01.08.2005/Sayı:87
Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Karakutu
Ünlem
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che

Ali Özsoy

Batı'ya saldırı eylemleri neyi amaçlıyor?

Eylem karşıtları kimler?

New York ve Madrid’den sonra üçüncü Batı metropolü olarak Londra vuruldu.

Batıdaki metropolleri vuran eylemlerin amacını ortaya koymadan önce hangi odakların bu eylemlere karşı olduğunu çözümleyerek, kendi konumumuzu belirlemeliyiz.

Birinci kesim Amerikancılar ve açık işbirlikçiler; ikinci kesim ise en sağdan en sola sözde “Amerika muhalifleri”. Bu iki kesim çok farklı söylemler kullansalar da özünde aynı tezi savunuyorlar: Batı metropollerindeki eylemler canicedir ve provokasyondur. Kısaca kışkırtmaya yöneliktir. Amerikancı ve işbirlikçiler kışkırtmanın kaynağı olarak El Kaide’yi yani uluslararası terörizmi görüyorlar. Bunlara göre ABD’nin ve Batının mazlumlara saldırma nedeni ezilen dünyadaki kışkırtmalardır. Direnen halklar kendi kendilerine zarar vermektedir. Marjinal unsurların kışkırtmasına gelmektedirler. ABD’ye boyun eğilirse, yeniden yapılanma, demokrasi ve zenginlik için işbirliği yapılabilir. Ama marjinal unsurlar bu olanağı hep yok etmektedir. Bu tür işbirlikçi tezler ezilen dünyada ve Müslümanlar arasında hep “marjinal” kalmaya mahkumdur.

Bir de sağdaki ve soldaki ABD “muhalifleri” vardır ki bunlar ABD’nin esas ideolojik aygıtlarıdır. Çünkü halkın en bilinçsiz ve zayıf kesimlerini etkileme ve genel bir umutsuzluk havası yayma görevini bunlar başarabilir. Zaten bu kesimler de ideolojik olarak yine Batıdaki sözde muhaliflerden beslenir.

Bu kesimlerin de temel tezine göre metropollere yönelik her türlü saldırı provokasyondur. Zaten El Kaide de provokasyon örgütüdür. Bombalama eylemlerinin hepsini CIA, MI5 ve MOSSAD düzenlemektedir. Amaç Batı kamuoyunu etkileyerek emperyalistlerin ezilen dünyaya saldırması için gerekçe yaratmaktır. Bu saldırılarla hiç yoktan kamuoyu oluşturulup yeni saldırılara zemin yaratılmaktadır. Emperyalistlerin ekmeğine yağ sürülmektedir.

Her iki kesime göre dünyada dikkate alınması gereken sadece iki güç vardır. Batının asla yenilmez emperyalist devletleri ve bu devletleri etkileyebilecek Batıdaki kamuoyu yani emperyalist devletlerin halkı.

Amerikancılar da “muhalifler” de hiçbir şekilde Amerikan devletine ve diğer emperyalist Batı devletlerine meydan okumaya cesaret edemez. Çünkü bu güç yenilmezdir. Bir kere “kışkırtılır” ise yapmayacağı yoktur. Elinde her türlü silah vardır. O zaman Amerikancılar için Amerikan devletini ikna etmek için hem diplomatik ve askeri uşaklığa, hem de Batı kamuoyunu kazanmaya soyunmaktan başka çare yoktur.

“Muhalifler” ise işgale ve ABD’ye karşı olduklarını beyan etmek zorundadırlar. Ancak onlara göre işgali ve ABD’yi durdurmanın tek yolu vardır; o da yine Batı kamuoyunu ikna etmek, saldırgan devletin “elini kolunu iç muhalefetle” bağlamak. Bunların solda olanları enternasyonalizm masalları okurlar. Batıdaki savaş karşıtı eylemleri göz yaşları ve sevinç çığlıklarıyla karşılarlar. Batı emekçilerinden ve muhaliflerinden barış dilenirler.

Şeriatçı “muhalifler” ise başka bir hayal dünyasındadır. Amaç yine Batı kamuoyunun kazanılmasıdır. Ancak bu sefer proje “Medeniyetler Uzlaşmasıdır”. Hıristiyan medeniyetine Müslümanlar sevdirilecek, iki medeniyetin arasını açan Yahudilerin oyunu bozulacak ve bir başka ilahi din olan Hıristiyanlığın şefkat ve merhameti kazanılarak yeni işgaller durdurulacaktır.

