Arama: 
06.06.2005/Sayı:83
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Türkiye
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye

Özgür Doğan Yaşar

Siyaset cahilinin
Atatürk Türkiyesi’ne ettikleri

İki aylık ertelemenin bitimiyle, bu ayın birinde, bir takım eksikleri ile yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Yasası’nın (TCY’nin) geçen yılki tartışmalarını anımsayın.

Yasanın son iki maddesinde, iktidar partisi AKP ile Deniz Baykal yönetimindeki anamuhalefet partisi CHP arasında anlaşmazlık çıkmıştı.

AKP’nin ve AKP iktidarının başı gene yurt dışındaydı. Yanılmıyorsam Çin’de idi. Gene yanılmıyorsam, Ağustos ayının ortalarıydı. Telefonla, partisinin etkin kişilerini aradı, son iki maddesi görüşülemeden Kamutay Genel Kurul’dan çekilen TCY’ye, zinanın suç sayılmasını içeren maddenin konulmasını istedi.

Yurt içinde ve yurt dışında yer yerinden oynadı.

AKP’nin ve AKP iktidarının başı inadında diretti, “Gel bu inadından vazgeç” diyenlere diklendi. Avrupa Birliği’nden gelen seslere ise diklenemedi, direnemedi…

Zina rezaletinden böylece –şimdilik- sıyrılabildik. Evet, şimdilik!..

Aradan bir yıl geçmedi; 27 Mayıs’a bir gün kala, (26 Mayıs 2005 Perşembe) bu defa, TCY’nin 263’üncü maddesi üzerinde CHP ile kapıştılar. CHP, -geçen yıl olduğu gibi- AKP’den son dakika golünü yiyince, Kamutay Genel Kurulu’nu terk etti.

263’üncü madde; Kazakistan gezisinde bulunan AKP’nin ve AKP iktidarının başının telefonla gelen “talimatı” doğrultusunda yasalaştı. Bu satırlar yazıldığında, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in incelemesindeydi. Veto etmesi bekleniyor.

Eder mi, etmez mi, Anayasa Mahkemesi’ne götürür mü, bilemem…

Bildiğim; TCY’nin 263’üncü maddesiyle, Atatürk Türkiyesi’nin ciddi biçimde sıkıntıya girdiğidir ve AKP ile AKP iktidarının başının, Atatürk Türkiyesi’ne karşı gerçek düşüncelerinin bir kez daha açığa çıktığıdır.

Cumhurbaşkanı eğer onaylar, Anayasa Mahkemesi’ne de götürmezse; 263’üncü madde, izinsiz Kuran kursları ile tarikat okulları açılmasına olanak veriyor. Açılan kurslar ve okullar kapatılmayacak, açanlar hapse girmeyecek… (27 Mayıs 2005 Cuma – gazeteler)

Atatürk Türkiyesi’ni sıkıntıya sokacak maddenin tartışması, AKP’nin ve AKP iktidarının başının manevrası ile “Erdoğan-Baykal tartışması”na oturdu.

Konuyu, “Bu millet Müslüman’dır ve Müslüman olan bu millet kendi kitabı Kuran’ı da rahatlıkla öğrenebilir. Şu ifade çok çirkin bir ifade, ‘Kaçak Kuran kursu’ diye bir ifade olmaz” (28 Mayıs 2005 Cumartesi-gazeteler) sözleri ile çarpıtan, çelişkilere düşen AKP’nin ve AKP iktidarının başı, 22 Mayıs 2005 Çarşamba günü İsrail gezisi sırasında Kudüs’te Kubbet-üs Sahra’da namaz kılan Deniz Baykal’ı, “Bir tarafta, Mescidi Aksa’da el bağlayacaksın, namaz kılacaksın; öbür tarafta, geleceksin Kuran’ın öğrenilmesine karşı çıkacaksın. Bunun anlaşılır yanı yok” diyerek yerdi. (29 Mayıs 2005 Pazar-gazeteler)

Deniz Baykal’ın yanıtı gecikmedi; aynı günkü gazetelerde yer aldı:

