| Reha Ören |
|
Hatırlar mısınız, ne demiştim? Evvelinde “Ruhunu kaybeden millet”, ahirinde “Ruhunu arayan millet” Doğru mu? “Elhak doğru” Bir millet nasıl ruhunu kaybedebilir? Öncesinde millet, millet olma vasfını yitirir. Bunun için de milletin cümlesinin aşağılık kompleksine kapılması gerekmektedir. Yani, özenti toplum olma sürecine sokulur. Adının anlamını bile yitiren Türk Milleti, tarih boyunca bilinen anlamda -şimdiki tanımlamalarıyla- millet olma şuuruna sahip olamadan millet olmuş, tarihin ender uluslarından biridir. Türk kültürünün yayılması, Türk medeniyetinin yaygınlaşması Tanrı’nın bir ihsanıdır. Türk bunu yaparken Türk olduğunun bilincinde bile değildir. Neylesin biçare, tarih boyunca adının haşmetinden kaynaklanan saldırılara karşı kendini savunmak zorunda kalmıştır. Türk, kendi adının anlamını bile bilmezken ve dahi idrak edemezken (!..), acun O’nun haşmetinden ürkmüş ve bütün gücüyle Türk’e karşı saldırı harekatını başlatmıştır. Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk, kendi birliğini toparlamaya çalışırken Arap ordularının acımasız saldırına muhatap olmuş. Aradan yüzyıllar geçmiş, hemen akabinde dünyanın hâkimiyeti görevini hatırlayan Türk, tekrar toparlanma ve fetih sürecine girince bu sefer de Hıristiyan ordularının toplu saldırılarına karşı koymak zorunda kalmıştır. “Tek Tanrı, tek dünya, tek hakan” Türk’ü Türk yapan en büyük özelliklerden biri de budur. Türk, bu vasfını yitirdiği sürece sıradan bir kavim olmuştur. Türk’ün bu sıradanlığına bilinen insanlık tarihi boyunca Gök Tanrı izin vermemiştir. Dünün veled-i zinalarından, serserilerinden ve fahişelerinden oluşan Amerika da, millet olma sürecini çok kısa sürede tamamlamış bulunmaktadır. Bu gün çok bilinen ve övünülen Fransız İhtilali’nin asıl amacı dahi, bir Fransız milleti yaratabilmektir. Sermaye-üretim-pazar ilişkisi bir millet yaratma gerekliliğini kendiliğinden gündeme getirmiştir. İngiltere pek farklı mıdır? Bakınız, Türk dili hâlen daha egemen dillerden biridir. Bugün Orta Asya’da konuşulan Türk lehçelerini de hesaba katacak olursak Balkanlar’da konuşulan Türk lehçelerinin sayısı Almanya’daki lehçe sayısından çok daha azdır. Bu da aslında Türk dilinin üstünlüğünü kanıtlamaktadır. “Gökyüzünün nasıl tek bir efendisi varsa, yeryüzünün de tek bir efendisi olmalıdır.” Tek bir efendiye mensup milletin, dili de tek olmalıdır. Türk dilinin yaygın olması bu mantığın sıradan bir sonucu mudur? “Hayır.” Dilin yaygınlaşması uygarlık ile bağlantılıdır. Dolayısıyla güç ile bağlantılıdır. Dünya hâkimiyeti görevinin şuurunda olan Türk, uygarlık yolunda da hâkim olmuştur. Türk dilinin gücündeki sır perdesini araladığımız zaman bu gerçek ortaya çıkar. Ünlü Alman Dil Bilimcisi Max Müller, 1861’de yayınlanan eserinde Türkçe’nin açıklığını ve düzenliliğini vurgulayarak, ünlü bir doğu bilimcinin değerlendirmesini aktarıyor: “Türkçe öyle düzenli, öyle uyumludur ki, insanda bir seçkin bilginler kurulunun yaratımıymış gibi bir izlenim uyandırır” Müller bu kadarıyla da yetinmez ve ilave eder: “Hiçbir kurul böylesine güzel bir dil yaratamaz” (Meraklısı için: Felsefi Doktrinler Sözlüğü - Doç. Dr. S. Hayri Bolay) Hangi Frenk ilim adamı demişti, ne zaman demişti, nerede demişti? Tanrı şahidim olsun ki hatırlamıyorum. “Tarihten Türk’ü