|
Türk
Devrimi ve
Tek Adam Atatürk
Türkiye’nin, bugün parçalanma ve bölünme süreci yaşadığı
konusunda sanırız büyük çoğunluk hemfikir. Özelikle, 2000 yılından
günümüze, saldırıların şiddeti oldukça artı. Yıllardır emperyalistler
tarafından yapılmaya çalışılan, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırma
operasyonu da başarılı bir şekilde sürüyor.
Türkiye’nin, ABD’nin, Irak’ı işgali karşısında, ABD
yanlısı tutumu, devlet başkanı olan Talabani’ye ses çıkarmaması, bunun
da ötesinde, Talabani’yi devlet başkanı olarak kabullenmesi, bu zamana
kadar izlenen milli politikadan vazgeçildiğini de gösteriyordu.
Türkiye’nin en hassas olduğu ve karşı çıktığı mesele
olan Kürt devleti, Talabani’nin devlet başkanlığı ile kurulmuş oluyor,
Türkiye buna ses çıkarmıyor!
Yine Kürt devleti gibi önemli bir mesele olan, meseleden
öte Türkiye’nin milli davası olan Kıbrıs konusunda geri adım atması,
içeride bölücü faaliyetlerin artması, PKK terörünün tekrar can almaya
başlaması, Türkiye’yi oldukça zor günlerin beklediğini gösteriyordu.
Nutuk’un ilk cümlelerini sanırız herkes hatırlar:
“1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve
görüş: ... Osmanlı Ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir
anlaşma imzalanmış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, ulus, yorgun
ve yoksul bir durumda...
“Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve
alınmakta… İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana İli
Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş… Her yanda
yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta…
Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hırıstiyan azınlıklar gizli,
açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce
çökmesine çaba harcıyorlar.”
İşte Atatürk’ün deyimiyle 19 Mayıs 1919 Osmanlısının
manzara-i durumu böyledir. Peki 2005 Türkiye’sinin durumu nasıldır?
-Yıllardır, “Türkiye, Kürt devletinin kurulmasına
engel olacaktır, böyle bir oluşuma gerekirse silahla müdahale edecektir.”
demişsiniz; Lakin bugün, yıllarca Kürt devleti kurmak için bölgede
silahlı mücadele yürüten Talabani’nin devlet başkanı olmasına ses
çıkaramaz hale gelmişsiniz, Kürt devletinin varlığını kabullenmişsiniz.
-Yıllarca, “Kıbrıs Türkiye için milli davadır, Türkiye
ortadan kalkmadıkça Kıbrıs’tan vazgeçmeyecek” demişsiniz, ancak Kıbrıs’ı
AB uğruna Rumlara teslim etmişsiniz.
-Yıllarca “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” demişsiniz,
Kürt bölücülüğüne karşı silahlı mücadele yürütmüşsünüz; bugün PKK’yı
siyasi muhatap kabul edecek duruma gelmişsiniz. PKK’nın siyasi partisi
seçimlere girebilmekte, Apo İmralı’dan örgütünü yönetebilmekte, hatta
Türk devletiyle pazarlık yapabilmektedir.
Türkiye, bunlara benzer milli varlığını ilgilendiren
tüm konularda hep geri adım atmış, emperyalizme taviz vermekten çekinmemiştir.
Bunlarla bağlantılı olarak, azınlıkların yıkıcı faaliyetleri hızlanarak
artmış, toprak istemekten çekinmez hale gelmişlerdir.
Atatürk’ün 1919’da gördüğü manzara, 2005 Türkiye’sinde
de hemen hemen aynıdır. Bir tek, ülkede silahlı işgal gerçekleşmemiştir.
Onun da kısa sürede olmayacağının kimse garantisini verememektedir.
Kurtuluş yolu var mı?
2005 Türkiye’sinde, Türkler ve Türk Devleti, işte
bu olumsuz tabloyla karşı karşıyadır. Bu olumsuzluktan kurtulmak mümkün
müdür? Mümkünse nasıl olacaktır?
Bu sorular, milliyetçi ve Atatürkçü kesimin sıkça
tartıştığı soruların başında gelmektedir. Hemen herkes, emperyalistler
tarafından ikinci Sevr’in dayatıldığını, Türkiye’nin yaşadığı sürecin
Sevr süreci olduğunu, bu şekilde devam ederse, Osmanlı gibi, Türkiye’nin
de parçalanacağını kabul etmektedir.