Bu “muhalif”lerin en solcusu da en sağcısı da direniş düşmanıdır. Çünkü onlara göre ezilenlerin silahlı direnişi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı kaybetmeye mahkumdur. İşin kötüsü şiddete şiddetle karşılık verenler en büyük kötülüğü yapmaktadır. Çünkü Batı kamuoyunu kazanma şansı tamamen yitirilmektedir. O yüzden Batıya karşı her türlü saldırı “provokasyon”dur.

Tarih bilinci ve cesaret

Batıya karşı son yıllardaki saldırılardan ölesiye korkan bu “muhalif”lerin yaşadıkları dünya korkaklıkla inşa edilmiş bir paranoya ve şizofreni dünyasıdır. Dünyaya ve tarihe biraz olsun cesaret ve bilinçle bakmak gerçekleri görmeye yeter. Yoksa büyük uluslararası ilişkiler uzmanı, din alimi, sol teoriysen olmaya hiç gerek yok. Bir çocuğunki kadar cesaret ve gerçeklik bilinci yeterli.

Birinci gerçek. Sömürgeci emperyalistler tarihlerinde ilk defa işgal saldırısı düzenlemiyorlar. 500 yıldır Batının Doğuya, Afrika’ya ve Kızılderililere yönelik sömürgeci saldırıları ve katliamları sürüyor. Hangi bir saldırıda emperyalistler işgal için gerekçe aradı? Bir tane örnek göstersinler. 100 milyon Kızılderili hangi “provokasyon” sonucu katledildi. Afrika ve Asya’daki büyük medeniyetler ve devletler Batı kamuoyu çok kışkırtıldığı için mi yok edildi!

İkinci gerçek. Batılı emperyalist devletlerin kendi kamuoylarını kazanmak gibi bir sorunu yoktur. Çünkü 500 yıl boyunca bir kez bile olsun Batı halkları emperyalist sömürüye ve sömürgeci katliamlara karşı çıkmadı. Çıkması da saçma olur çünkü bu saldırılar kendi çıkarınadır. Kendi emperyalist devleti kendi emperyalist zenginliği için sefere çıkmıştır. Ancak bu seferin bedeli çok ağır olursa kamuoyları savaşın “dehşetini” kavrar. Herhalde kimse buna da ikna edilmek diyemez. Batı kamuoyu ancak “dayakla akıllanır” yalvararak değil.

Üçüncü gerçek. Batı devletleri yenilmez değildir. 500 yıldır ama özellikle son yüzyıldır defalarca yenilmiş ve apar topar topraklarımızı terk etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu sadece ve sadece şiddete şiddetle karşılık vererek olur. Ulusal Kurtuluş Savaşı denen Atatürk’ün dahice ve devrimci buluşuyla bu tüm dünyada yaygınlaşmıştır.

Şimdi en yalın gerçeğe gelelim. Ne ABD Müslümanları kışkırttığı için ne de Müslümanlar ABD’yi kışkırttığı için birbirine saldırıyor. Ortada bir savaş var. Savaşlar ise provokasyonlardan veya taraflar birbirini kışkırttığı için değil, çıkar çatışmasından çıkar. Bu kadar basit. ABD ve Batı Müslüman coğrafyayı sömürgeleştireceğim diyor çünkü çıkarı bu. Müslümanlar da direneceğiz diyor çünkü çıkarı bu. Buradan bir savaş çıkması kadar doğal bir şey yok. Elbetteki saldırgan ve haksız olan taraf Batı ama savaş başladıktan sonra artık bir tek savaşın mantığı konuşur. Terör ve provokasyon terimleri de savaşta anlamsız ve anlamsız olduğu kadar da aptalca kavramlardır. Savaşan tarafların birbirine saldırması ve azami zararı vermeye çalışması kadar doğal bir şey olamaz. ABD, İngiltere ve müttefikleri “teröre karşı kutsal” bir savaş ilan edip Bağdat, Kabil veya Filistin’i vuruyorsa elbetteki savaşın karşı tarafı da New York’u, Madrid’i, Londra’yı ve yarın başka bir kenti vurabilir. Bu da kimseyi kışkırtmaz sadece savaşta kısmi bir denge kurar. Zaten savaşan emperyalistlerin askeri güçleri de kendi aralarında aptalca terimlerle konuşmuyor. Buna asimetrik savaş diyorlar.

