|
Tamer Abuşoğlu |
|
Entellektüelizm adına inkar, Bilimin ve kültürün kara sularına mayınlar döşeyen haramiler ektikleri yalan edebiyatının hasatından elde ettikleri kazanımların bire on, bire yüz, bire binler verdiğini görünce, sular seller gibi coşmaya devam ediyor. Bu duruma bağlı olarak sayılarını da katlayarak çoğaldıklarına tanıklık ediyoruz. Bilim ve entellektüelizm adına tarihi tahrip etmeyi ve bilimi tersine akıtmayı kendi nicel birikimleri ve istikbal beklentileri adına kazanç belleyen inkar bloğu Baskın Oran’dan, Halil Berktay’a kadar uzanan bir zincirin halkalarında kamufle olmaya devam ediyor. Ermeni, Rum, Kürt ve Pontus çığırtkanlığını tarih bilinciyle karıştıran, millet olma şuurunun izini sürmenin olmazsa olmaz baş koşulunu Türk’ü yok sayma politikasına endeksleyenler kazanıyor, hiçbir dönemde olmadığı kadar itibar görüyor. Petrolden daha çok getirisi olan, yegane yatırım aracına dönüşen Türk düşmanlığı entellektüelizmin ipine sarılıyor. Faşizan Kürt milliyetçiliği kendi yaşam alanını ideolojik bölücülük olarak belirlerken, ne gariptir bölücülük ve kafatasçı Kürtçülük, ilericilik ve devrimcilikle karıştırılıyor. Bu yolla Marksizm’i sömürme içgüdüsü vahşi bir şekilde Mehmetçiğin bedeninde kurşun olarak patlıyor. Buna karşın Türk’ün doğal savunma refleksi, emperyalizm ve ırkçı bölücülüğe karşı kurduğu milli direnci gericilik olarak adlandırılıyor. Ohannes Pamuk olarak adlandırılan muhteremin “1,5 milyon Ermeni ile 30 bin Kürd’ü katlettik” tespiti Batı emperyalizmini öylesine memnun ve bahtiyar etti ki, Batının para muslukları da dahil, göz boyayan tartışmalı ödül mekanizmaları ve itibar kapıları ardına kadar kendisine açıldı. Bu yolu izlemenin kısa vadedeki getirisini çıplak gözle dahi tespit edenler biraz da genetik ihanetin kanlarında gizlediği dürtünün de ileri itmesiyle aynı yöntemden nemalanmayı geçer yol olarak benimsediler. Karşı ihanet salt bu yolla kültür dünyasında da gedikler açmayı kendi propaganda ve ajitasyonlarına uygun ve ahlaki sayabiliyor. Bu zamana kadar Türkçe yazan, Türkçe’nin ve Türk edebiyatının sağladığı olanaklarla kendini bir yerlere taşıyan bu büyük kültürün kanatları altında ve kendilerine sağlanan büyük müsamahakarlıkla fasulye misali nimetler sofrasında kendine yer bulanlar, akordu bozuk boş tenekeler gibi gürültü kirliliğine neden olmaktadır. “İyi şiir ve yazı yazanlar Türk kökenli değil” diyecek kadar kendini kaybeden Murathan Mungan şimdilerde Orhan Pamuk rolüne pek aşina. Kendi şahsi macerasına etnik kimlikleri kaşıyarak meze yapmaya çalışmanın bir kalem erbabına ne derece yakıştığı malum.. Ancak uç fikirler beyan ederek, edebiyatçı kimliğini şovmenliğe terfi ettirmeye çalışan bu kabil yüksek zümre edebiyatı aşıklarını tespit ettikten sonra, alçaklığın tarifinin yeniden yapılması gerektiğine daha çok inanıyorum. Alt kimlik kavgasını aleniyete dökenler, bu zamana kadar gizleyerek bastırdıkları, geçmişin hesabını sorma ve öç alma dangalaklığını Türkiye ve Türkler üzerinden giderme hesabındadır. 1923 yılında emperyalist Batı bloğunun kan dökme ve talan esasına dayanan vahşi tahakkümüne karşı, Türk’ün asil kanlı direnişiyle kurduğu milli devletin adı, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ancak aynı Murathan Mungan “Türkiye Cumhuriyeti’ni ben kuracak olsaydım adını ‘Anadolu Cumhuriyeti’ koyardım” derken, Türklerin yaşadığı coğrafya anlamı taşıyan Türkiye sözcüğünün kendi bünyesinde yaratmış olduğu rahatsızlığı dışa vuruyor. Mungan, Türk’ten arındırılmış bir Anadolu’nun dolayısıyla yeryüzünden ve onun bilinen tarihinden tecritine tekamül edeceğini bilemeyecek kadar cehaletin pençesindedir. Zira Mustafa Kemal hiçbir zaman Anadolu uygarlıklarından kopmamış, Eti ve Sümer uygarlıkları onun esin ve ilham kaynağı olmuştur. Tarih şuuru olmayanların tarihçiliğe soyunması ve bir paleontolog edasında sarf etmeye çalıştığı karga burga çok bilmiş sözler ancak ve ancak bir felaket yaratmaktan öte bir anlam taşımazlar. Anlamsız polemikler yaratan ve sıradışı söylemlerle tribünlere oynama telaşındaki kalem erbabı, toplumun sesini ödünç almış bir yazarın sorumluluğundan uzaklaştıkça, kendini inkara o ölçüde yaklaşmış demektir. Ahmet Hamdi Tanpınar için zamanı yakalamaktan uzak, eski ve çayı kararmış ifadelerini kullanarak, bu kez yazılı edebiyatın klasikleşmiş duayenlerini tahrifata yönelen Murathan Mungan, Hilmi Yavuz’a ait şu çarpıcı ifade şekliyle hak ettiği cevabı almış olmuyor mu? “Tanpınar ölümünden 40 yıl sonra bile üzerinde çok yazılan konuşulan tartışılan bir yazar kimliğiyle önümüzde dururken, acaba bugün Tanpınar eskimiş diyen insanlar bundan 40 yıl sonra Tanpınar kadar okunabilecekler mi? İki türlü yazar vardır, bunlardan biri göktaşı meteorları gibidir. Meteorlar bizim semalarımızda göklerimizde olanca görkemiyle, olanca parlaklığıyla görünür. Bizim gözümüzü kamaştırır ama bir daha görünmemek üzere kaybolur giderler. Bir de kutup yıldızı gibi yazarlar vardır, onlar hep oradadır.” İşte bunlar yazılı edebiyatın kaliteli birer ışık demeti olarak değil, eğlence sloganlarında masa adedi sorulan dansözler gibi, topluma sunulmaya çalışılan birer ihraç ürünü gibidir. İnsanı asıl yaralayan ve şahsiyetleri adına acıklı ve düşündürücü olan da bu genel realitedir. |