çıkartacak olursanız, tarih diye bir şey ortada kalmaz”. Dünya tarihindeki Türk hareketleri med ve cezir hareketleri gibidir. Korkunç bir dalgayı andırır. Siz isterseniz buna “tarihin tsunami dalgalarını Türk oluşturur” diyebilirsiniz. Bence mahzuru yok. Zaten ben de öyle nitelendiriyorum. Türkçe meselesine dönmek gerekirse, şunu kabul eder misiniz? Türkçe, Asya ile Ortadoğu ve Akdeniz’i birleştiren ticaret yollarının ve imparatorlukların dili olmuştur. Bunu kabul ederseniz, dünya ticaret yoluna hâkim olmanın bir medeniyet ve güç meselesi olduğunu da kabul etmeniz gerekmez mi? Tarihini bile Avrupalılardan öğrenmeye çalışan bir millet, doğal olarak kimliğini yitirmiş bir millettir. Avrupamerkezli eğitimin amacının ne olduğunu hatırlatmama gerek var mı? Adı lazım değil, çok sevdiğim bir dostum var. İnsan olarak harika biri. Başta Amerika olmak üzere, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda yemediği halt kalmamış. Tevrat’ı, Ahd-i Ahit’i ve dahi Ahd-i Cedid’i ezberinde tutabilecek kadar da eğitimli biri. Yani, Tanrı’nın özel yeteneklerle donattığı ender kullarından biri. Bu dostum, çok iyi bir teknik eleman olmasının yanı sıra çok iyi bir teologdur. O dahi, dünya uygarlıkları sıralamasına Türkleri sokmaz. Çünkü aldığı eğitim dünya tarihini bile milat ile yani İsa ile ölçmektedir. Milattan önce ve milattan sonra yutturmacası sözde ilim adına yapılmaktadır. Amacı gayet sarihtir. Dünyadaki bütün olayları kendi dinlerine endekslemek ve Hz. İsa’yı sürekli olarak hafızalarda canlı tutmak gibi, bir sinsi düşüncenin sözde ilmi kamuflajıdır. Tıpkı dillerin kategorisinde olduğu gibi, tıpkı ırkların tasnifinde olduğu gibi... Sonu “Loji” ile biten her türlü ilim ve bilime dikkat edin. Altında bu sinsi amaç vardır. Sümer medeniyeti vardır; Mısır medeniyeti vardır, hatta Yunan medeniyeti bile vardır ama o tasnife göre asla ve kat’a bir Türk medeniyeti yoktur ve olmamıştır! İşte ben buna “aliyenasyon”un kişisel tezahürü derim. Yani; yabancılaşmanın bireydeki yansıması. Yabancılaşma’ya dar bir bakış “Aliyenasyon” mu dedim? İmdi birileri hemen itiraz edecekler. Bilirim. Diyecekler ki “Anladığımız dilde yazsana.” Bense her zaman olduğu gibi diyeceğim ki: “Aliyenasyonu zaten yabancılaşma olarak yazdım ya, sen bunu da annamazsan ben neyleyim be adam!” Yabancılaşma faslını çok uzatmadan panoramik değil de dar açıdan bakacak olursak, patolojide, şahsiyetini kısmen veya tamamen kaybeden bir hastanın kendisine yabancı olması, kendisini tanımaması demektir. Felsefede ise: Bu terim, bir kimsenin kaybettiği bir takım hususiyetlerinin kendi dışındaki bir varlıkta bulunduğunu fark etmesi halini ifade eder; yahut dış şartların tesiriyle şahsiyet özelliklerini kaybetmiş bir kimsenin veya bir grubun bu duruma karşı kazandığı ruh halidir.” Hegel de “insanlık tarihi aslında bir yabancılaşma tarihidir.” Yine Hegel der ki: “Ruh olduğu gibi anlaşılmak ve görülmek için çabalar, fakat aynı zamanda kendisinin görülmesinden doğan tasavvuru bertaraf etmek ister, böylece kendi özüne yabancılaşmaktan dolayı memnunluk ve emniyet duyar.” Yetmediyse birkaç örnek daha verelim. Bizim tatlı su solcularının çok işine yarayacak bir örneğe ne dersiniz? Bilirim içinizden birileri kızacak ve burun kıvıracaklar. Birileri ise Stalinimsitrak