| Öner Yağcı |
|
Ne istiyorlar Nâzım Hikmet’ten? Bu tükenmez kin nedendir? Nedendir bir şiirden bunca korkmak? 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin okuduğu “Vatan Haini” şiiri nasıl hâlâ “suç” kabul ediliyor? Bu cesareti kimden alıyorlar acaba?.. Hani Avrupa Birliği’ne giriyorduk, hani hızla, alkışlanası bir hızla demokratikleşiyorduk; hani ardı ardına çıkarılan yasalar AB ile uyumumuzu sağlıyordu; hani AKP, Avrupa Birliği’ne sokacaktı ülkemizi, hani demokratikleştirmek için yasa üstüne yasa çıkarıyordu ve demokratlarımız ona omuz vermeliydiler? Gerçekler, Avrupa Birliği palavralarının ve insan hakları masallarının üstündeki şalı nasıl da kaldırıveriyor. TCK’yla, özelleştirmelerle, İncirlik düzenlemesiyle, Kuran kurslarının meşrulaştırılmasıyla, din dersleri müfredatı değişikliğiyle, amansız bir kadrolaşmayla, Kıbrıs’ta verilen ödünlerle, üretimimizin sıfırlanmaya doğru yönlendirilişiyle süren “uyum” ya da “Ilımlı İslam” atılımlarının kısa bir sürede oluştuğunu düşünmek safdillik olur. Tüm bu politikalar, ülkemizdeki bağımsızlık bilincinin ve duyarlılığının yok edilmesi yolunda yıllardır atılan adımların devamından başka bir şey değildir. Ülkemizin emperyalist sömürü zincirine yapıştırılması ve bölgemizde emperyalist BOP’un hayata geçirilerek yurdumuzun parçalanması, emperyalistlerin Sevr düşlerinin gerçekleşmesi yolundaki adımlarının hoyratça sürdürülmesinden başka bir şey değildir. İkinci Dünya Savaşı yıllarından beri uygulanan “Soğuk Savaş” devam mı ediyor diye sormamızın gereği yok. AKP hükümetinin oralardan aldığı mirası hakkıyla yerine getirmesinden başka bir şey değildir yaşadıklarımız. Hiçbir şeyin birdenbire olmadığını ve aynı biçimde her şeyin aynı biçimde dünden geldiği gibi gidiyor demeliyiz. Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuyan gençlerin ve onun şiirlerinin hâlâ suçlu olarak görülmesi neyi gösteriyor? Milas’taki olay olagelen üzerinde daha ciddi düşünmeliyiz. 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin Nâzım Hikmet’in “Vatan Haini” şiirini okuduğu için gözaltına alınması Nâzım Hikmet üzerinde yani Türk insanı üzerinde kara bulutların hâlâ dolaştığının işaretidir. Bu kara bulutların defedilmesi ulusal onur sorunudur. Nâzım Hikmet okyanusunun derinliklerine dalıp onun yaşamını, kimliğini, yapıtlarını öğrendikçe onun ulusal onur olduğunu; Nâzım Hikmet adının vatanla ve memleketle eş bir ad olduğunu daha iyi kavrıyoruz. Onun yaşamına tutacağımız ışıldak, ulusal değerlerimizin nasıl ayaklar altına alınmakta olduğunu da gösterecektir. 15 Ocak 1902’de Mustafa Kemal gibi Selanik’te doğan Nâzım Hikmet, 61 yıllık yaşamıyla zamana iz bırakan, ulusallıktan evrenselliğe ve ölümsüzlüğe ulaşan bir kültür, sanat adamı ve aydın oldu. Daha çocukken yazdığı Feryad-ı Vatan (1913) şiirinde; “Vatanın parçalanmış bağrı/ bekliyor senden ümit.” ve 18 yaşındayken yazdığı Gençlik adlı şiirinde; “Sana sus derlerken... Haykır! Ey gençlik.” dizeleriyle coşkulu, kavgacı, inatçı bir şair olacağının haberini veriyordu sanki. Coşkulu, kavgacı, inatçı bir şair olarak da esti durdu. Onun ömrü şiirle ve toplumsal savaşımla dolu bir ömür oldu. Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’ya geçti. Kuvayı Milliyecilerin görevlendirilmesiyle Bolu’da öğretmenlik yaptı. Oradan devrim döneminin ilk yıllarını yaşamakta olan Sovyetler Birliği’ne gidip Doğu Halkları Üniversitesi’nde öğrenciliğe başladı. Yurtseverlik sevdasıyla Sovyetler’den döndü ve siyasal savaşım ve şairlik başta olmak üzere çok yönlü bir sanatçılığa uzanandı. Mahkemelerle, hapishanelerle çokça tanıştı; bir de gurbetliklerle, ayrılıklarla, hasretliklerle... İlk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de yayımlandı. Bunu 1929’da yayımladığı 835 Satır adlı şiir kitabı izledi. Ardından onu ülkesinin en büyük şairi yapan ve 1938’de başlayıp bu kez “uzun süren” cezaevi yıllarına kadar çıkardığı Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1, Gece Gelen Telgraf, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Portreler, Taranta Babu’ya Mektuplar, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı adlı şiir kitaplarıyla var oldu. Hasretin ve yurt sevgisinin yoğun olduğu, aşklarla dolu bir ömür yaşadı; yaşamı ve sanatıyla fırtına gibiydi. Şiirleri, siyasal düşünceleri ve çalışmaları nedeniyle sık sık başı belaya girdi, tutuklandı, yargılandı, İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerini tanıdı ülkemizin. 1938’den 1950’ye kadar aralıksız kaldığı cezaevlerinde Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kuvayı Milliye Destanı gibi ölümsüz yapıtlarını yazdı. 1950’de çıkarılan genel afla cezaevinden çıktıysa da 49 yaşında askere alınmak isteyince ülkeden ayrıldı. 1951’de, bir yandan dönemin Bakanlar Kurulu’nun kararıyla yurttaşlıktan çıkarılıp ona ünlü Vatan Haini şiirini yazdıran vatan hainliğiyle suçlanırken bir yandan da Dünya Barış Konseyi’nin “Dünya Barış Ödülü”nü aldı. 1952’de enfarktüs geçirdi, kalan yaşamını kalp hastası olarak sürdürdü. 3 Haziran 1963 sabahı Moskova’da öldü. Yaşamı, ülkesinin siyasal yaşamıyla özdeşleşti; döneminde yaşayanları etkilemekle kalmadı, kendisinden sonraki tüm dönemlerin sanatçılarını soluğuyla etkiledi. Türk sanatçılarına, aydınlarına soluk veren, can veren, su veren bir usta oldu. O, her baskı döneminde susturuldu, yasaklandı, cezalandırıldı. Şiirleri gizli gizli, elden ele dolaşarak ezberlenip okunabildi. En güzel hapishane ve özgürlük şiirlerini o yazdı; en güzel yurt sevgisi ve özlem şiirleri onun imzasıyla yazıldı. İnsan sevgisinin en güzel şiir örneklerini o sundu. Kadınlara, yurduna, büyük insanlık dediği insanlığa sevdasının şiirini yazdı; sevdaların şiiri oldu yaşamıyla, sözcüsü oldu şiiriyle. Aydınlığımızın simge adı; çağdaş şiirimizin kurucusu, öncüsü ve büyük ustası olan Nâzım Hikmet, soluğumuza güç kattı hep; yapıtları ve yaşamıyla Türk aydınının onuru, vicdanı, sesi oldu. Adı, şiiri, sanatı, özgürlüğüne kavuşması, memleket hasreti ve sevgisi, “vatan hainliği”, yurttaşlıktan çıkarılması, şiirlerinin yasaklanması, mezarının getirilmesi sürekli olarak tartışıldı. Onun yalnız ideolojisiyle var olduğunu, iyi bir şair olmadığını ileri sürdüler, “sökmedi”. Sovyetler Birliği yıkılınca onun şairliğinin de çökeceğini iddia edenler oldu, ama tutmadı. O, inandığı, düşündüğü, yazdığı ve yaşadığıyla bütün olarak var oldu hep. UNESCO, doğumunun 100. yılı olan 2002’yi “Uluslararası Nâzım Hikmet Yılı” ilan etti. O, Cumhuriyet’ten sonraki yaşamımızda küfürlerle ya da sevgilerle anılarak, tartışılarak sürekli gündemde oldu o ve hâlâ gündemde. Yaşamı, Cumhuriyet’le örtüşen bir yaşamdır. Eğer ülkemizin adı söylenince akla ilk gelen adlardan biri (ilki Mustafa Kemal elbette) oluyorsa, bundan kıvanç duymamız doğaldır. Türk aydını için “olmazsa olmaz” bir onur anıtı, bir örnek alınası usta olan Nâzım Hikmet’e çok şey borçluyuz ve o ülkemizi hâlâ güzelleştiriyor. Onun aydınlık yürekli insanların gönlüne kurduğu taht bugün hâlâ ışık saçmayı sürdürüyorsa, Türkiye’nin aydınlık geleceğine olan umut ve inancın da sürdüğünün kanıtıdır bu. Nâzım Hikmet, aydınlık yüreklerden nasıl sökülüp atılamıyor ve geleceği aydınlatmayı sürdürüyorsa, Türkiye’nin aydınlığı da, içinde bulunduğumuz, karartılmış, koyu