|
Kemal Yıldız |
|
Milliyetçileri bir arada tutacak tek slogan: Atatürk milliyetçiliği ABD ve AB’nin Türkiye üzerinde gerçekleştirmek istediği sinsi planı, Türk Halkının anlamaya başlamasıyla ortaya çıkan ABD karşıtlığı, Mersin’de Türk bayrağına yapılan saygısızlığın kıvılcımıyla, milliyetçi seslenişlere ve tepkilere neden olmuş ve bu tepki, ABD yetkililerini ve medyasını, Türkiye’nin kolay yutulacak bir lokma olduğunu sanan Avrupa Birliği patronlarını, bunların yurt içindeki işbirlikçilerini ve siyasi iktidarı ciddi bir şekilde telaşlandırmıştır. Siyasi iktidarın bu telaşını “iyimser bir bakışla” ülkede karmaşaya yol açması ve asayişin bozulması endişesiyle değerlendirmek mümkün olabilirdi. Ancak Mersin’de, Türk Bayrağına karşı yapılan “planlanmış” hakaret olayına kadar, Abdullah Öcalan’ın talimatıyla veya terörist başını veya yandaşlarını destekler nitelikte Türk Milletinin sabrı ne zaman taşacak dercesine yapılan yasa dışı ayrılıkçı eylemler, AB’nin Türkiye’de olmasını istediği “Temel hak ve özgürlükleri” zedelenir endişesiyle görmezden gelinmiştir. Siyasi iktidarın en büyük yanılgısı, Türk Milletinin Avrupa Birliği’ne girmek için her şeyini vermeye hazır olduğu önyargısı olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce iki bloklu olan dünyada, Batı bloğu üyesi olduğu varsayılan ülkemizde, Atatürk milliyetçiliği adına yapılan her eylemin altında komünist parmağı aranırdı. Bir eylemi, bir fikri kötülemenin ve etkisiz hale getirmenin en etkili yöntemi komünistlik suçlaması idi. Soğuk Savaş döneminde Türk toplumu bu şekilde yönetilmiş, ayrıştırılmış ve birbirine düşman edilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek başına kalan Batı Bloğu, globalleşme adı altında bütün dünyaya hakim olmanın savaşını vermektedir. Batı bloğunun kabadayıları ise ABD ve AB’dir. Batı’nın bugünkü savaş yöntemleri Soğuk Savaş dönemindekinden farklı değildir. Onlar demokrasi ve insan hakları havarileridir. Bu sloganlarla girdikleri ülkelerde, öncekinden farklı olarak, kan ve gözyaşı dökmeleri, o ülkelere savaş ilan etmeleri, kendilerinin koyduğu uluslararası hukuka aykırı da olsa haklarıdır. Batı, Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloğu ülkelerine karşı kendi rejimini yerleştirmek mücadelesi verirken, günümüzde rejimi ne olursa olsun ülkelerini kendisine bağlamak savaşı vermektedir. Şu anda yeryüzünde komünist rejimle yönetildiklerini iddia eden ülkelerde, ulusal sınırları içinde güçlenme ve halkına refah sağlama çabası temel ilkedir. Bu ülkeler dışarıya rejim ihracı çabası içinde değillerdir. Ülkemizde güçlenen ulusal bilincin, ABD ve AB’den kaynaklanan emperyalizme tepkinin nedenlerini provokasyon kolaycılığına kaçmadan herkesin iyi değerlendirmesi gerekir. ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya ile ilgili planı Büyük Ortadoğu Projesi ile açıklanmıştır. Bu planda Türkiye’ye uygun bulunan rol ise, ABD yönetiminin en yetkili ağızlarınca, bazen çok açık ve net bir biçimde, bazen de satır aralarında, her fırsatta tekrarlanmaktadır. Bu projenin gerçekleştirilebilmesi için kesinlikle Türkiye’ye ihtiyaç vardır. Ancak ulusal değerlerine sahip çıkan Kemalist bir Türkiye’nin, ABD’nin Ortadoğu karakolu olması sonucunu doğuracak böyle bir projeyi desteklemesinin mümkün olmadığını, ABD yetkilileri gayet iyi bilmektedirler. Bu nedenle de her fırsatta Kemalizm kötülenmekte, modası geçmiş bir nostalji olarak tanıtılmaya çalışılmaktadır. Bu tanıtımda ABD’nin yerli işbirlikçi bulmakta hiç bir sıkıntısı yoktur. Liberal aydınlar!, eski solcular, şeriatçılar ve diğerleri tek bir düğme ile aynı sesleri çıkarmanın çabası içindedirler. ABD çıkarlarına uygun bir Türkiye’nin gerçekleşmesi için, Anayasamızda nitelikleri belirtilen devlet anlayışının, yani, Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik hukuk devletinin terk edilmesi, yerine şeriat hükümlerinin geçerli olduğu ılımlı İslam cumhuriyetinin kurulması öngörülmektedir. Anayasamızın ikinci maddesindeki demokratik sözcüğüne şimdilik dokunulmamaktadır. İstenilen değişiklikler yapıldıktan sonra bu sözcüğün bir anlamı kalmayacağından, süs olarak kalmasında bir sakınca görmüyor olmalılar. Kendi iç çekişmelerini ve çatışmalarını bir türlü bitiremeyen Avrupa Birliği’nde en önemli tartışmalardan birisi, birliğin bir Hıristiyan topluluğu olup olmadığıdır. Önümüzdeki günlerde bu tartışmanın alevlenerek süreceği anlaşılmaktadır. Bu tartışma birlik içinde devam ederken, ağırlıklı nüfusu Müslüman olan Türkiye’nin, bu niteliği ile Avrupa Birliği’nde nasıl bir yer alabileceği, ciddi bir şekilde ne ülkemizde, ne de birlik ülkelerinde tartışılmamıştır. Avrupa Birliği’nin nihai amacı, her bakımdan birleşmiş bir Avrupa’dır. Bu birleşmenin tutkalı hukuk birliği olacaktır. ABD eski Dışişleri Bakanı Powell, Avrupa Birliği’nin lider ülkelerinden Almanya’da, Türkiye’nin Irak gibi, Afganistan gibi ılımlı bir İslam ülkesi olacağı müjdesini verirken, ne Almanya’dan, ne diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerden, ne de ülkemiz yöneticilerinden herhangi bir tepki gelmemiştir. Bugünkü Irak ve Afganistan seviyesine gelebilmemizi ülkemiz için bir başarı olarak değerlendiren Powell’ın ve ABD’nin Türkiye’ye bakış açılarını ve nasıl gördüklerini ortaya koyması bakımından, düşünülmesi gereken bir örnek olarak değerlendirmek gerekir. Asıl değerlendirilmesi gereken ise bu sözlere Avrupa Birliği yetkilileri ve üye devletlerin sessiz kalarak, katıldıklarını belli etmeleridir. Powell aynı konuşmasının devamında, Türkiye’deki değişim sonucu uygulanacak hukukun, örnek gösterilen ülkelerdeki gibi, biraz modern hukuk, biraz da şeriat hukuku olacağını söylemiştir. Ülkemizde Avrupa Birliği’nin istekleri doğrultusunda, “Uyum Paketleri” adı altında sürekli yasa değişiklikleri yapılmaktadır. Powell’in Almanya’da yaptığı konuşmaya Birliğin tepkisizliği düşünüldüğünde, ülkemizde yapılan (yaptırılan) yasal değişikliklerin Avrupa müktesebatına uyum amaçlı olmadığı, başka amaçlar taşıdığı akla geliyor. ABD Dışişleri Bakanı Rice, son Avrupa gezisinde, yöneticilerimize övgüler düzerek, Türkiye’yi bir ılımlı İslam modeli olarak dünyaya örnek göstermiştir. Bugünkü radikal Hıristiyan Bush