18.07.2005/Sayı:86
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yekta Güngör Özden
Türkiye
Yekta Güngör Özden
Yekta Güngör Özden
Ekonomi
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Yön

Kuzey Fırat

İleri dergisi 25. sayıTürk Devrimi ve
Tek Adam Atatürk

Türkiye’nin, bugün parçalanma ve bölünme süreci yaşadığı konusunda sanırız büyük çoğunluk hemfikir. Özelikle, 2000 yılından günümüze, saldırıların şiddeti oldukça artı. Yıllardır emperyalistler tarafından yapılmaya çalışılan, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırma operasyonu da başarılı bir şekilde sürüyor.

Türkiye’nin, ABD’nin, Irak’ı işgali karşısında, ABD yanlısı tutumu, devlet başkanı olan Talabani’ye ses çıkarmaması, bunun da ötesinde, Talabani’yi devlet başkanı olarak kabullenmesi, bu zamana kadar izlenen milli politikadan vazgeçildiğini de gösteriyordu.

Türkiye’nin en hassas olduğu ve karşı çıktığı mesele olan Kürt devleti, Talabani’nin devlet başkanlığı ile kurulmuş oluyor, Türkiye buna ses çıkarmıyor!

Yine Kürt devleti gibi önemli bir mesele olan, meseleden öte Türkiye’nin milli davası olan Kıbrıs konusunda geri adım atması, içeride bölücü faaliyetlerin artması, PKK terörünün tekrar can almaya başlaması, Türkiye’yi oldukça zor günlerin beklediğini gösteriyordu.

Nutuk’un ilk cümlelerini sanırız herkes hatırlar: “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görüş: ... Osmanlı Ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir anlaşma imzalanmış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, ulus, yorgun ve yoksul bir durumda...

“Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta… İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana İli Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmiş… Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta… Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hırıstiyan azınlıklar gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesine, devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlar.”

İşte Atatürk’ün deyimiyle 19 Mayıs 1919 Osmanlısının manzara-i durumu böyledir. Peki 2005 Türkiye’sinin durumu nasıldır?

-Yıllardır, “Türkiye, Kürt devletinin kurulmasına engel olacaktır, böyle bir oluşuma gerekirse silahla müdahale edecektir.” demişsiniz; Lakin bugün, yıllarca Kürt devleti kurmak için bölgede silahlı mücadele yürüten Talabani’nin devlet başkanı olmasına ses çıkaramaz hale gelmişsiniz, Kürt devletinin varlığını kabullenmişsiniz.

-Yıllarca, “Kıbrıs Türkiye için milli davadır, Türkiye ortadan kalkmadıkça Kıbrıs’tan vazgeçmeyecek” demişsiniz, ancak Kıbrıs’ı AB uğruna Rumlara teslim etmişsiniz.

-Yıllarca “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” demişsiniz, Kürt bölücülüğüne karşı silahlı mücadele yürütmüşsünüz; bugün PKK’yı siyasi muhatap kabul edecek duruma gelmişsiniz. PKK’nın siyasi partisi seçimlere girebilmekte, Apo İmralı’dan örgütünü yönetebilmekte, hatta Türk devletiyle pazarlık yapabilmektedir.

Türkiye, bunlara benzer milli varlığını ilgilendiren tüm konularda hep geri adım atmış, emperyalizme taviz vermekten çekinmemiştir. Bunlarla bağlantılı olarak, azınlıkların yıkıcı faaliyetleri hızlanarak artmış, toprak istemekten çekinmez hale gelmişlerdir.

Atatürk’ün 1919’da gördüğü manzara, 2005 Türkiye’sinde de hemen hemen aynıdır. Bir tek, ülkede silahlı işgal gerçekleşmemiştir. Onun da kısa sürede olmayacağının kimse garantisini verememektedir.

Kurtuluş yolu var mı?

2005 Türkiye’sinde, Türkler ve Türk Devleti, işte bu olumsuz tabloyla karşı karşıyadır. Bu olumsuzluktan kurtulmak mümkün müdür? Mümkünse nasıl olacaktır?

Bu sorular, milliyetçi ve Atatürkçü kesimin sıkça tartıştığı soruların başında gelmektedir. Hemen herkes, emperyalistler tarafından ikinci Sevr’in dayatıldığını, Türkiye’nin yaşadığı sürecin Sevr süreci olduğunu, bu şekilde devam ederse, Osmanlı gibi, Türkiye’nin de parçalanacağını kabul etmektedir.