karanlıklara sürüklenmiş şu günlerde bile yüreklerimizden sökülüp atılamayacak demektir. O, umudu “kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir” diye büyüten bir umut insanı ve umut şairi; aynı zamanda inancın, sevdanın, hüznün, direnmenin ve onurun da şairidir. Yani insan soyunun yüzyıllardır uğruna savaştığı değerlerle buluşturandır bizi; insanı anlatırken insani değerleri yüceltendir. Değerlerimizin de her şey gibi metalaştırıldığı, parayla ölçülür hale getirildiği, yozlaştırıldığı, tüketildiği günümüz Yeni Dünya Düzeni koşullarında bağnaz ırkçılığın ve dinciliğin güçlendirdiği ülkemiz koşullarında Nâzım Hikmet’in de pay alması kaçınılmazdır. Kendisine “Vatan haini” diyenleri, “Evet, vatan hainiyim, vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın anahtarıysa, çek defterlerinizse vatan” diye yanıtlayan Nâzım Hikmet, durup dururken yazmadı Vatan Haini şiirini. Vatan hainlerine ders vermek istemişti; çünkü o, bilinciyle var olmasının yanı sıra, yurtseverliğin, insanseverlikle, emekseverlikle yurdunun tüm doğallıklarını sevmekle, sömürülmesine karşı çıkmakla eş olduğunu düşünen bir aydındı. 20. yüzyılın bir şairi olarak, yurtseverliğin, yurdun sömürülmesine karşı çıkma, emperyalizme karşı olma temelinde yükselmesi zorunluluğunun bilincinde olan bir düşüncenin insanıydı. Antiemperyalizmle yurtseverliğin yapışık olduğunu düşünür, günümüzde yurtseverliğin özü olan antiemperyalist bilince çağırmanın boynuna borç olduğunu duyumsardı. Onun şiirleri, umut ve iyimserlikle, özlem ve kavgayla beslenen, özveriyle dolu bir yurtseverlik okyanusudur. İkinci Dünya Savaşı yıllarında başlayan “Soğuk Savaş” politikalarıyla ve on yıllardır süren amansız bir bağnazlığın “vatan haini” ilan ettiği Nâzım Hikmet’in yurtseverliğiyle ilgili belirlemelerin, küreselleşme politikalarının doruğa çıktığı günümüzde daha da önem kazandığı bir gerçektir. Onun, yaşamıyla eş olan şiirlerinde yapılacak bir gezinti, ondaki yurtseverlik damarının ne kadar köklü ve bilinçli olduğunu apaçık gösterir. Onun yurtseverlik okyanusuna akan şiir ırmağı, daha ilk can suyunu aldığı damlalarken bile coşkularla doludur. “Vatan için ey kahraman/ Hayatına hor baktın...” (Mehmet Çavuşa). “Ey zavallı vatanım/ Neden böyle ağlıyor...” (Vatana!); “Vatan uğrunda ederiz fedâ-yi can... Vatan uğrunda fedâ-yi cana/ Benim gibi çok kişiler var.” (Bir Bahriyelinin Ağzından); “Vatan için fedâ-yi can etmenin/ Usulünü öğreten...” (Benim Dayım) dizeleri de onun beslendiği yurtseverlik damarının ve yurtsever bir şairin habercisidir. Şiirler-1’deki İlk Şiirler’de yer alan İç Anadolu’ya İlk Bakış adlı şiirdeki; “...Bu ne güzel memleket: Yüksek dağlarında kış,/ Yollarında sonbahar, deresinde ilkbahar,/ Altın güneşinde de yazın sıcaklığı var.” (1921) dizelerle gelen yurt güzellemesi, yine onun genç gönlündeki yurtseverliğin ışıltısıyla doludur. 1921’de yazdığı Vasiyet şiirindeki; “...Bu güzel memlekete doyamadan ölürsek.../ Doymadan öldüğümüz Anadolu’da bizi...” dizeleriyle 1920’de Vâlâ Nûreddin’le birlikte yazdığı, soruşturmaya uğrayan, üç sayfalık, Siz de mi Satıldınız? adlı şiirin bilinebilen; “Gel ki imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik,/ Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik/ İmanına, azmine ümit bağlayanlar var!/ O satılmış vezire, o satılmış kullara/ O satılmış hünkâra siz de mi katıldınız?/ Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?..” dizeleri de “Nâzım Hikmet memleket, memleket Nâzım Hikmet” belirlemesinin ilk tohumlarındandır. 