İnsanlık 10 binlerce yıldır savaş gerçeğiyle yaşıyor. Şimdi soruyoruz; birileri kalksa 2. Dünya Savaşı’nı şöyle açıklasa: “Hitler ABD, İngiltere ve Rusya’nın provokasyonuna geldi. Kazanamayacağı bir savaşı başlattı. Polonya’yı işgal etti. Hatta aslında Hitler gizli Amerikancıydı”, onu tımarhaneye kapatmazlar mı?

İşin püf noktası da bu. Emperyalistlerle savaşmak bile emperyalistlerin tekeline bırakılıyor. Bunu meşrulaştırmak için ise Üçüncü Dünya’ya sürekli tımarhanelik teoriler dayatılıyor.

El Kaide’yle gündeme gelen “terör” tartışmaları yeni değil ki! 500 yıldır ezilen dünyada savaşa savaşla karşılık vermeyi seçenler çıktı. 500 yıldır da bu direnişçileri “provokatörlük ve çılgınlıkla” suçlayan büyük “teorisyen”ler mevcut.

Bugünden geriye doğru gidelim. Filistin’de, Vietnam’da, Küba’da, Cezayir’de, Afrika’da sömürgeciliğe karşı silahla direnenlere içteki bazı “mantıklılar” hep “çılgın, provokatör, çözüm ve barış düşmanı” ilan etmedi mi?

Onlara göre Mustafa Kemal de “provokatör”dü

Gelelim dünyaya Ulusal Kurutuluş Savaşılarının yenilmez gücünü ve potansiyelini ilk kez kanıtlayan Türk Milleti’nin Batıya karşı savaşına. 1919’da Samsun’a çıkıp, silahlı isyanı başlatan ve yeni ulusal iktidarı kuran Mustafa Kemal, Vahdettin’e, İstanbul hükümetine ve hatta Milli Mücadele’ye sızmaya çalışan mandacılara göre provokasyon yaratmaktaydı. Almanya ve müttefiklerinin bile baş edemediği dünyanın en büyük ordularına tek başına isyan bayrağı açmak güpegündüz “delilik ve çılgınlıktı”. Elde kalan azıcık toprak ve hilafeti de ateşe atmaktı. Kurtuluş Savaşı’nın en önde gelen isimleri bile Atatürk’ü dinlemeyerek İstanbul’da Meclisi Mebusan kurup, işgalci Batılılara “onurlu” dilencilik yolunu tutmuştu. Hele Mustafa Kemal İngiliz ajanlarını yakalayıp astırınca İngiltere’yi tamamen çıldırtan bir deli olarak ilan edilmişti. O yılların Batı basını ve İstanbul gazetelerini bugünkü direnişçilere edilen küfür ve hakaretlerin on katını bulabilirsiniz. Ama özellikle sözde Türkiye’nin çıkarlarını savunan mandacı “millicilerin” Mustafa Kemal’i suçlamaları bugün için öğreticidir. Mustafa Kemal silahlı direnişe geçerek İngiliz ve Fransızları kışkırtmıştır. Yunan işgalini daha da yaygınlaştırmış, Mondros’u tehlikeye atmış, Sevr’de elimizi zayıflatmış, Batının Türklere olan güvenin sarsmıştır.

Alın bu tezleri ve bugün Batıya karşı her türlü direnişe karşı çıkan, “provokasyon” düşmanı “muhaliflerin” tezleriyle karşılaştırın. Ne fark var?

Şimdi gelelim Batıya karşı son metropol eylemlerine. Bu eylemlerin farklı olduğu açıktır. Çünkü önceki Ulusal Kurtuluş Savaşı eylemlerinden farklı olarak doğrudan saldırgan emperyalistlerin başkentlerini vurulmaktadır.

Eylemi düzenleyenlerin stratejileri ve ideolojileri başka bir tartışma konusudur. Her şeyden önce El Kaide küresel bir örgüt. Ulusal bir direniş odağı değil. Şeriat rejimi kurma gibi bir hedef yok. Zaten eylemciler genellikle Batıda yaşayan ve orada kamufle olabilecek Müslümanlar. Eylemler ise Filistin, Irak, Afganistan ve tüm mazlumların mücadelelerinin Batıdaki uzantısı olarak ortaya çıkıyor. Yani eylemler ulusal mücadelenin metropole yansıması olarak ele alınabilir. Batıdaki Müslümanların bir savaş unsuru olarak devreye girmesi ise 500 yıllık sömürgecilik ve direniş tarihinde yeni bir olgudur. Emperyalistler eskiden tüm riski ve yıkımı ezilenlerin topraklarına yığardı. Bu savaşta çok büyük bir stratejik üstünlüktür. Merkezde tamamen güvende olmak olağanüstü manevra alanı açar.