Çözüm yollu olarak sunulanlar da, 1919’lardakilerden
farklı değildir.
Kimileri İttihatçılığa, kimileri Şeriatçılığa, kimileri
Turancılığa, kimileri Bolşevikliğe sarılarak insanların karşısına
çıkmaktadır. Kimileri de “Atatürkçülükle” kurtuluşun gerçekleştirilebileceğini
sanmaktadır. Atatürkçülüğü tırnak içinde yazıyoruz çünkü bu Atatürkçülük
öyle bir Atatürkçülük ki, hem İttihatçı, hem Şeriatçı, hem Turancı,
hem de Bolşevik. Birbirinden farklı, hatta birbirine düşman bu akımlar
Atatürkçülük adı altında birleştirilerek gerçek Atatürk ve gerçek
Atatürkçülük yok edilmeye çalışılmaktadır.
Emperyalizme karşı savaşta doğru ideoloji nedir?
Doğru politika nedir? Doğru taktik ve strateji nedir? Bu soruları
doğru cevaplamadan, zaferin ve kurtuluşun gerçekleşmeyeceğini görmek
gerekiyor. İşte İleri dergisinin 25. sayısı bu tartışmalar arasında
ve de tam zamanında, “Tek Adam Atatürk” kapağıyla çıktı.
Kurtuluş Savaşı’nı yeni bir Türk devletinin kurulmasıyla
sonuçlandıran adamın mücadelesi, tek doğru yol olarak karşımızda durmaktadır.
Peki, bu mücadelenin esasını ne oluşturmaktadır?
Kim neye karşı, hangi fikirsel temelde mücadele etmektedir?
Doğru ideoloji, doğru mücadele
İleri dergisinin 25. sayısı işte bu soruları cevaplandırmaktadır.
Gökçe Fırat’ın “Tek Türk: Atatürk” tespiti önemlidir.
Bu tespit kimilerine abartılı da gelebilir. Ancak tarihi gerçeklik
budur. Atatürk, “Tek”liği ve “Türk”lüğü şahsında birleştirmiş bir
insandır. Zaferi getiren, Atatürk’ü diğerlerinden ayıran ve Türklerin
lideri yapan da budur. Yazının devamında, bu daha iyi anlaşılmaktadır.
Atatürk tektir, çünkü devrimcidir. Etrafındakilerin
bırakalım devrimci olmayı, devrim kelimesi akıllarından dahi geçmez.
Türklük, Atatürk’ün devrimciliğinin fikirsel temelini oluşturmaktadır.
Günümüze kadar ortaya konmayan önemli bir mesele
de işte budur, Türklük meselesi. Türklük etnik bir mesele değil ideolojik
bir meseledir. Yok edilmek istenen bir devlet değil, millettir.
O, yok olmakta olan şeyin Türklük olduğunu görmektedir.
Kurtarılması gereken Türklüktür. Meseleyi bu şekilde ortaya koymayanlar,
kurtuluşu dışarıda aramışlardır. Başka bir devletin himayesi veya
Türklerin küçük bir toprak parçasında yaşaması daha cazip gelmiştir.
Meclis oturumlarının çoğunluğu bunun üzerinedir. Türk Milleti’nin
bu savaştan, güçlü bir devletin himayesi olmadan çıkamayacağı genel
kanıdır. Bu kanıda olmayan tek insan Atatürk’tür. O milletine güvenir.
O’nun için aslolan millettir. Millet teslim olmadıkça, emperyalizmin,
Türk vatanını işgal etmesi söz konusu değildir. Ama Atatürk’ün silah
arkadaşları olarak karşımıza çıkanlar bu fikirde değillerdir.
Öncelikle bu isimleri burada sıralamak gerekir: İsmet
İnönü, Enver Paşa, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Celal Bayar.
Bu isimler mücadele sırasında da, devrimden sonrada
Atatürk’le birlikte karşımıza çıkar, hatta kimi zaman bu isimlere
Atatürk’ün de ötesinde ve üstünde değer verilir.
Kurtuluş Savaşı, “Atatürk ve silah arkadaşlarının”
büyük mücadelesi sayesinde kazanılmıştır fikri bizlere yıllardır söylenir
durur. Peki gerçekten durum böyle midir?
Gökçe Fırat’ın, Atatürk’le diğerleri arasında ki
ilk farkın devrimcilik olduğunu ortaya koyması boşuna değildir. Atatürk,
yeni Türk devleti kurmak için yanıp tutuşurken, diğerleri Osmanlıyı,
padişahı, halifeyi kurtarma telaşındadırlar. Onun için milleti es
geçerler.
