15.08.2005/Sayı:88
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Ekonomi
Tarih
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 

Atatürk Deniz Che

Türkiye

İnan Kahramanoğlu

Ordu ticarethane değil asker ocağıdır!Ordu ticarethane değil
asker ocağıdır!

Çarpık bir Ordu teorisi!

Son Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısının ardından basına yansıyan bir habere göre Ordu’daki 11 irticacı subayın ihraç edildiği son toplantıda Başbakan Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün ihraç kararlarına muhalefet şerhi koymak istemeleri karşısında bir komutan aynen şöyle demiş: “Bu kişiler uzun süredir takip ediliyor. Uyarıldılar, birlikleri değiştirildi. Buna rağmen irticai faaliyetlerini sürdürdüler. Biz işveren durumdayız. Devlet ve TSK yerine başka bir otoritenin emrine çalıştılar. Biz işveren olarak başka bir otoriteye boyun eğenlerin iş akdini feshediyoruz.”

Türk Ordusu’nun komuta kademesinde en yüksek mevkilere kadar yükselmiş bir orgeneralin Türk Ordusu’ndaki emir komuta zincirini bir işçi-işveren ilişkisi olarak değerlendirmesine ne demeli? Genelkurmay’dan herhangi bir tekzip de gelmediğine göre haberin doğruluğu teyit edilmiş oluyor. Zaten olayın vehameti de burada ortaya çıkıyor.

İyi ama nasıl olur da bir erin bile ağzından çıkması mümkün olmayacak böylesi bir açıklama bir orgeneral tarafından yapılabilir? Habere göre bu açıklama irticacı subayların Ordu’dan atılmasını açıklamak ve YAŞ kararlarının mahkemeye götürülmesi isteklerine karşı bir örnek olarak verilmiş. Kötü bir örnek olması bir yana böyle bir işçi-işveren ilişkisinin tanımlandığı yer artık ordu değil, bir ticarethanedir.

Üstelik o ticarethanede çalışan ve para kazanan işçi de o malum İş Kanunu’nun gereği olarak mahkemeye gidip dava açma ve işine iade talebinde bulunma hakkına sahiptir. Bu tür davalardaki istatistiklere bakıldığında işten atılanların çoğunlukla işlerine geri dönme kararı aldırdıkları görülecektir. Dolayısıyla bu tür bir örnek askerin değil ancak hükümetin tezlerini doğrulamaya hizmet edebilir. Zaten AKP’liler de öyle demiyorlar mı? “Burası bir ticarethanedir ve çalışanların da iş hukukundan doğan zararlarını mahkemeye götürme ve tazmin etme ya da bozma hakkı vardır.”

Burada açıklama yapan orgeneralin ve olayı yalanlamayan Genelkurmay’ın, Ordu’yu ordu yapan esas ekseni kaçırmaları olayın birinci vahim yönüdür. Kaldı ki Ordu’yu bir güç olarak ortaya çıkaran durum bizzat onun kurumsal kimliğidir. Ancak siz kalkıp Ordu’nun bu kurumsal kimliğini yokedip sıradan bir patron-işçi ilişkisine indirgediğinizde kendi kazdığınız çukura düşersiniz ve kendinizi güçlü konumdan en zayıf konuma düşürürsünüz. Ancak burada özellikle dikkate alınması gereken konu Türk Ordusu’nun asker ocağı niteliğinin yadsınması ve yok edilmesidir. En tehlikelisi budur.

Vatan borcunu canla ödemek

Keşke Genelkurmay, “Türk Ordusu Türk Milleti’nin bağrından çıkmış bir güçtür ve Türk Milleti’ne sadakat dışında hiç bir sadakat ilişkisi içinde değerlendirilemez.” deseydi. Ama öyle olmadı. Demek ki ortada bir gaftan öte Ordu’nun en üst kademelerine kadar nüfuz eden çarpık bir anlayış gelişmektedir. Zira bırakın bir komutanı, bir çocuk bile böylesi bir gaf yapamaz. Bilir ki; her Türk asker doğar. Türk Milleti asker millettir. Türk Ordusu bütün Türklerin gözbebeğidir, Türk genci için Ordu asker ocağıdır. Her Türk genci baba ocağında büyür, sonra asker ocağında hayata hazır bir yetişkin olur. Türk töresidir; askerlik yapmayana kız bile verilmez. Asker ocağı bu denli kutsaldır.