bıyıklarının altından kıs kıs güleceklerdir. Marx’a göre ise yabancılaşma özetle “varlığını çalan başka varlıklara bağımlılık hâsıl olur ki, işte o zaman insan yabancılaşmış olur.” Sizin Araz’ı hiç dinleyip dinlemediğinizi bilemem. O enfes türkülerinin sözlerinden haz alıp almadığınızı da bilemem. Ama o hareketli tempo içerisinde Araz’ın sözlerinin mükemmelliği beni aman vermez bir Araz dinleyicisi etti. Darağacı isimli eserinde bu ara başlığı o soruyor. Ben de ondan “apardım”. Sahi o hangi millettir ki tarihi sırdır? Bu sorunun bir tek cevabı vardır: “Türk”. Araz, Darağacı’na hitap ederken diyor ki: “Yüz atlığa bölündü/ Yine de birdir/ Meni huzuruna bu dert getirdi” “…Hazer’i Baykal’ı/ Aral’ı gördüm/ Gördüm can üste bir/ yaralı gördüm/ Tanrımı bendeden Aral’ı gördüm” ... “Kırgız’am, Özbek’em/ Kazak, Türkmen’em/ Başkurd’am, Kerkük’em/ Senin beklediğin yer gök menem/ Garip Türk menem” Şimdiye kadar Araz’ı dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Müziğinin temposunda Türk’ün yitirdiği ruh halini bulacaksınız. Sözlerinde ise yitirdiğimiz tüm değerleri bulmanız pekâlâ mümkündür. Darağacı adlı eserinde Rüstem Berhudî Bozkurt’un enfes şiiri, Türk olduğunuzu hatırlamanız için faydalı olacaktır. İnanıyorum. Hazar, Baykal, Aral ve yerle göğün Türk olmasını hatırlamak bile yabancılaşma sürecinin kısaltılması için elzem bir ilaçtır. Dünya tarihi boyunca uygarlıkların öncüsü olmuş olan Türk, zaman zaman aliyenasyon sürecine girmiştir. Tarih itibarıyla yabancılaşmanın ağır darbesini yiyen Türk, süreçte yeniden toparlanmasını bilmiş ve dünya tarihindeki tsunamileri yaratmıştır. Bu bizdeki hamasi Türkçülerin elde kılıç, eğri bıyıklı yiğitler anlatımıyla olmamıştır. Bu bir güç meselesidir. Teknik meseledir, ekonomik meseledir, sosyo kültürel meseledir. Geçtiğimiz günlerde açıklanan Göktürk parası bu tezimizin ispatı değil de nedir? Tanrı aşkına Tanrı Dağları’nın eteklerindeki ve yeraltı kaynaklarındaki suların çölün altından geçen toplam 5 bin kilometrelik bir yeraltı kanalları ağı ile yerleşim alanlarına taşınması uygarlık, teknoloji ve mühendislik harikası değil de nedir? Tanrı aşkına cahilimiz ve aydınımız bu cehaletten kaynaklanan aşağılık kompleksinden kurtulamadığı sürece biz ne adımızın anlamının farkına varabiliriz, ne de Türk olmanın ulusa ve bireye yüklediği sorumlulukların bilincine erebiliriz. Yeraltındaki 5 bin kilometrelik Karız su dağıtım şebekesini bizim eğri bıyıklı insanımız ne bilir? Sokaktaki insanımızın bilmemesi doğaldır. Fakat kartvizitlerine isimlerinden önce sıfatlarını yazdırmayı kişilik ölçüsü olarak kabul eden ilim ve bilim adamlarımız neyle uğraşmaktadırlar? Bizzat Çinliler tarafından bile Çin Seddi’nde bir uygarlık harikası olarak ele alınan milattan önce (Yine Hz. İsa ile ölçmeye başladık. Çünkü biz ilim adamı değiliz. Ve bizim ilim adamlarımız Türk dünyasını aydınlatacak başka bir kronolojik başlangıç noktası bulmadıkları sürece de biz Hz. İsa’ya indeksleşmek zorundayız!.) 