15.08.2005/Sayı:88
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Ekonomi
Tarih
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 

Atatürk Deniz Che

Kıbrıs

Ali Özsoy

Kuzey Kıbrıs’ta eskiden AB’nin örgütlediği Annancı eylemlerde İngilizce pankartlar göze çarparken şimdi sözde “milli” talepler ABD’liler için İngilizce olarak dile getiriliyor. Eğer Türkiye Türk Tezi’ne sarılıp Türkiye merkezinde Kıbrıs ve Azerbaycan’ı birleştirerek hem ABD hem AB’ye karşı ayrı bir kutup olarak çıkmazsa; ABD, Türkiye, Kıbrıs ve Azerbaycan’ı kendi elleriyle birleştirecek. Ama bu birleşme ABD işgali altında olacak.

Kıbrıs’ta AB-ABD taksiminin

son adımları

“Chirac beni kandırdı”

Milli Dava’nın devlet politikası olarak tasfiyesi sonucu AKP tarafından gerçekleştirilen “açılımlar” Kıbrıs’ta Türkiye’yi yolun sonuna yaklaştırıyor.

Annan Planı’na “Kuzeyden evet, Güneyden hayır” üzerine kurulu sözde milli strateji başlangıcından itibaren ABD politikası olarak tezgahlandı. Kıbrıs’ta, ABD tezi şu anda daha çok güçleniyor. ABD ve AB arasında sıkışan AKP ise sadece Türkiye’nin adadaki varlığını değil, kendi “denge politikasını” ve çok kutuplu uşaklığa dayanan iktidarını da bitme noktasına getirdi.

3 Ekim tarihi yaklaştıkça Türkiye AB ilişkileri özellikle Kıbrıs üzerinden gerginleşiyor. Bu da çok doğal. Çünkü Türkiye’nin AB’yle olan bağlarının önümüzdeki dönem daha da zayıflayacağı kesin gibi. Hem AKP hem de “alternatif iktidar oluşumları” ABD’yle yeniden “stratejik ortaklığa” dayalı bir işbirlikçi strateji için arayış içine girmiş durumda. Bu yüzden AB’nin adanın güneyinde sıkışmasına neden olan bugünkü statüko, AB tarafından kısa vadede değiştirilmek isteniyor. Fransa’nın müzakereler için Rum Kesimi’nin tanınmasını şart olarak ileri sürmesi rastlantı değil. Eğer 3 Ekim’e kadar bu Türkiye’ye kabul ettirilemezse uzun vadede Kıbrıs’ın kuzeyinde ABD egemenliği kesinleşmiş olacak.

Tayyip’in Gümrük Birliği Ek Protokolü’nü Rum Kesimi’yle imzalamış olması AB’ye bu konuda son bir şans verdi. Tayyip böylelikle dünyada resmi antlaşma düzenlemesine rağmen bir devleti tanımadığını iddia eden ilk “devlet adamı” olma şerefine kavuştu. Bu kadar komik bir iddianın kaynağı tabii ki yine Batı devletlerinden alınan “sözlerdi”.

Ek Protokol’ün imzalanmasından sonra Fransız Başbakanı Villepin ve Cumhurbaşkanı Chirac, Türkiye’nin Rum Kesimi’ni hâlâ tanımıyoruz mealindeki “yumuşak dille” hazırlanmış deklarasyonunu sert bir dille reddetti. Türkiye Rum Kesimi’ni tanımadan müzakerelerin başlatılamayacağı açıkça ilan edildi.

Tayyip bu sert açıklama karşısında bir tek “Ama Chirac bize söz vermişti” diyerek yanıt verebildi. AKP’nin büyük (!) Kıbrıs stratejisi her aşamada bir çocuğun kandırılmasını çağrıştırıyor. Annan’a evet dersek ödüllendirileceğimiz duyuruluyor. Sonra bize verilen sözün tutulmadığından şikayet ediliyor. Müzakere tarihi alınıyor. Sonra yine sözün tutulmayacağı ortaya çıkıyor. Ek Protokol imzalanıyor, altından başka talepler geliyor.

Tayyip daha ne sözler almıştır bilemeyiz ama uluslararası arenada Türkiye şu anda tanısa da tanımasa da Rum Kesimi’nden icazet bekleyen bir ülke konumunda. Fransa son dakikada tanımayı dayatıyor. Çünkü bunu başarırlarsa Türkiye de KKTC’yi yasadışı ilan etmiş olacak. Böylelikle kendi askerini işgalci konumuna sokacak. Bu ise uzun vadede ABD’nin ada için planlarından bağımsız olarak, AB’ye adanın kuzeyinde de askeri hak iddia etme imkânı sağlar. Şu andaki kavga bu. Yoksa Türkiye’ye AB kapılarının kapandığı zaten çoktan açıkça belliydi. Ek Protokol AB için kazanılacak bu son mevzide önemli bir adımdı. Türkiye’ye Rum Kesimi’ni tanıtarak Annan Planı referandumunda ABD’den yediği kazığın rövanşını alabilmenin hesaplarını yapıyorlar.

ABD mevziye yükleniyor

İş sadece Tayyip’e kalsaydı, AKP iktidarı yeni “sözler” karışılığında Rumları açıkça tanıyabilirdi. Ama AKP hâlâ iktidarda kalmak istediği için bu adımı atamıyor. Hepsinden önemlisi AKP’nin bu adımı atmasına ABD izin vermez. Artık Türkiye’nin değil ABD’nin adadaki temsilcisi gibi davranan M. Ali Talat da zaten böyle bir adımı kabul etmeyeceklerini ve bunu “ihanet” olarak göreceklerini belirtti. Söz konusu olan ABD’nin çıkarları olunca, Talat bile vatana ihanet kavramını hatırlayabiliyor.

