15.08.2005/Sayı:88
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Ekonomi
Tarih
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 

Atatürk Deniz Che

Yön

Kaya Ataberk

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ve Suriye Devlet Başkanı Beşar EsadABD stratejisi ve Asya’da mevzi arayışları

ABD’nin Irak saldırısının üzerinden geçen zaman, aslında ABD’nin bölgede güçlenmesinden çok, daha fazla çıkmaza girmesiyle tanımlanabilecek bir dönem oldu. Irak’tan önce Afganistan’a yapılan operasyonun ardından “şer ekseni” açıklamalarını yapan Geoge W. Bush ve ABD sömürgeciliği, merkezi Ortadoğu olmak üzere bir dünya hakimiyeti mücadelesine girmiş bulunuyordu. Bu mücadelenin ana eksenini de Ortadoğu’da ABD’nin söz geçiremediği ulus devletlere ve bölgenin ezilen halklarına karşı başlatılan yok etme kampanyası oluşturdu. ABD, açık hedeflerini Irak, İran ve Suriye olarak belirtmişti ve bu ülkelere tek tek saldıracağını ve onları “yola getireceğini” ilk günden belirtmişti.

Türkiye ise henüz açıklanması uygun görülmeyen bir hedef olarak listenin satır aralarında bekletilmekteydi. Türkiye’nin aslında, tarihi ve bugünkü konumuyla Ortadoğu coğrafyasının en güçlü ulus devleti olarak, ABD’nin önüne en büyük engel olarak dikildiği ortadaydı, ancak yıllardır süren Batı müttefikliği kandırmacası Türkiye’nin bir süre daha bekletilmesini ABD açısından gerekli kılıyordu. ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinin esas niteliğinin ortaya çıkması Irak saldırısı öncesinde yaşanan tezkere krizi ve daha sonra ortaya çıkan Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi gibi olaylarla netlik kazanacaktı.

Bugün ABD, Irak’ta işgalci güç olarak varlığını sürdürüyor. Ancak işgal ertesindeki durum pek de ABD’li stratejisyenlerin beklediği durum değil. Irak, zaman içinde bir ulusal kurtuluş savaşına evrilerek güç kazanan, beklenenin üzerinde bir direniş göstererek ABD’yi istediği rahatlığa ulaştırmadı. ABD’nin Irak’ta sadece bazı dar alanlarda duruma hakim olabilmesi, hem Arap milliyetçisi direnişçilerin hem de El Kaide bağlantılı grupların ABD’ye verdirdiği kayıplar, ABD’yi Irak’ta girilen çıkmaz sokağı, saldırı alanını genişleterek aşma yoluna sokuyor. ABD’nin şer ekseni olarak adlandırdığı Suriye ve İran’a doğru, çatışma eksenini kaydırması önümüzdeki dönemde gerçekleşmesi beklenen gelişmeler olarak karşımızda durmaktadır.

ABD’nin çok yönlü kuşatma politikası

ABD, sömürgeciliğinin tutarlı sonucu olarak dünya hakimiyetini hedeflemektedir. Her sömürgeci, rakiplerine karşı daha geniş alanlara ve kaynaklara hakim olma mücadelesi vermek, kendi sömürge imparatorluğunu hedeflemek durumundadır. Bu hedefin vazgeçilmez alanı ise hem konumu dolayısıyla dünyanın jeostratejik merkezi hem de enerji kaynaklarının yoğunluğu dolayısıyla, mücadelenin ana odağı olan Ortadoğu ve Orta Asya alanları olmaktadır. ABD bu alanlarda hakimiyet mücadelesinde kendisine rakip olarak gördüğü diğer emperyalistleri kuşatmaya çalıştığı gibi, saldırı hedefi olarak tespit ettiği Suriye, İran, Türkiye gibi ülkeleri de kıskaca almak üzerine bir strateji kurmaktadır. Bu noktada Ortadoğu açısından İsrail, Ürdün, Mısır gibi tam Amerikancı devletler, Barzani, Talabani ve PKK ayaklarından oluşan Kürt işbirlikçiliği en önde gelen araçlardır.

Bunlara ek olarak da son dönemde Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da örneklerini gördüğümüz “turuncu devrim” stratejisiyle Amerikancı rejimlere teslim edilen ülkeler de ABD’nin savaş mevzisi kazanmasında kritik rol oynamaktadırlar. ABD tüm bu faktörleri kullanarak rakiplerini ve hedeflerini kuşatmaya ve etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Kuşatmanın tam ortasında da aslında Türkiye vardır ve süreç hızla mücadelenin ana safhasını oluşturacak olan Türk-Amerikan savaşına doğru gitmektedir. Türkiye’nin hareketsiz bırakılabilmesi için Suriye ve İran kritik önemdedir. Ancak ABD’nin bu ülkelerle ilgili politikalarını da yakından izlemek gerekir.