yönetiminin (11 Eylül saldırılarından sonraki açıklamalarıyla İslam’a bakışını ve Ortaçağdan kalma Haçlı zihniyetini saklayamamıştı) Türkiye’deki İslam’a karşı gösterdiği ilgi doğrusu göz yaşartıcıdır! Müslüman Türk halkının ABD’nin bu İslam sevgisini ve heyecanını, çok iyi değerlendirmesi gerekir. Mersin’de bayrağa yapılan hakaretten sonra, buna bir tepki olarak ortaya çıkan, Trabzon ve Sakarya’daki olaylarda atılan bazı sloganlar, amacı saptırdığı gibi bazı tehlikelere de işaret etmektedir. Bu tür sloganlar bir zamanlar ABD emperyalizmine karşı çıkan ulusalcı güçlerin eylemlerine karşı örgütlenmiş gruplar tarafından atılırdı. Gerçekten ulusunu düşünen herkesin, aynı amaçta birleşmiş değişik gruptakileri incitici ve bölücü davranışlardan sakınması gerekir. Yaşadığımız günlerde, yakın tehlikelere karşı milliyetçi duyguların parçalanıp bölünmeden dimdik ayakta olması ve Atatürk milliyetçiliği dışında, her yöne çekilebilecek söylemlerden vazgeçerek birlik olması gerekir. Milliyetçileri bir arada tutacak tek slogan Atatürk milliyetçiliği ve onun kazanımlarıdır. Bunun dışında ortak payda aramak Türk milliyetçiliğini sadece zayıflatır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tepkisini ve gücünü denemek amacıyla bir piyon olarak TBMM’ye sokulan Merve Kavakçı ile, hakkında açılan kovuşturmalar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan Fethullah Gülen halen ABD’de yaşamaktadırlar. Türkiye’de adli mercilerce aranan Gülen’in uluslararası hukuk kuralları gereğince ve aranan kişilerden olması nedeniyle, Türkiye’ye iadesi ABD yetkili makamlarından istenilmekte ise de, ABD yetkililerince bu istek sudan bahanelerle yerine getirilmemektedir. Bu iki şahıs ABD yönetiminin veya bağlı derneklerin sponsorluğunda düzenlenen toplantılarda, Türkiye’deki laik Cumhuriyet’e ve Kemalizme duydukları hıncı dile getirmektedirler. Son olarak Merve Kavakçı, Atatürk’e ve Türk Milletine hakaret eden Ermeni din adamı ile birlikte, ülkemizdeki insan hakları ihlallerinden şikayet ederek türbanı savunmuştur. Türk milletini temsil yetkisi verilerek TBMM’ye sokulan Kavakçı, Türk Milleti’ne yapılan hakaretlere cevap bile vermeyerek, türbanı savunmakla yetinmiştir. Merve’nin veya onu öne çıkaranların, Türkiye’nin değerlerine ve Türklüğe bakış açılarını göstermesi bakımından Müslüman Türk Halkının bunu iyi değerlendirmesi ve türban savunmasının niteliğini iyi tahlil etmesi gerekir. Ayrılıkçı teröristlerle, türbanı dinsel ve siyasal bir simge olarak kullanıp dinde bölücülük yapanların ortak söylemleri, temel hak ve özgürlüklerdir. Ülkemizin bölünüp parçalanmasını isteyenlerin aynı söylemde birleşip, birbirlerini desteklemeleri bir tesadüf değildir. “ABD ve AB bunu istiyor, bunun aksini düşünmek gericiliktir.” denilerek ulusalcılar hedeften uzaklaştırılmak ve yılgınlığa düşürülmek istenilmektedir. Kimin kiminle ittifak içinde olduğunu, türban gibi bir sorunu bulunmayan ayrılıkçıların neden insan hakları, temel hak ve özgürlükler bahanesiyle türban savunucularıyla birlikte hareket ettiklerini, halkımızın iyi değerlendirmesi gerekir. |