Çözüm yollu olarak sunulanlar da, 1919’lardakilerden farklı değildir.

Kimileri İttihatçılığa, kimileri Şeriatçılığa, kimileri Turancılığa, kimileri Bolşevikliğe sarılarak insanların karşısına çıkmaktadır. Kimileri de “Atatürkçülükle” kurtuluşun gerçekleştirilebileceğini sanmaktadır. Atatürkçülüğü tırnak içinde yazıyoruz çünkü bu Atatürkçülük öyle bir Atatürkçülük ki, hem İttihatçı, hem Şeriatçı, hem Turancı, hem de Bolşevik. Birbirinden farklı, hatta birbirine düşman bu akımlar Atatürkçülük adı altında birleştirilerek gerçek Atatürk ve gerçek Atatürkçülük yok edilmeye çalışılmaktadır.

Emperyalizme karşı savaşta doğru ideoloji nedir? Doğru politika nedir? Doğru taktik ve strateji nedir? Bu soruları doğru cevaplamadan, zaferin ve kurtuluşun gerçekleşmeyeceğini görmek gerekiyor. İşte İleri dergisinin 25. sayısı bu tartışmalar arasında ve de tam zamanında, “Tek Adam Atatürk” kapağıyla çıktı.

Kurtuluş Savaşı’nı yeni bir Türk devletinin kurulmasıyla sonuçlandıran adamın mücadelesi, tek doğru yol olarak karşımızda durmaktadır. Peki, bu mücadelenin esasını ne oluşturmaktadır?

Kim neye karşı, hangi fikirsel temelde mücadele etmektedir?

Doğru ideoloji, doğru mücadele

İleri dergisinin 25. sayısı işte bu soruları cevaplandırmaktadır.

Gökçe Fırat’ın “Tek Türk: Atatürk” tespiti önemlidir. Bu tespit kimilerine abartılı da gelebilir. Ancak tarihi gerçeklik budur. Atatürk, “Tek”liği ve “Türk”lüğü şahsında birleştirmiş bir insandır. Zaferi getiren, Atatürk’ü diğerlerinden ayıran ve Türklerin lideri yapan da budur. Yazının devamında, bu daha iyi anlaşılmaktadır.

Atatürk tektir, çünkü devrimcidir. Etrafındakilerin bırakalım devrimci olmayı, devrim kelimesi akıllarından dahi geçmez. Türklük, Atatürk’ün devrimciliğinin fikirsel temelini oluşturmaktadır.

Günümüze kadar ortaya konmayan önemli bir mesele de işte budur, Türklük meselesi. Türklük etnik bir mesele değil ideolojik bir meseledir. Yok edilmek istenen bir devlet değil, millettir.

O, yok olmakta olan şeyin Türklük olduğunu görmektedir. Kurtarılması gereken Türklüktür. Meseleyi bu şekilde ortaya koymayanlar, kurtuluşu dışarıda aramışlardır. Başka bir devletin himayesi veya Türklerin küçük bir toprak parçasında yaşaması daha cazip gelmiştir. Meclis oturumlarının çoğunluğu bunun üzerinedir. Türk Milleti’nin bu savaştan, güçlü bir devletin himayesi olmadan çıkamayacağı genel kanıdır. Bu kanıda olmayan tek insan Atatürk’tür. O milletine güvenir. O’nun için aslolan millettir. Millet teslim olmadıkça, emperyalizmin, Türk vatanını işgal etmesi söz konusu değildir. Ama Atatürk’ün silah arkadaşları olarak karşımıza çıkanlar bu fikirde değillerdir.

Öncelikle bu isimleri burada sıralamak gerekir: İsmet İnönü, Enver Paşa, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, Celal Bayar.

Bu isimler mücadele sırasında da, devrimden sonrada Atatürk’le birlikte karşımıza çıkar, hatta kimi zaman bu isimlere Atatürk’ün de ötesinde ve üstünde değer verilir.

Kurtuluş Savaşı, “Atatürk ve silah arkadaşlarının” büyük mücadelesi sayesinde kazanılmıştır fikri bizlere yıllardır söylenir durur. Peki gerçekten durum böyle midir?

Gökçe Fırat’ın, Atatürk’le diğerleri arasında ki ilk farkın devrimcilik olduğunu ortaya koyması boşuna değildir. Atatürk, yeni Türk devleti kurmak için yanıp tutuşurken, diğerleri Osmanlıyı, padişahı, halifeyi kurtarma telaşındadırlar. Onun için milleti es geçerler.