ABD, Suriye’ye geri adım attırmayı başardı

ABD’nin Suriye meselesine yakından eğileceği, Lübnan’ın eski Batıcı Başbakanı Refik Hariri’nin bir suikast ile öldürülmesiyle ilk işaretini vermişti. ABD, kendi eliyle tezgahladığı bu provokasyonun ardından Suriye’yi olaydan sorumlu tutarak, iç savaştan beri Lübnan’da bulunan askeri birliklerini geri çekmesini istemişti. Suriye’nin Lübnan’daki gücü sadece Lübnan’ın güvenliğini sağlayan bir yapı değildi. Bu güç aynı zamanda özellikle İsrail üzerinden gelebilecek bir saldırıya karşılık Suriye’nin kendi savunma hattını ülkenin merkezinin uzağında kurmasını sağlamak işlevini de görecekti.

Ancak, ABD’nin daha ilk tehdidinde Lübnan’dan birliklerini geri çekmeye başlayan Suriye aslında bu hareketle kendi savunma hattını ortadan kaldırmış oluyordu. Ancak bu olayın etkileri sadece bununla sınırlı kalmamıştır. Suriye’nin kendi tarihsel alanı içinde askeri-politik inisiyatifi kaybetmesi, İran’la kurduklarını açıkladıkları ittifakın da ölü doğmasına neden olmuştur. İran’ın müttefiki Suriye, artık savaş ve politika gücünden yoksun bir ülke konumundadır. Bu durum da önümüzdeki dönem açısından hem İran ve Suriye’nin, hem de bölgenin tüm ezilen uluslarının işini zora sokacaktır.

Lübnan’da Amerikancı iktidar, Mısır’da ABD etkisi

Suriye’nin çekilmesinin ardından gerçekleştirilen seçimlerde Lübnan’da başbakanlığa Refik Hariri’nin yakın çevresinden Fuad Sinyora getirildi. İktidarı alan blok tamamen Suriye karşıtlarından oluşmuş durumda. Lübnan’da Batıcı iktidarın kurulması aslında Suriye’ye attırılan geri adımın ağırlığını da göstermektedir. Daha kısa zaman öncesine kadar etkisi altında yaşayan Lübnan artık Suriye’ye düşman bir isim tarafından yönetilmektedir. Diğer taraftan Suriye yanlısı geçici hükümetin savunma bakanına suikast düzenlenmesi, Hıristiyan sağcı Falanjistlerin lideri Samir Caca’nın serbest bırakılması Suriye etkisinin yüzde yüz çöküşünün kanıtı oldu.

Bir diğer gelişme de Mısır’da yaşanıyor. ABD yıllardır müttefiki olan Mısır’ın Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e karşı bir yola getirme operasyonu başlatmış durumda. Demokrasi ve insan hakları söylemleriyle eleştirilmeye başlanan Mübarek ilk olarak bu duruma tepki vererek kendisinie muhalif olan Eymen Nur’u Amerikan parasıyla iş görmekle suçlayarak bir çıkış yaptı. Ancak seçimlere gidilirken Müslüman Kardeşler’in ve bazı sol grupların da eylemlerini arttırmaları Mübarek’i ürküttü ve ABD’nin isteklerini yerine getirmeye başladı.

Mısır ve Lübnan’ın Amerikancı safa tamamen bağlanması Suriye’nin Batıdan kuşatılmasının tamamlanması anlamına gelmektedir. Bu duruma Mahmut Abbas’la etkisizleşen El Fetih’i ve İsrail’in Gazze’den çekilmesiyle rahatlayan Hamas’ın durumuyla boşa çıkan İsrail’i de katarsak; Suriye’nin durumu pek iç açıcı görünmemektedir. Ancak bu durumun oluşmasında ezilen bir ülke açısından uygulanabilecek en yanlış politikanın da etken olduğunu saptamak gerekir.