“Başbakan, ‘İşte bilmem orada namaz kılıyor, burada eğitim kurumlarına karşı çıkıyor, bir çelişki var’ diyor. Hiçbir çelişki yok. Çelişki, Taliban liderinin önünde diz çöküp ondan sonra, ‘Ben, Milli Görüş gömleğini çıkardım. Ben artık muhafazakar oldum’ deme anlayışıdır. Çelişki, Başbakan’dadır. Başbakan, ‘Gömleğimi değiştirdim’ diyor. Daha önce hangi gömleği giymişti? Niye değiştirdi o gömleği? Şimdi tekrar değiştirdiği o gömleği mi giymeye çalışıyor sayın Başbakan? Sorulması gereken soru budur.”

Atatürk Türkiyesi’nin çivisi sökülürken, iki siyasinin siyasi atışmasını değerlendirdiğimde; AKP’nin ve AKP iktidarının başını, kendi inancında ve kendi amacında koyulduğu yolda sapma yapmadan, sağına soluna bakmadan ve kulak asmadan yürüyen, CHP’nin başındaki Deniz Baykal’ı ise havanda su döven olarak, bunlar dışındakileri de kaygısızlık ve engin hoşgörü içinde gördüm!

Beni üzen, kahreden; Atatürk Türkiyesi’nin çivisi sökülürken kaygı duyması gerekenlerin kaygı duymamalarıdır, milimlik dahi olsa hoşgörü göstermemeleri gerekenlerin engin hoşgörü göstermeleridir!

Acaba, AKP’nin ve AKP iktidarının başı, buralardan mı ve kaygı duyulmayan, engin hoşgörü havası esen ortamlardan mı yürekleniyor, onca sözleri ediyor?!.

29 Mayıs 2005 Pazartesi günü, partisinin Ümraniye Haldun Alagaş Spor Salonu’nda düzenlenen “İstanbul birinci bölge toplantısı”nda yaptığı konuşmayı anımsar mısınız?

Türbanlıların, türban konusunda bastırmaları üzerine, “Biliyorum, bazı sıkıntıları yaşıyoruz. Bunu, ben de yaşıyorum. Gönlümün derinliklerinde yatan hıçkırıklar var. Bunu da açıkça söylemek zorundayım. Fakat şunu bilmenizi istiyorum: Her şey zamana gebe. Sabırlı olmaya mecburuz” diyor!

Radikal bir siyasi ancak bu kadar yürekli olabilir, bu kadar açık ve net konuşabilir!

“İnancına güvenen, inanç hürriyetinden korkmaz. Düşüncesine güvenen, düşünce hürriyetinden korkmaz” sözlerinin de sahibi olan AKP’nin ve AKP iktidarının başını, kararlılığından; arkasına almayı ya da arkasına dolanmayı başardığı etkin güçlerin de katkılarıyla, duyarlı olmaları gerekenleri “duyarsız” kıldığı, hatta “destekler” konuma getirmesinden dolayı kutlamak isterim…

Asla değişmeyen ve gelişmeyeni, “Hem değişti, hem gelişti” diye ısrarla savunanları, kendilerinin dahi inanmadıkları yalanı halka “gerçek” diye yutturmaya kalkanları da kutlamak isterim…

Merak ediyorum; bu ülkede, Başbakan da olsa, AKP’nin ve AKP iktidarının başına, “Gönlünün derinliklerinde yatan hıçkırıklar nedir? ‘Zamana gebe’ dediğin o ‘her şey’ nedir? Neye sabırlı olmaya zorunlusun?” diye soracak yasal ve Anayasal bir kurum yok mu? Varsa, neden sormaz?..

Soruluyor da, benim mi haberim yok?!

AKP’nin ve AKP iktidarının başı, aynı toplantıda, toplumu gerdiklerini unutarak, “Bu toplumda gerilmeyi asla Ak Parti yaratmayacaktır” diyor, ekliyor:

“Varsın olsun, birileri yaratsın. Onların cevabını birileri veriyor ve verecektir…”

Hangi ülkenin Başbakanı ülkesinde gerilimin olmasını ve gerilimi birilerinin yaratmasını ister?!