Şimdi ise savaşın ezilenler cephesi yeni bir kozu devreye sokuyor. Önceden mümkün olsaydı şüphesiz başka bir odak bunu değerlendirirdi ama şimdilik El Kaide bu role soyunmuş durumda. Emperyalist metropol vuruluyor. Böylelikle güçler dengesi sağlanmasa bile, düşmanın stratejik üstünlüğü ciddi bir yara alıyor. Dolayısıyla El Kaide çok fazla bir ideolojik çalışma yapmadan Batıda ve Doğuda militan kazanıyor. Çünkü eylemin kendisi savaşın mantığı içinde son derece tutarlı. 1970’lerde emperyalizmle savaşın mantığını en tutarlı uygulayan güçler çağdaş, laik, milliyetçi ve solcu güçler olduğu için tüm mazlum dünyada olduğu gibi Müslümanlar arasında da sol güçleniyordu. Şimdi El Kaide’nin güç kazanması kaçınılmaz. Dolayısıyla Batıya karşı saldırıları olumlayan ama bir tek saldıran güçle ilgili çelişkiye düşen samimi insanlara tek şey önerebiliriz. Saldıran ezilenler. 500 yıldır olduğu gibi yine şiddete şiddetle direniyorlar. Sadece bu sefer savaşın mantığı çerçevesinde cepheyi Batının içlerine taşıyorlar. Kendi düşüncemizin ve gerçek Ulusal Kurtuluş olanağının güçlenmesini istiyorsak bizde savaşın mantığını kavrayıp, bu mantık içinde hareket etmeliyiz.

“Terör” kör değil

Tabii ki Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluşunu gerçekten sağlayabilecek olan milliyetçi, devrimci güçler kendi eylem stratejilerini belirleyecektir. Ancak bugünkü eylemlerden ve stratejilerden bahsedersek tutarlı ve başarılı olduklarını belirtmeliyiz.

Batıya karşı yapılan eylemlere yönelik en son itirazı ele alalım. Bu direnişi olumlayan ama sınırlandırmak isteyen, insancıl itiraz. Sivil hedefler vurulmasın, vurulursa direnişe de zarar verir gibi bir mantıkla da kendini ifade ediyor. Bu teze göre Batıya karşı eylemler “kör terör.” Bu yüzden başarısız.

Öncelikle savaşta hedeflerin askeri veya sivil diye ayrılmadığını belirtmeliyiz. Zaten emperyalistler de böyle bir ayrım yapmıyor. Savaşlarda stratejik hedefler vardır. Güç dengesini kendi lehine çevirecek her saldırı meşrudur. Gerçekleştirilmezse kendi tarafına ihanet anlamına bile gelebilir.

İlk olarak New York ve Pentagon’a yönelik 11 Eylül eylemlerini ele alırsak, bu saldırılar kadar tarihte, az kan dökerek büyük ses getiren, dünyada güçler dengesini ABD aleyhine sarsan, emperyalistlerin dokunulmazlığını zedeleyen stratejik saldırılar az bulunur. Hedefler son derece seçicidir. ABD emperyalizminin, hatta tüm emperyalist sistemin askeri ve ekonomik kalbi vurulmuştur. İkinci eylem olarak Madrid saldırısı ele alındığında 11 Eylül kadar seçici ve stratejik bir eylemdir. ABD’nin Irak’taki en büyük müttefiklerinden biri vurulmuş, 80-100 kişilik nispeten az bir kayba rağmen İspanya sarsılmış, hükümet devrilmiş ve İspanyol askerleri Irak’tan çekilerek ABD’nin stratejik yenilgisinin ve tecridinin ilk adımı atılmıştır. İspanya’dan sonra Irak’tan çekilen ülkelerin sayısı arttı. Böylelikle yüzü bile bulmayan İspanyol’un hayatıyla belki de binlerce Iraklının hayatı kurtarılmış oldu.