Geri adım atarak ABD’yi oyalayabileceğini sanmak

Suriye yönetimi er ya da geç ABD’nin ülkelerine saldıracağını bilmektedir ancak bu saldırıyı geciktirmenin yollarını aramaktadır. Bu noktada düşülen yanlış taviz verilerek emperyalistin oyalanabileceğini sanmaktır. Oysa ABD tavizlerle elini daha da güçlendirmektedir ve bu güçlenme saldırı zamanında bir gecikmeye değil olsa olsa bir yakınlaşmaya işaret edebilir. Suriye, Lübnan’dan çekilmesinin hemen ardından ülkede olağanüstü hali kaldıracağını, çok partili rejime geçileceğini açıklayarak bu tuzağa düşmüştür. Bu açıklamalar da Şam yönetiminin önemli isimlerinden Faruk el Şara tarafından yapılmıştır. Girilen yönelim, Suriye’de bir “Batıcı aydınlar”, ayrılıkçı Kürtler ittifakının doğmasını hızlandırmıştır. Amerikan gazetesi Washington Post daha şimdiden Suriye için “barışçıl rejim değişikliği”nden bahsetmektedir. Gelişmeler ABD’nin daha zorlu düşmanı olarak görünen İran’a saldırmadan önce Suriye’de bir hükümet darbesiyle kolay çözümü deneyebileceğini de göstermektedir. Ancak ABD’nin kullanacağı yöntem ne olursa olsun sonuç aynıdır: Taviz vermek ABD’yi durdurmayacak aksine onun işini kolaylaştıracaktır.

İran’da radikal Ahmedinejad dönemi

ABD’nin tehdidinin daha yakından hissedilmesinin İran’daki yansıması ise daha farklı gerçekleşti. İran seçimlerinde beklenenin aksine daha ılımlı tavırlarıyla tanınan Haşimi Rafsancani’nin yerine radikal, Amerikan karşıtı Mahmut Ahmedinejad Cumhurbaşkanlığı’na seçildi. Ahmedinejad, 1979’da ABD Büyükelçiliğine baskın yapan militanlardan biri olmakla suçlanıyor. Bu kadar radikal bir ismin seçilmesi, yükselen Amerikan karşıtlığının göstergesi olduğu gibi İran’ın ABD’ye direniş olanaklarını da olabildiğince zorlayacağı anlamına geliyor. Ahmedinejad’ın seçilmesinin hemen ardından ABD vatandaşlarına bir duyuru yaparak artık İran’ın daha da güvenliksiz olduğunu ve bu ülkeye kesinlikle gitmemelerini bildirdi. Bu gelişmeler ABD - İran ilişkilerinde artan gerginliğin daha da yükselmesine neden olmuş durumda. Aynı zamanda bir süredir İran’ın AB’yle kurduğu iyi ilişkiler de gerilerek kopma noktasına geldi. Bu kopmada İran’ın nükleer enerji konusundaki kararlı tutumu da etkili oldu.

İran’ın uzun süredir nükleer programlar geliştirdiği bilinen bir gerçek ve ABD tarafından İran’a karşı kullanılmakta. ABD, İran’ın nükleer bir güç olarak tehdit oluşturduğunu iddia ediyor ve bir süredir de AB ülkelerinden bu konuda İran’a tavır almalarını istiyordu. AB’nin İran’a yaptığı baskılara rağmen İran nükleer enerji konusunda kararlı tavrını korudu ve geri adım atmadı.

Ağustos başında İranlı yetkililer İsfahan Santrali’nde uranyum dönüştürmeye başladıklarını açıkladılar. Bu gelişmenin ardından Almanya, Fransa ve İngiltere Dışişleri Bakanlıklarının hazırladığı bir mektup AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solona tarafından imzalanarak İran’a iletildi. Bu mektupla İran’a nükleer çalışmalarını durdurmazsa aralarındaki görüşmelerin tamamen kesileceği bildirildi. Böylece ABD karşısında bir alternatif olarak AB politikası izleyen İran yalnız kalmış oldu.

AB’nin ABD safına geçmesi İran’a yapılacak bir saldırıda, İran’ın tamamen yalnız kalacağı anlamına geliyor. Bugüne kadar belli noktalarda ABD’yi sözlü olarak eleştirmeyi tercih eden Rusya da İran’dan nükleer faaliyetini durdurmasını istemiş bulunuyor. Bu gelişme İran’ın AB’yle olduğu gibi Rusya’yla da yakın zaman içinde köprüleri atacağının işareti.

İran’a karşı bir diğer ABD kartı da PKK olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken aniden başlayan Kürt ayaklanması İran’ın başını ağrıtmaya devam ediyor. İran hükümeti ayaklanmadan doğrudan doğruya PKK’yı sorumlu tuttu. Daha önceden de TÜRKSOLU’nda PKK’nın yeni misyonunun artık ABD’nin acil müdahale gücü rolünü oynamak olduğunu yazmıştık. ABD, İran’la gerildiği anda PKK burada eylemlere girişerek bu misyonunu da yerine getirmektedir. Ancak tek başına yeterli olmayacaktır.

Azerbaycan seçimleri ve İran’a saldırı

ABD, şu ana kadar İran’a karşı uyguladığı kuşatma ve tecrit politikasında ciddi başarılar kazanmıştır. İran’ın müttefiki Suriye zayıflatılmış, iyi ilişkiler kurduğu AB ve Rusya da emperyalist kast içinde ABD’nin yanında yer almayı tercih etmişlerdir. İran’a saldırı için iki koşulun daha gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunlardan biri Azerbaycan’ın ikna edilmesi diğeri de Türkiye’nin ABD’nin saldırısına yardım edecek bir ekibe teslim edilmesidir.