200’lerde başlanan ve insan yaratıcılığının doruk noktalarından biri olarak kabul edilen Karız su kanalları bile bütün dünyaya Orta Asya’nın uygarlık merkezlerinden biri olduğunu kanıtlamıyor mu? Ne var ki öncelikle Batı tarihçilerinin içlerinde namuslu olanları hariç, bu gerçekleri görmezlikten gelirler. Bu onların yüklendikleri misyon gereğidir. Ya bizimkiler. Bizimkiler mi? Hadi canım siz de geçin onları bikalem!. Onlar da bizim gibi tarihimizi ilkokul çağlarında Emin Oktay’ın yazdığı kitaplardan öğrenmediler mi? Evet, benim çok özel, yani moda değimle “top secret” dostum bakalım Göktürk parası ve Karız yeraltı su şebekesi (Çin’in Uygur bölgesinde) konusunda ne diyecek? Haa bir de, ilk Türklerin İskandinavya Yazıtları meselesi var. İskandinavya ülkelerinde bilim adamları tarafından pek ala bilinen, bilinmesine rağmen, şimdiye kadar okunamadığı gibi bir safsatadan ibaret gerekçeyle açıklanmayan “kaya üstü, taş üstü yazıtların” yanı sıra kemiğe ve metale kazınmış yazıların hepsi proto-Türk dilindeymiş. Bu abidelerin sayısı da 3 binden fazlaymış. Alman âlimleri kemik üzerine yazılmış yazının tarihini belirlemişler. Milattan tamı tamına 4 bin 150 sene öncesine aitmiş. İskandinav Yazıtları’nın alfabesi, Orhun Yenisey alfabesinin korkunç bir benzeriymiş. Al bir kaya, nerene istersen daya!.. Münderecat meselesi, sadede gelmek gerekirse dünyadaki bütün olayları kendi bakış açılarından yorumlayan Hint-Avrupa hegemonyacılığının etkisinde kalmak bile yabancılaşma değil de nedir? Hint-Avrupa hegemonyacılığı, menendi görülmemiş bir sahtekârlıkla, her şeyi çiğneyerek, geçerek kendisine mal ettiği Altay, Orta Asya uygarlıklarını bile kendi hanesine yazdığı bir dönemde bizim ilim adamlarımıza düşen asıl görev bu sahtekârlık perdesini yırtıp atmaktır. Hint-Avrupa uygarlık ve dillerinin yayıldığı bütün yerlerin altında mutlaka bir Türk katmanı vardır. Burada Türk sözü semboldür. Türk’ün, millet olmanın izahını yapmaya gerek bile duymadan millet olduğunun ve millet olarak yaşadığının sembolüdür. Dikkat buyrun lütfen; Roma-Latin dilinin altında Etrüsk, Yunan dilinin altında Pelask, Sami dillerinin altında Sümer.. Eski Elam, Dravit dilleri de “aglunativ” dillerden değil miydi? Şimdilerde de İskandinavya kültürünün altından kalın bir Türk katmanı çıkar. (daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Sabir Rüstemhanlı’nın Göktanrı isimli eserini okumaları önerilir. - İleri Yayınları) Sahi, bütün bu gerçekler bütün dünyanın, ‘benmerkezli’ ABD ve Hint-Avrupa - özetlersek AB- hegemonyasının on binlerce yıldan beri bizim üstümüze geldiğini, bizim dilimizi ve tarihimizi örtmeye çalıştığını anlamanıza yetmiyor mu? “Münderecat”tan dolayı Maruzatımı makul görün Meydanı boş bulup da çala kalem gitmenin anlamsız olduğunu çok iyi bilenlerden biriyim. Lakin söz konusu Türk olduğu zaman beynim kafatası kemiklerimin içine sığmıyor ki düşüncelerimi sayfalara sığdırabileyim. Sizlere satırlarla Araz’ın müziğini dinletmem mümkün değil ama ‘münderecat’ izin verirse, Rüstem Berhudî Bozkurt’un Darağacı şiirini okumanızı salık veririm. DARAĞACI Yolumu gözledin her seher-ahşam,
O hansı milletdir, taleyi sırdır? Selam darağacı... Aleyküm selam! Selam, darağacı... Aleyküm selam! Selam, darağacı... Aleyküm selam! Selam, darağacı... Aleyküm selam! Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Danış, Emir Teymur, bu son neydi be?..
Seni men ekmişem... Mene sen genim,
Ey darın ağacı. Kimden kemem... Kem?
Kırgız’am, Özbek’em, Kazak, Türkmen’em,
Gabul et, növbeti gurbanın menem, Rüstem Berhûdî BOZKURT Kalın sağlıcakla... |