Atatürk, Osmanlı’yı kafasından çoktan silmiştir. Onun için, mesele yıkılmakta olan bir devleti kurtarma meselesi değil, yok olmakta olan bir milleti kurtarma meselesidir. Bundan dolayıdır ki, Atatürk başka devletlere değil millete güvenir.

Atatürk’ün mücadelesinin temelini Türklük oluşturur.

Emperyalistlerin geri çekilmesi veya Osmanlıya yaşama hakkı tanıması -hani olmayacak bir şey ama- Atatürk için hiç önemli değildir. O, daha en başından, gerçek zaferin yeni Türk devletinin kurulması olacağı konusunda nettir. Türklük kaygısı olmayanlar, emperyalist saldırının gerçekte ne için olduğunu görememektedirler. Saldırının nereye olduğunu göremediklerinden de yanlış savunma taktikleriyle kendilerini oyalamaktadırlar.

Evet mücadele sırasında Atatürk “Tek Türk”tür.

Atatürk’ün silah arkadaşlarıyla savaşı

Atatürk’ün silah arkadaşları olarak bilinen isimler, yeni Türk devletinin kurulmasından sonra da sıkça karşımıza çıkarlar. Özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bazı isimler -İnönü ve Bayar gibi- Atatürkçülüğün tek ve güvenilir temsicileri olarak milletin karşısına çıkarlar. Bunların yaptıkları, söyledikleri Atatürk’e maledilir. Bunun yanlışlığına değineceğiz ancak, bunun öncesinde, Atatürk’ün silah arkadaşları olarak bilinen isimlerle, savaş sırasında, Atatürk’le bu isimler arasında yaşanan savaşı ortaya koymak gerekir.

İttihatçılar ve Atatürk

İttihatçılık meselesi önemli meseledir. Günümüzde, Atatürkçülüğü İttihatçılığın devamı olarak gören anlayış oldukça yaygınlık kazanmıştır. İttihatçılar nerdeyse Kurtuluş Savaşı’nın baş kahramanları yapılmakta, Atatürk ikinci plana itilmektedir. Biraz akıllı olan adamın şunu görmesi gerekir: Kurtuluş Savaşı’nın önderi İttihatçılar değil Atatürk’tür. Hatta İttihatçılar Atatürk’e muhaliftirler.

İkinci bir mesele, İttihatçı gelenek kurmak üzerine değil, yıkmak, kaybetmek üzerinde yükselmektedir. Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokan, İttihatçılardır. Ülkeyi işgal ettiren, İttihatçılardır. Özgür Erdem’in yazısı bu anlamda oldukça önemlidir. Yazıyla günümüzde, kurtuluş reçetesi olarak karşımıza çıkartılan İttihatçı tezlerin saçmalığı örnekleriyle açıklanır.

İttihatçılık, ideolojisi olmayan bir akımdır. İttihatçılar için, varolan yapıyı korumak, “devleti” korumak dışında önemli birşey yoktur. Devleti korumaktan yanadırlar ama ortada zaten devlet yoktur. Olmayan birşeyi savunmak da olmaz elbette.

Onun için İttihatçıların tartıştıkları, güçlü bir devlete karşı başka bir devletin desteğini nasıl alırız tartışmasıdır. Bundan dolayı İttihatçıların milliyetçi olarak tanımlanmaları gerçeğin tersyüz edilmesinden başka birşey değildir. İttihatçı akım manda fikrini savunmasıyla ön plana çıkar. Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesi, İttihatçıların başı Enver Paşa’nın Alman sevdası uğrunadır. Kurtuluş Savaşı sırasında Enver Paşa, Almanlardan beklediği desteği alamayınca, güçlü başka devletler aramaya çıkacak, Kurtuluş Savaşı’na katılmayacaktır.

Celal Bayar ve Atatürk

Celal Bayar, Atatürk’le, yaşadığı yıllarda, açıktan bir kavgaya tutuşmasa bile, İttihatçı genleri taşımaktadır. İttihatçılık onun için övünç kaynağıdır. “Hep İttihatçı oldum, İttihatçı öleceğim.” sözleriyle bu yanını ortaya koyar.