Azerbaycan, 6 Kasım’da genel seçimlere gidiyor. Yaklaşan seçimlere doğru ortaya çıkan tabloda muhalefet partileri olan Müsavat ve Azerbaycan Halk Cephesi’nin liderleri İsa Gamber ve Ali Kerimli’nin ABD’yle ve Soros’la yakın ilişkiler kurduğu bilinmektedir ve günlük basında rahatça bu durumdan bahsedilebilecek kadar açıktır. Ali Kerimli; “Evet, ABD çıkarına ve gelecek hesaplarına göre demokrasi ya da demokrasi dışı yolları kullanır. Bizim şansımız bölgemizde demokratik yolların açılmış olmasıdır” diyerek turuncu devrim tablosu çizmektedir. İsa Gamber ise Bakü’de ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın yardımcısı Paola Dobriaski ile görüşmektedir. Görünen odur ki; ABD ya İlham Aliyev’i turuncu devrim tehdidiyle ikna edecektir ya da muhalefeti gerçekten devreye sokarak bir iktidar değişikliğini sağlamaya çalışacaktır. Bu durumda ABD başarı sağlayacak olursa Azerbaycan, İran’a yapılacak olan saldırının merkez üssü olarak kullanılacaktır.

Daha şimdiden AHCP üyeleri ile Aliyevciler arasında çatışmalar başlamıştır ve yaralanmalar olmuştur. 6 Kasım’a kadar Azerbaycan’ın ABD’nin istediği konuma gelmesi çok da uzak bir ihtimal olarak görünmemektedir.

ABD, Orta Asya’da zorlanıyor

Ortadoğu’da ABD’ye çok karşı çıkmayan Çin ve Rusya, Orta Asya’da ciddi güçler olarak hâlâ varlıklarını korumaktalar. ABD’nin Kırgızistan’da attığı adıma rağmen Orta Asya’da bu diğer iki emperyalist karşısında zorlandığı açıktır. Temmuz başında Şangay İşbirliği Örgütü’nün yaptığı toplantının sonunda Rusya, Çin ve Orta Asya ülkeleri tarafından, ABD’den bölgeden nasıl ve ne zaman çekileceğine dair takvim istenmiştir. Ardından Özbekistan, ABD’nin Afganistan işgali sırasında kullandığı Hanabad (K2) askeri üssünü boşaltması için 6 ay süre verdi. Özbekistan başta olmak üzere Orta Asya ülkeleri Rusya ve Çin’e yakın durmaya çalışmaktadırlar. Gerçi Rumsfeld, Kırgızistan’ı bir geziyle üsler için yeniden ikna etmiş bulunuyor ama ABD’nin Orta Asya’da istediği inisiyatifi bir anda kazanamayacağı da ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da Rusya ve Çin, İran saldırısına ses çıkartmayacak olsalar da Orta Asya’da kendi hesaplarını tutacaklarını ortaya koymuş bulunmaktalar.

Ezilenler olabildiğince çabuk cephe oluşturmalı

Ortaya çıkan bu tablo karşısında tek bir seçenek kalmaktadır. Ezilenler için AB, Rusya, Çin gibi seçenekler yoktur. Bir ihtimal ABD’ye başka alanlarda karşı çıkabilecek olan bu emperyalistler Ortadoğu’da ve ezilenlerin direndiği noktalarda sessiz kalmaya devam edeceklerdir. Ezilenlerin ABD saldırısına karşı tek seçeneği Filistin-Suriye-Irak- İran hattında bir direniş cephesi oluşturabilmektir. ABD kısa vadede Mısır gibi ülkelerdeki işbirlikçi rejimleri yanına alarak, İsrail’le beraber saldırıya geçebilecek konuma gelmeye çalışmaktadır. Bu noktada İran’a saldırı açısından Azerbaycan ABD’nin en çok çalışacağı ve çabuk sonuç alabileceği bir bölge olarak görünmektedir.

Esas büyük tehlike ise Türkiye’nin Amerikancı odaklar tarafından İran saldırısında ABD’ye kullandırılmasıdır. Türkiye’yi bu ihtimalden uzak tutmak başta Türkiye olmak üzere bölgenin ezilen ulusları açısından kritiktir. ABD’nin esas olarak Türkiye’yi kuşatmaya çalıştığı unutulmamalıdır. ABD destekli Yahudi-Kürt-Ermeni ittifakına karşı ezilenler hattında yer alınmalıdır.