ABD, AB’nin Rum Kesimi’ni Türkiye’ye tanıtarak tüm adaya hakim olmasına karşı çıkıyor. Kıbrıs’ta izolasyonun kalkması ve Ercan Havaalanı’nın uluslararası uçuşa açılması için AB’nin yaptığı çağrı, hattâ ABD askeri yetkililerinin havaalanında gizli araştırmalar yapması ABD’nin adanın kuzeyine askeri bir üs olarak göz koyduğunun açık göstergeleri. Zaten son bir yılda ikinci kez resmi bir ABD heyetinin doğrudan Ercan’a iniş yapması da tam da Fransa’nın tehditleri üzerine gerçekleşti. Talat’a, gerekirse Tayyip’e rağmen diren deniyor. Diğer taraftan Azerbaycan’dan ilk kez bir uçak iş adamı heyetiyle birlikte doğrudan Ercan’a iniş gerçekleştirdi. Azerbaycan yıllarca Türkiye’nin isteklerine rağmen Ermeni işgali altındaki Karabağ’ı bahane ederek böyle bir adım atmamıştı. Daha önce de Azerbaycan Başkanı İlham Aliyev, ABD’nin Annan Planı’na Kuzey’den evet Güney’den hayır planı için açıkça propaganda yapmış, eğer bu gerçekleşirse “KKTC’yi tanıyacağız” demiş ve tabii yine sözünde durmamıştı.

Şimdi ABD-KKTC-Azerbaycan arasında ilişkilerin derinleşmesine onay veriyor. Bu tam da Aliyev’in, ABD’yi sonbahar seçimlerinden önce yatıştırmak için Özbekistan’da kapatılmak üzere olan askeri üs için ABD’ye yer vermeyi önerdiği bir dönemde gerçekleşiyor. Kısa süre içinde Kıbrıs konusunda Tayyip’ten de çok “milli” çıkışlara şahit olabiliriz. Tüm bunlar ABD planı çerçevesinde icazetli hareketler. Türkiye’yi adada güçlendirmeyi amaçlamıyor. Çünkü Türk Ordusu zaten adada pamuk ipliğine bağlı bir konuma itildi. AB’ye karşı bu çıkışlar Türkiye’nin Kıbrıs’ta sarsılan konumunu güçlendirmeye değil, ABD’nin kuzeydeki konumunu sağlamlaştıramaya yönelik.

ABD seçeneği en tehlikelisi

Türkiye’deki Amerikancı medya ve iktidar ise ABD desteğiyle AB’ye karşı adada tutunmayı yeni bir “milli politika” olarak lanse etmeye çalışıyor. Eski Milli Dava’nın ne kadar başarısız olduğu, ABD’yle birlikte savunulan yeni davanın ne kadar güçlü ve başarılı olduğu iddia ediliyor. Hatta Tayyip vatanseverlik tartışması başlatarak hiç de iddialı olmadığı bir alanda boy göstermeye karar verdi. Gerçek vatanseverin kendileri olduğunu açıkladı.

Oysa ABD’nin planları Türkiye için, AB’nin Kıbrıs’taki planlarından çok daha fazla tehlike yaratmaktadır. İlk olarak AB adanın güneyini üye ilan ederek Kuzey’de güçlenme ve Kuzey’e sızma olanağından kendini mahrum etmiştir. İkincisi Talat şahsında Kuzey Kıbrıs’ta ABD iktidar olmuş, ileriki dönemde hedeflediği askeri varlık için ciddi kazanımlar elde etmiştir. Üçüncü olarak hem Türkiye’deki en has Batı işbirlikçileri hem de AB Türkiye-AB ilişkisinin artık kopma noktasına geldiğini açıkça itiraf etmektedir. AB artık Kıbrıs konusunda Tayyip’ten daha fazla taviz koparamaz. Bu ne yazık ki milli güçler ve TSK engel olacağı için değil, ABD engel olduğu için bir gerçeklik. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’nin tamamen tasfiyesi ABD’ye bırakılmış oluyor.

Bu ise sözde yeni bir “milli” politikayla gerçekleştiriliyor. ABD, İran saldırısından önce Azerbaycan’a Karabağ’ı, Türkiye’ye ise Kıbrıs yem olarak sunuyor. Güya ABD buralarda Türk tezini destekleyecek, karşılığında biz de müttefik olacağız. Ancak ABD bir kere Azerbaycan’a, Kıbrıs’a ve Türkiye’ye yerleştikten sonra gerçek plan uygulanacak. Sadece İran değil üç Türk devleti de aynı anda işgal edilmiş olacak. AB’nin askeri olarak asla başaramayacağını ABD böylelikle gerçekleştirecek.

Eğer Türkiye Türk Tezi’ne sarılıp Türkiye merkezinde Kıbrıs ve Azerbaycan’ı birleştirerek hem ABD hem AB’ye karşı ayrı bir kutup olarak çıkmazsa; ABD, Türkiye, Kıbrıs ve Azerbaycan’ı kendi elleriyle birleştirecek. Ama bu birleşme ABD işgali altında olacak. Türk Milletinin, Amerikancıların önümüzdeki dönem gerçekleştireceği sahte “milliyetçi” çıkışlara karşı son derece uyanık olması gerekiyor. Çünkü esas tehlike artık AB’ci diplomasi alanında değil, silahlı alanda beliriyor.