Ali Özsoy’nun incelemesinde göreceğimiz gibi, Bayar, diğer İttihatçılar gibi askerlik ve komitacılıyla ön plana çıkmaz. O, Alman Deutcehe Bank ekolünün ülkedeki savunucusudur. Atatürk devletçiliğine karşı çıkar. Amacı Müslüman tüccarları geliştirmektir. Milli iktisattan anladığı, İttihatçılara yakın kimi tüccarların zengişleşmesi gelişmesidir. Savaş döneminde de böyle olmuştur.

Bu gelenek Cumhuriyet’in ilanından sonra da devam edecektir. İş Bankası Atatürk tarafından, devletçiliğin bir gereği olarak kurulurken, İş Bankası’nın başına geçen Bayar, farklı bir ekonomik model savunacaktır. Amaç Bayar’a yakın CHP kadrolarının İş Bankası vasıtasıyla zenginleştirilmesidir.

Tüm bunların dı-şında elbette bunlarla bağlantılı olarak Bayar’ı önemli kılan, Atatürkçülüğün içini boşaltma çabasıdır.

Ona göre Atatürkçülük bir sistem değildir. “Büyük devlet adamı, büyük asker ama” bunun dışında hiç birşeydir anlayışının ilk savunucusudur Bayar. Bayar için Atatürk 1938’de kalmıştır ancak yaptıklarını Atatürk’e maletmekten çekinmez.

Soğuk Savaş yıllarında İttihatçı genleri harakete geçer ve soluğu ABD’de alır. ABD, onun için “Hür dünya”nın güvencesidir.

İnönü ve Atatürk

Atatürk’e saldırırken, yaptıklarıyla örnek gösterilen en önemli kişi İnönü’dür. Kimileri için “İkinci Adam”dır.

İnönücülük, Atatürkçülüğe yamanarak, Atatürk’ün ölümünden sonra girilen Batılılaşma yolu, Türkiye’nin uydulaşma süreci, Atatürkçülüğün doğal sonucu olarak ortaya konur. Gerçek ise tam tersidir. Uydulaşmanın sebebi Atatürkçülük değil, İnönücülüktür. Nur Aslan’ın incelemesi bu gerçeği ortaya koyar. Karşı Devrim süreci Atatürk’ün ölümüyle birlikte İnönü’yle başlamıştır. Bugünkü manzaranın en önemli mimarı İnönü’dür.

Sonuç olarak: Kendi Ordu’sunu kuran adam

Diğer yazıları incelediğimizde, yapayalnız bir Atatürk’le karşılaşırız. Kurtuluş Savaşı’nın paşaları, Atatürk’ün karşısındadır. Kurtuluş Savaşı’nın “aydınları” Atatürk’ün karşısındadır.

Kimi olgular ve fikirler oldukça etkileyici, ikna edici olamaları doğru oldukları anlamına gelmez. Atatürk örneği bize bunu göstermektedir. En kolay yol gözüken manda fikri, aslında bir milletin yok olması anlamına gelmektedir. Atatürk dışında da kimse bunun farkında değildir. Onun için, bu fikre karşı mücadeleden çekinmez.

Atatürk’ün diğerlerini kaybetmek gibi bir korkusu yoktur. Çünkü diğerlerinin ona bir faydası yoktur.

Atatürk’ü diğerlerinden ayıran önemli yanın devrimciliği olduğunu söylemiştik.

Etrafında Türk Milleti’nden başka kimse yoktur. Millet, mecliste yapılan tartışmalardan, kulislerden habersizdir, çokta ilgilenmez zaten. Atatürk bunun farkındadır. Bu işin meclisle değil, milletle olacağının farkında olan tek insandır aynı zamanda.

“Güçlerimizi birleştirelim, artık sağ sol ayrımı kalmadı” diyenler Atatürk’ten öğrenmek zorunda. Bu söylemlerle ortaya çıkanların yaptığı Atatürk düşmanlığından başka birşey değildir. Türklük karşıtı, milletten kopuk, bu gibi birlikteliklerin sonu, Atatürk ve devrim karşıtlığıdır.

Bugün, Kuvayı Milliye adı altında toplanan, şeriatçı, Bolşevik, İttihatçı, Turancı birlikteliğinin, 1920 meclisinin, Atatürk muhalefetinden bir farkı yoktur. Atatürk, bu muhalefetin, üstesinden gelmesini bilmiştir.

Muhtaç olduğu kuvvet, yok olmak üzere olan Türk Milleti’dir.