835 Satır’da yer alan; “...Menzil yakın/ bakın/ kurtuluş günü artık sayılı/ Önümüzde şarkın kurtuluş yılı/ bize kanlı mendilini sallıyor/ Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor.” (Piyer Loti) ve Sesini Kaybeden Şehir’de yer alan Bir Hintlinin Ağzından şiirinin girişindeki; “Şarktan geliyorum./ Şarkın isyanını haykıraraktan geliyorum...” dizeleri, Nâzım Hikmet’in yurtseverliğinin ete kemiğe bürünmüş ve antiemperyalist özle bütünleşmiş anlatımından süzülen dizelerdir. Şiirler-2’deki 1+1=1 adlı kitapta yer alan bir şiirinin adı bile Nâzım Hikmet’in yurtseverliğinin kanıtlarındandır: “İzmir’den Akdeniz’e Dökülen ve Yakında Bombay’dan Hint Denizi’ne Dökülecek Olan Emperyalizmin Şarkı Saran Duvarı Hakkında Yazılmıştır.” Cevap adlı şiirin sonundaki; “Biz,/ adımlarını tarihin akışına uyduran/ temelleri çöken emperyalizme vuran,/ yarını kuranlarız...” dizelerinde somutlanan ise onun emperyalizme karşı savaşımla bütünleşmiş yurtseverliğinin işaretidir. Şiirler-4’le birlikte nerdeyse onu belirleyen bir sözcük girer Nâzım Hikmet’in şiirine. Bu sözcük “memleket” sözcüğüdür ve onun yurtseverliğinin özü, içinde bu sözcüğün yer aldığı onlarca şiirde apaçık görülür. Dört Hapishaneden’de, İstanbul şiirlerinin girişindeki; “...dünyayı, memleketimi ve seni düşündüm...” dizesiyle başlayan bu sözcüğün serüveni, Nâzım Hikmet’in ne denli bir yurtseverlik damarına bağlanmış olmasının da serüvenini gösterir. “Memleketimi seviyorum/ Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım./ Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı/ memleketimin şarkıları ve tütünü kadar...” dizeleriyle başlayan Memleketimi Seviyorum ile tümüyle Kuvayi Milliye Destanı ve bu destandaki; “Dört nala gelip Uzak Asya’dan/ Akdeniz’e bir kısrak başı uzanan/ bu memleket bizim...” dizeleriyle başlayan Davet şiirindeki “bu cehennem, bu cennet” tanımlaması; el kapılarının kapanmasına ve insanın insana kulluğuna son vermeye çağrı olan “bu davet”, özgürce ve kardeşçe bir yaşamın özlemini aktaran “bu hasret” bile Nâzım Hikmet’in yurtseverliğinin temellerini ortaya koymaktadır. Şiirler-5’teki Yeni Şiirler’de yer alan, Sen şiirinin girişindeki; “Sen esirliğim ve hürriyetimsin,/ Çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,/ Sen memleketimsin...”; İstiklâl şiirinin sonundaki; “...İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur/ toprağına, suyuna karıştıkça kanı./ Yaşamış sayılmaz zaten/ yurdu için ölmesini bilmeyen millet.” dizelerindeki yurt sevgisinin ayrıca tanımlanmasına gerek yok sanıyorum. Münevver’e Mektup Yazdım Dedim ki adlı şiirinin sonundaki; “Sade seni düşündüm kestanenin altında,/ sade seni, yani Memed’i/ sade seninle Memed’i, yani memleketi” dizelerindeki anlamlı özdeşleştirmede görülen de müthiş bir yurtseverliktir. Tek başına; “Memleketim, memleketim, memleketim,/ ne kasketim kaldı senin ora işi...” dizeleriyle başlayan Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir şiirindeki; “... Sen şimdi yalnız saçımın akında,/ enfarktında yüreğimin,/ alnımın çizgilerindesin memleketim...” dizeleri bile, karşımıza büyük bir yurtseverliğin denizini dikmektedir. 1958’de yazdığı Avni’nin Atları şiirinin sonundaki; “...Bana Avni’nin atlarına/ binmek nasip olmasa gerek/ ama Memet binecek,/ gelecek düşmanla topuz topuza!