Bu sözün siyasi ve hukuki yargılaması neden yapılmaz?

AKP’nin ve AKP iktidarının başı, eylem ve söylemleri ile Atatürk Türkiyesi’ne karşı yasal ve anayasal suçlar işlemiş olmuyor mu? Neden Kamutay’da ve yargıda hesabı sorulmuyor?

Soruldu da, soruluyor da benim mi haberim yok?!.

Eğer sorulmamışsa, sorulmuyorsa, bu, “bir gün sorulmayacak” demek değildir.

Bir gün hesabın yargı yoluyla sorulacağını, söylemlerinin ve eylemlerinin hesabını vermekte zorlanacağını AKP’nin ve AKP iktidarının başı biliyor. Bildiği için korkuyor. Korktuğu için, “Kimse milletin iradesi üzerinde irade sergilemeye kalkmasın. Eğer kalkarlarsa perişan olmaya mahkumdurlar” sözleri ile korkutmağa çalışıyor.

Ancak; “milletin iradesi üzerinde irade sergilemeye kalkanlar ve perişan olmaya mahkum olacak” olanlar, kendileridir!..

AKP’nin ve AKP iktidarının başı gene aynı toplantıda, “Bu ülkenin değerleri ile oynamak suretiyle puan kazanacaklarını zannedenler, puan kaybettiklerinin hala farkında değiller” diyor. Bu söylemi ile, -dolaylı da olsa-, ülkenin değerleri ile oynayanların, puan yitirenlerin aslında kendileri olduklarını itiraf ediyor.

Çareyi, “mağdur”u oynamakta buluyor. Bir biçimde, iktidardan indirilmeyi arzuluyor. Adeta o ortamın altyapısını hazırlıyor.

Gitmek, ama götürenlerin kolunu kanadını kırarak geri dönmek, demokratik, laik Cumhuriyet’ten, ılımlı İslam’a geçişte yararlı olacak, tuzaklarla dolu dikenli yollarını daha bir güvenli hale getirecek ve kısaltacaktır.

Kamutay’daki 356 sandalyesine karşın hala arzuladıkları biçimde iktidar olamadıklarından zaman zaman yakınan, arzuladıkları iktidarın özlemi ile yanıp tutuştuklarını da söylemekten kaçınmayan AKP’nin ve AKP iktidarının başı, varsın Atatürk Türkiyesi ile kavgasını sürdürsün; takiyye yapsın, “Kadına karşı ayrımcılık, cahiliye adetidir, cahiliye töresidir, ırkçılıktan daha ilkeldir. Kadını politik çıkar malzemesi haline getirmeyen her türlü eleştiriye, açığız” (13 Kasım 2004 Star Gazetesi) desin; Deniz Baykal’la bir tür danışıklı dövüş yapsın…

Deniz Baykal da varsın, “Türkiye, Tayyip Erdoğan anasının karnına düşmeden de Müslüman’dı; Atatürk’ü de, devletini de sevmeye devam edecek” desin, muhalefet yaptığını sansın…

Atatürk Türkiyesi’nin çivisinin sökülmesine sessiz kalmaması gerekenler de varsınlar sessiz kalsınlar…

Atatürk Türkiyesi’nin gerçek sahibi Atatürkçüler, üretecekleri Atatürkçü siyasalarla çıkış yolunu bulacaklar, ülkeyi ve halkı onurlu, aydınlık günlere taşıyacaklar…

30 Mayıs 2005 Pazar akşamı partisinin MYK toplantısında, “Bakalım biz üye olana kadar ortada AB kalacak mı?” (1 Temmuz 2005 Çarşamba-Hürriyet) diyen, 31 Mayıs 2005 Salı günü de, partisinin Kamutay grubunda, “İşsizliği Amerika, AB halledememiş ki ben edeyim” tümcesini eden siyaset cahilinin, Atatürk Türkiyesi’ni ve halkını kurtarmak sanıldığı kadar zor değildir. Arkasındaki ya da arkasına sığındığı güce/güçlere karşın, bir silkeleyişte, Süleyman Demirel gibi gidecek. Ama Süleyman Demirel gibi dönüp gelemeyecek…