Atatürk, Osmanlı’yı kafasından çoktan silmiştir.
Onun için, mesele yıkılmakta olan bir devleti kurtarma meselesi değil,
yok olmakta olan bir milleti kurtarma meselesidir. Bundan dolayıdır
ki, Atatürk başka devletlere değil millete güvenir.
Atatürk’ün mücadelesinin temelini Türklük oluşturur.
Emperyalistlerin geri çekilmesi veya Osmanlıya yaşama
hakkı tanıması -hani olmayacak bir şey ama- Atatürk için hiç önemli
değildir. O, daha en başından, gerçek zaferin yeni Türk devletinin
kurulması olacağı konusunda nettir. Türklük kaygısı olmayanlar, emperyalist
saldırının gerçekte ne için olduğunu görememektedirler. Saldırının
nereye olduğunu göremediklerinden de yanlış savunma taktikleriyle
kendilerini oyalamaktadırlar.
Evet mücadele sırasında Atatürk “Tek Türk”tür.
Atatürk’ün silah arkadaşlarıyla savaşı
Atatürk’ün silah arkadaşları olarak bilinen isimler,
yeni Türk devletinin kurulmasından sonra da sıkça karşımıza çıkarlar.
Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bazı isimler -İnönü ve Bayar
gibi- Atatürkçülüğün tek ve güvenilir temsicileri olarak milletin
karşısına çıkarlar. Bunların yaptıkları, söyledikleri Atatürk’e maledilir.
Bunun yanlışlığına değineceğiz ancak, bunun öncesinde, Atatürk’ün
silah arkadaşları olarak bilinen isimlerle, savaş sırasında, Atatürk’le
bu isimler arasında yaşanan savaşı ortaya koymak gerekir.
İttihatçılar ve Atatürk
İttihatçılık meselesi önemli meseledir. Günümüzde,
Atatürkçülüğü İttihatçılığın devamı olarak gören anlayış oldukça yaygınlık
kazanmıştır. İttihatçılar nerdeyse Kurtuluş Savaşı’nın baş kahramanları
yapılmakta, Atatürk ikinci plana itilmektedir. Biraz akıllı olan adamın
şunu görmesi gerekir: Kurtuluş Savaşı’nın önderi İttihatçılar değil
Atatürk’tür. Hatta İttihatçılar Atatürk’e muhaliftirler.
İkinci bir mesele, İttihatçı gelenek kurmak üzerine
değil, yıkmak, kaybetmek üzerinde yükselmektedir. Osmanlı’yı Birinci
Dünya Savaşı’na sokan, İttihatçılardır. Ülkeyi işgal ettiren, İttihatçılardır.
Özgür Erdem’in yazısı bu anlamda oldukça önemlidir. Yazıyla günümüzde,
kurtuluş reçetesi olarak karşımıza çıkartılan İttihatçı tezlerin saçmalığı
örnekleriyle açıklanır.
İttihatçılık, ideolojisi olmayan bir akımdır. İttihatçılar
için, varolan yapıyı korumak, “devleti” korumak dışında önemli birşey
yoktur. Devleti korumaktan yanadırlar ama ortada zaten devlet yoktur.
Olmayan birşeyi savunmak da olmaz elbette.
Onun için İttihatçıların tartıştıkları, güçlü bir
devlete karşı başka bir devletin desteğini nasıl alırız tartışmasıdır.
Bundan dolayı İttihatçıların milliyetçi olarak tanımlanmaları gerçeğin
tersyüz edilmesinden başka birşey değildir. İttihatçı akım manda fikrini
savunmasıyla ön plana çıkar. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesi,
İttihatçıların başı Enver Paşa’nın Alman sevdası uğrunadır. Kurtuluş
Savaşı sırasında Enver Paşa, Almanlardan beklediği desteği alamayınca,
güçlü başka devletler aramaya çıkacak, Kurtuluş Savaşı’na katılmayacaktır.
Celal Bayar ve Atatürk
Celal Bayar, Atatürk’le, yaşadığı yıllarda, açıktan
bir kavgaya tutuşmasa bile, İttihatçı genleri taşımaktadır. İttihatçılık
onun için övünç kaynağıdır. “Hep İttihatçı oldum, İttihatçı öleceğim.”
sözleriyle bu yanını ortaya koyar.
Ali Özsoy’nun incelemesinde göreceğimiz gibi, Bayar,
diğer İttihatçılar gibi askerlik ve komitacılıyla ön plana çıkmaz.