Asker ocağı her Türk gencinin vatan borcunu ödeyeceği, içtiği suyun yediği aşın karşılığını vereceği, milletine olan vefa duygusunu göstereceği bir fırsattır. Bu yüzden Türk askeri düşmana karşı korkmadan, yılmadan en önde çarpışmaktan geri durmaz. Vatan borcu her ne koşulda olursa olsun ödenmelidir. Vatan yolunda şehitlik mertebesine ulaşmak da büyük bir şeref ve onurdur. İşte Ordu’yu ordu yapan da elindeki silah değil bu ruh ve bilinçtir.

Yirmi beş yıllık bir terörle mücadele dönemine ve her gün televizyonlara yansıyan şehit cenazelerine bakan herkes, hem dost hem de düşman, şehit anası ve babasının ağzından tek bir laf duyar: Vatan sağolsun! Bu laf kimse tarafından ezberletilmemiştir onlara. Çünkü asker bir millettin fertleri için, vatan uğruna savaşmak ve gerekirse ölmek büyük bir şereftir. Onun için, şehit ailesi hiç çekinmeden ikinci, üçüncü, dördüncü evladını cepheye gönderir. Bu durumun tek bir kaynağı vardır. Her Türk’ün aklında ve yüreğinde ortak bir asker ocağı tanımı vardır. Ne pahasına olursa olsun yaşatılması ve korunması gereken bir ocak!

Bütün bunlar önümüzde dururken şimdi bir komutan çıkıp da asker ocağının başındaki bir komutanın asker ocağını bir işyerine, herbiri bir Mustafa Kemal olma özlemindeki Türk subayını bir işçiye, Mustafa Kemal’in makamındaki Türk komutanlarını bir patrona ve Ordu’nun vatan savunması rolünü bir para alışverişine çevirmeye kalkışırsa, bu, Türk Milleti’nin canını acıtır. Bilmeyenler için Türk Ordusu’nun temel felsefesini hatırlatalım: Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. Uğrunda ölünecek bir vatanı olmayanların işçi-işveren ilişkisiyle ayakta tutabilecekleri bir ordusu da yok demektir.

Türk Ordusu yıkılmakta olan bir imparatorluktan, bir milletin ordulaşarak elde silah çarpışması sonucu kurulmuştur. Görevi; Türk Ulusu’nun varlığını ve bağımsızlığını canı pahasına korumak ve kollamaktır.

Bunun dışındaki her tanım Türk Ordusu’nu bir paralı lejyonerler topluluğuna çevirmektir. Oysa ne Türk Ordusu bir Fransız lejyonudur, ne de Türk askeri para karşılığında mazlumların canına kasteden Amerikalı bir conidir.

Attila’nın ve Mustafa Kemal’in Ocağı

Türk Ordusu Attila’nın, Mustafa Kemal’in ocağıdır. Türk askeri para için ölmez, öldürmez. O ancak vatanına kastedenlerin karşısındadır. Vatan yolunda ölmek de öldürmek de kutsal bir görevdir. Türk Milleti’ni tarih boyu yenilmez kılan ve binlerce yıldır tarih sahnesinde tutan güç budur. Attila’dan Mustafa Kemal’e Türk Ordusu bu geleneğin taşıyıcısıdır.

Türk Ordusu, Türk Milleti’nin ordulaşmış halidir. Bu ilişkiyi atlayıp bir işçi-işveren ilişkisi tanımlandığı anda, orada vatan ve millet duygusundan değil, ancak parayla alınıp satılan bir hizmetten bahsedilebilir. Piyasa kurallarının işletildiği her yerde de karşınıza ister istemez serbest rekabet çıkar. Yani asker, işçi de diyebiliriz, patronunu seçmekte özgürdür. Bu demektir ki istediği zaman daha çok para veren bir patronun emrine girebilir.

İyi de o zaman ortada Ordu diye bir şeyden eser kalır mı? Örneğin düşmana karşı savaşın en çetin bir anında işçi, pardon asker kalkıp da düşmanla para pazarlığına girerse ne olur? Ya da para ilişkisinin hakim olduğu bir yerde vatanı ve milleti için ölümü göze alacak bir işçi kaç lira maaşla tutulabilir?

Türk Ordusu “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyebilen, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na Dumlupınar’dan Sakarya’ya, zaferden zafere koşan Mustafa Kemal gibi cesur askerlerin ocağıdır. Bu çizgiyi taşıyamayacak olanların yeri asker ocağı değil ticarethanelerdir.