|
Öner Yağcı |
|
TÜRKSOLU’nun geçen sayısını okudunuz mu? Toplumsal yaşamımızın bamteline dokunan yazılarla dolu gazetede “12 Eylül Aydınları” kapak olmuştu. “Aydıncık” ya da “aydın suretleri” tanımlamasıyla kimi portreler sergilenirken ülkemize dayatılan bir gerçek bir kez daha vurgulanıyordu. Gökçe Fırat’ın, “Kendi sözleriyle ‘Biz adam olmayız.’ diyen anlayıştı Türk’ü ölüm döşeğine iten. ‘Biz adam olmayız’ın arkasından ‘Birileri bizi adam etsin.’ anlayışı geliyordu. Ama bizi adam etsin diye çağırdığımız ise katilimizdi: Batılı! Batının cinayeti 1923’te durduruldu ise, Mustafa Kemal’in ‘Biz adam olmayız’ anlayışıyla mücadelesi sayesinde oldu. Bugün yeniden ölüm döşeğinde bir toplum olarak adlandırılıyorsak bunun nedeni de “Biz adam olmayız.” anlayışının yeniden hâkim olmasıdır.” yargısıyla omurgalanan yazısındaki tanımlama, bize dayatılan gerçeğin tam ifadesiydi. Hem bu yazı, hem de gazetedeki aynı konuya vurgu yapılan yazılar, “Bir Devlet Ne Zaman Yıkılır?” sorusunu getirdi aklıma. “Halk, Yöneticiler, Aydınlar, Emperyalistler, İşbirlikçiler...” diye toplumsal yaşamı belirleyen öğelerin durumlarını tanımlayarak konuya girecektim ki, yukarıda söz ettiğim yazıdaki “Batı’nın Hasta Adam’ı öldürme tutkusu”nun nasıl oluştuğuna bakmak gerekir diye düşündüm. Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı’nın en görkemli zamanında acaba devletimiz de inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye düşündüğü ve dönemin bir bilge kişisine bir mektupla “Bir devlet hangi halde çöker?” diye sorduğu anlatılır. Bilge kişinin cevabı kısadır: “Nemelazım Sultanım!” Kanuni bu cevabı yorumlayamaz ve kalkıp bilge kişinin yanına gider, sorusunu tekrar sorar. Bilge kişinin bu kez söyledikleri tarihsel bir uyarıdır: “Sultanım, bir devlette zulüm ve haksızlıklar yayılırsa, bunların olduğu dilden dile yayılıp duyulursa, ama işitenler ‘nemelazım’ deyip uzaklaşırlarsa; koyunları kurtlar değil de çobanlar yerse, bilenler bunu söylemeyip susarlarsa, gizlerlerse; yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin çığlığı göklere çıksa da bunu taşlardan başkası işitmezse; işte o zaman felakettir, devletin sonu görünür. Böyle durumlarda devletin hazinesi boşalır, halkın devlete olan güveni ve saygısı sarsılır. Çöküş ve yok oluş da böylece kaçınılmaz hale gelir.” Kanuni, memleketinin, kendisini böyle uyaran bir bilge kişiye sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü uyarılardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır... Sonrasını biliyoruz, çöküş ve yıkılıştan kurtulamaz Osmanlı. Ne yazık ki kahramanlara gereksinmesi olan bir ülke olduk hep ve ülkemiz yüzakımız olan aydınlar, önderler bağışladı bize. Yurtsever, kararlı, dirençli, bilinçli özgürlük savaşçılarıydı onlar. “Türk milleti çalışkandır.” diyerek çalışkan olmamızın zorunluluğunu söyleyen Mustafa Kemal’den ve “Kabahat sende demeye dilim varmıyor ama, kabahatin çoğu sende canım kardeşim.” diyen Nâzım Hikmet’ten sonra Aziz Nesin gibi bir aydınlık ustasıyla çağdaş olduğumuz için kıvanç duyuyoruz; onlardan yoksunluğumuz ise acıyla dolduruyor bizi. Aziz Nesin’in ölümünün 10. yıldönümü olan 6 Temmuz’da Cumhuriyet’te yayımlanan yazımda, yokluğunun duyumsanması bir insan için onur vericidir. Hele ki toplum o insana gereksinim duyuyorsa bu onurun büyüklüğü tartışılamaz. Toprağımızın 20. yüzyılına damga vuran bu büyük kahramanlardan olan, ‘Ulusunu, halkını, insanı ve bütün dünyayı sevmiş olmanın bedelini ödeyen insanların ne ilkiyim, ne de sonuncusu...’ diyen bir büyük aydın olduğunu söylemiştim onun. “Biz adam olmayız” gerçeğini memleketimizden insan manzaralarıyla öyküleştiren Aziz Nesin de uyarmıştı: ‘... Şimdiye dek olduğu gibi, şimdi de haber veriyorum: Önceleri yavaş yavaş, ağır ağır, adım adım kötülük uçurumuna doğru giderken gittikçe hızlanarak şimdi koşaradım gidiyoruz. Olacak toplumsal depremin uğultularını duymaktayım... Çevremizde aptal aptal suçlu aramayalım. Aynaya bakalım. Aynamız yoksa bir durgun suya bakalım. Orda suçluyu göreceğiz. İş işten geçtikten sonra ‘kendim ettim kendim buldum’ demenin hiçbir yararı yok...” (Bir Tutam Aydınlık, s. 14.) Emperyalistler saldırıyor, elbet saldıracak; yöneticiler onlarla işbirliği yapıyor, elbette yapacak; işbirlikçi aydınların marifetlerini sağır sultanlar duyuyor, elbette duyulacak; ancak, bu noktada “nemelazım” demeyecek bir halkı ve aydınlarımızı özlüyoruz. |