Son Londra eylemi ise sadece ABD ve İngiltere askeri güçlerine bir darbe değil, o ülkelerin çokça umut bağlanan kamuoylarına da önemli bir mesajdır. Çokça beklendiğinin tersine ABD ve İngiliz halkı açıkça işgali destekledi ve seçimlerle de bunu gösterdi. Irak ve Afganistan işgalinin mutlaka bir bedeli olmalıdır. Hem ABD ve İngiliz devleti hem de halkları buna göre düşünecek, ezilen dünyanın elindeki kozlar artacaktır. O zaman silahlı direnişin yanında, gerçekten siyasi manevra alanları da genişleyecektir. Ama asıl önemlisi İngiltere ilk defa ciddi olarak Irak’tan askerlerini çekmeyi tartışmaya başlamıştır. İtalya, Hollanda ve Danimarka da korku içinde Irak’tan kaçmanın yollarını tartışıyor. ABD’nin en baştan beri en sadık uşağı Polonya bile Irak’tan çekileceğini çoktan açıkladı. Londra eylemleri pek çok açıdan başarılıdır. Hiçbir savaş karşıtı gösteri bunları başaramazdı. Batı metropollerine karşı eylemlere başarısız ve Müslümanlar için zararlı demek için ancak kör olmak gerekir.

En sonunda olaya Türkiye açısından bakarsak Ortadoğu’daki her türlü direniş ve bunun Batıya her türden etkisi, Türkiye için stratejik bir destek kaynağıdır. Irak işgalinin ilk günlerinde ABD, İran, Suriye ve ardından Türkiye’yi işgale yönelik çok kısa vadeli bir planı devreye sokmuştu. Emrindeki uşak Kürt güçleriyle beraber elde ettiği üstünlüğü sonuna kadar tamamlama kararını açıkça ilan etmişti. Ama şimdi hızları kesildi. Irak’taki direniş “Büyük Kürdistan”ın yayılışını şimdilik engelleyerek, Türkiye’ye zaman ve manevra alanı kazandırdı.

Silahların eşitlenmesi

Batının aslında çok zayıf olduğu ortaya çıktı. Ki Batı başkentlerindeki eylemlerin en önemli etkisi budur. Sadece bir iki saldırıyla ABD pek çok müttefikini yitirebilmektedir. O zaman buradan şu mantık çıkmaktadır. Batıya karşı direniş sadece kendi topraklarımızda, stratejik olarak zayıf ve savunma konumuyla başarılı olamaz. Bir kaç eylem organizasyonunun orta çaplı misillemeleri de uzun vadede çözüm olamaz. Uzun vadeli başarını tek koşulu silahların nispeten de olsa eşitlenmesi ve emperyalist metropole yönelik tehdidin ciddi ve kalıcı boyutlara gelmesidir. Bu ise ancak nükleer silah gücüyle gerçekleşebilir. İran’ın hedefte olma nedeni bu. Ama esas önemli olan nokta Londra eylemlerinden sonra nükleer silahı olan Pakistan’ın gündeme gelmesidir. ABD Hindistan’la nükleer işbirliğine giderek kendisi için çok acil bir tehlikeyi bertaraf etmek için harekete geçti. Nükleer silaha sahip tek Müslüman ülke Pakistan’dır. Eğer bu güç Müslümanların elinde yaygınlaşırsa bu sefer New York’un semalarında 2 Boeing uçağı değil, nükleer mantar belirebilir. Önümüzdeki günlerde ABD’nin bu olasılığı engellemek için her türlü adımı atacağına şahit olabiliriz.

Ama asıl önemli olan hep gözden kaçırılmak isten esas hedef Türkiye’nin ne yapacağı. ABD ilk defa resmi bir raporunda Türkiye’yi nükleer silah yapabilecek bir ülke olarak değerlendirdi. ABD ya nükleer silahı olanı hedef seçiyor, ya da hedef seçtiğinin nükleer silah edinmesini engellemeye çalışıyor. Türkiye stratejik bir adım atmalı ve kendisini korumak için nükleer silah ve teknolojiye sahip olmalıdır. Daha zaman varken caydırıcılığımızı yükseltmek zorundayız. Yoksa biz de kendimizi işgal edilmiş bir ülkede, Batıdaki gurbetçi Türklerin misillemelerine muhtaç durumda bulabiliriz.