliniş aslında ulusal solun cephesi de olamamaktadır.