/ Gülüm, Kuvayi Milliye atları/ gözüm Kuvayi Milliye atları,/ memleketi satanları bağlasınlar, kuyruğunuza...” dizelerindeki yurtseverlik de bellidir. Şiirler-6’da yer alan Memleketimden İnsan Manzaraları ise başlıbaşına bir yurtseverlik destanı değildir de nedir? Nâzım Hikmet’e yıllar boyunca “vatan haini” diyenlerin hangisi böyle bir destan yaratmıştır? Şiirler-7’deki Saat 21-22 Şiirleri’nde yer alan, “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim” dizeleriyle başlayan 6 Aralık 1945 adlı şiirin, “Ve elbette ki, sevgilim, elbet,/ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,/ dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla/ bu güzelim memlekette hürriyet...” ve 7 Aralık 1945 adlı, “Bursa’da havlucu Receb’e” dizesiyle başlayan şiirin sonundaki, “vatan ki bu insanların evidir,/ sevgilim, onlar vatana düşman” dizeleriyle anlatılan yurt sevgisi, kardeşçe ve eşitlikçi, sömürüsüz bir yaşam özlemiyle bütünleşen bir sevgidir. Eserlerine Girmeyen Şiirleri’ndeki Yatar Bursa Kalesinde şiirinin; “Memleket toprağındadır kökü,/ Bedrettin gibi taşır yükü,/ yatar Bursa kalesinde”; 1950’de yazdığı Gençlik Marşı şiirinin girişindeki;”Yenilmez bayrağıyız ilerinin/ Güzel yurdumuzda halktan yanayız” dizeleri ve sonundaki, “Biz su katılmamış yurtseverleriz.” dizesinin yorumlanmaya gereksinmesi var mı? “Sen bir köysün,/ Anadolu’da bir dağ başında./ Sen şehrimsin en güzel ve en acılı./ Sen bir imdat çığlığısın, yani memleketimsin,/ Sana doğru koşan adımlar, benim.” dizeleriyle biten şiiri ve; “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” dizesinin de geçtiği Vasiyet şiiri de onun yurtseverliğini vurgulayan, kalınlaştıran, şiirlerdendir. Şiirler-8’deki Son Şiirler’de yer alan, 1959’da yazdığı Bu Vatana Nasıl Kıydılar? şiirinin ilk dörtlüğündeki; “İnsan olan vatanını satar mı?/ Suyun içip ekmeğini yediniz./ Dünyada vatandan aziz şey var mı?/ Beyler bu vatana nasıl kıydınız?” dizeleriyle devamındaki “...götürüp kâfire ‘buyur’ dediler...” ve “...Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş...” dizeleri, ona vatan haini diyenlere vurulan bir şamar gibidir; ikili anlaşmalarla, NATO’ya girişle, ABD üsleriyle, Amerikan yardımıyla başlayan bir sürece karşı yurtseverliğin şamarı. “Günü gelir çarh düzüne çevrilir,/ günü gelir hesabınız görülür./ Günü gelir sualiniz sorulur:/ Beyler bu vatana nasıl kıydınız?” dizeleriyle biten şiir, yurtseverliğin antiemperyalist savaşımına bir şair yüreğinin yıllar öncesinden gönderilen selamıdır. Şehitler şiirindeki; Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,/ mezardan çıkmanın vaktidir.../ siz toprak altında derin uykudayken/ düşmanı çağırdılar/ satıldık uyanın!/ Biz toprak üstünde derin uykulardayız,/ kalkıp uyandırın bizi, uyandırın bizi!” dizeleri de antiemperyalist savaşıma apaçık bir çağrıdır. Bu çağrı, 1962’de yazılan Vatan Haini adlı şiirde doruğa çıkan öz, ülkemizde 1960’ların sonlarına doğru kitleselleşen antiemperyalist coşkunun, 68 patlamasının ve ulusal kurtuluşçu dalganın da yapı taşı olur: “...’Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz’ dedi Hikmet/ ...vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,/ vatan mızraklı ilmühalse, vatan polis jopuysa,/ ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,/ vatan Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa,/ vatan kurtulmamaksa korkunç karanlığınızdan,/ en vatan hainiyim...” Yarım yüzyıl sonra değişen ne? Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam etmesin mi? Okuma önerisi: Kemal Sülker, Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, İleri Yayınları, Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Bu Dünyadan Nâzım Geçti, Milliyet Yayınları, Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, Remzi Kitabevi, Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, Evrensel Basım-Yayım, Memet Fuat, Nâzım Hikmet, Adam Yayıncılık, Radi Fiş, Nâzım’ın Çilesi, İleri Yayınları, Saime Göksu-Edward Timms, Romantik Komünist, Doğan Kitap, Öner Yağcı, Nâzım Hikmet Aydınlığı, Berfin Yayınları. |