O, Alman Deutcehe Bank ekolünün ülkedeki savunucusudur. Atatürk devletçiliğine
karşı çıkar. Amacı Müslüman tüccarları geliştirmektir. Milli iktisattan
anladığı, İttihatçılara yakın kimi tüccarların zengişleşmesi gelişmesidir.
Savaş döneminde de böyle olmuştur.
Bu gelenek Cumhuriyet’in ilanından sonra da devam
edecektir. İş Bankası Atatürk tarafından, devletçiliğin bir gereği
olarak kurulurken, İş Bankası’nın başına geçen Bayar, farklı bir ekonomik
model savunacaktır. Amaç Bayar’a yakın CHP kadrolarının İş Bankası
vasıtasıyla zenginleştirilmesidir.
Tüm bunların dı-şında elbette bunlarla bağlantılı
olarak Bayar’ı önemli kılan, Atatürkçülüğün içini boşaltma çabasıdır.
Ona göre Atatürkçülük bir sistem değildir. “Büyük
devlet adamı, büyük asker ama” bunun dışında hiç birşeydir anlayışının
ilk savunucusudur Bayar. Bayar için Atatürk 1938’de kalmıştır ancak
yaptıklarını Atatürk’e maletmekten çekinmez.
Soğuk Savaş yıllarında İttihatçı genleri harakete
geçer ve soluğu ABD’de alır. ABD, onun için “Hür dünya”nın güvencesidir.
İnönü ve Atatürk
Atatürk’e saldırırken, yaptıklarıyla örnek gösterilen
en önemli kişi İnönü’dür. Kimileri için “İkinci Adam”dır.
İnönücülük, Atatürkçülüğe yamanarak, Atatürk’ün ölümünden
sonra girilen Batılılaşma yolu, Türkiye’nin uydulaşma süreci, Atatürkçülüğün
doğal sonucu olarak ortaya konur. Gerçek ise tam tersidir. Uydulaşmanın
sebebi Atatürkçülük değil, İnönücülüktür. Nur Aslan’ın incelemesi
bu gerçeği ortaya koyar. Karşı Devrim süreci Atatürk’ün ölümüyle birlikte
İnönü’yle başlamıştır. Bugünkü manzaranın en önemli mimarı İnönü’dür.
Sonuç olarak: Kendi Ordu’sunu kuran adam
Diğer yazıları incelediğimizde, yapayalnız bir Atatürk’le
karşılaşırız. Kurtuluş Savaşı’nın paşaları, Atatürk’ün karşısındadır.
Kurtuluş Savaşı’nın “aydınları” Atatürk’ün karşısındadır.
Kimi olgular ve fikirler oldukça etkileyici, ikna
edici olamaları doğru oldukları anlamına gelmez. Atatürk örneği bize
bunu göstermektedir. En kolay yol gözüken manda fikri, aslında bir
milletin yok olması anlamına gelmektedir. Atatürk dışında da kimse
bunun farkında değildir. Onun için, bu fikre karşı mücadeleden çekinmez.
Atatürk’ün diğerlerini kaybetmek gibi bir korkusu
yoktur. Çünkü diğerlerinin ona bir faydası yoktur.
Atatürk’ü diğerlerinden ayıran önemli yanın devrimciliği
olduğunu söylemiştik.
Etrafında Türk Milleti’nden başka kimse yoktur. Millet,
mecliste yapılan tartışmalardan, kulislerden habersizdir, çokta ilgilenmez
zaten. Atatürk bunun farkındadır. Bu işin meclisle değil, milletle
olacağının farkında olan tek insandır aynı zamanda.
“Güçlerimizi birleştirelim, artık sağ sol ayrımı
kalmadı” diyenler Atatürk’ten öğrenmek zorunda. Bu söylemlerle ortaya
çıkanların yaptığı Atatürk düşmanlığından başka birşey değildir. Türklük
karşıtı, milletten kopuk, bu gibi birlikteliklerin sonu, Atatürk ve
devrim karşıtlığıdır.
Bugün, Kuvayı Milliye adı altında toplanan, şeriatçı,
Bolşevik, İttihatçı, Turancı birlikteliğinin, 1920 meclisinin, Atatürk
muhalefetinden bir farkı yoktur. Atatürk, bu muhalefetin, üstesinden
gelmesini bilmiştir.
Muhtaç olduğu kuvvet, yok olmak üzere olan Türk Milleti’dir.
|