|
Hüseyin Adıgüzel |
|
Avrasya dünyanın ileri ve ekonomik açıdan gelişmiş üç bölgesinden ikisinin kontrol altında tutulacağı, yeraltı ve yerüstü stratejik kaynakları ile bilinen dünyanın en zengin kaynaklarına sahip bir bölgesidir. Bölge üzerinde, 1990 yılına kadar Rusya-Çin çekişmesi hüküm sürüyordu. 1990 yılından sonra en büyük süper güç ABD de Avrasya coğrafyası üzerinde hak talep etmeye başladı. Çünkü, tükenmeye başlayan doğal kaynakların en zenginleri bölgedeydi ve enerji ihtiyacının büyük bölümü bu bölgeden karşılanabilirdi. Bölge üzerindeki ABD niyetlerini en açık şekilde Z. Brzezinski, 1997 yılında yayımladığı “Büyük Satranç Tahtası” isimli kitapta ortaya koydu. Brzezinski’ye göre; Rusya üç büyük parçaya ayrılmalıydı. Bu üç parçadan biri olan Batı Rusya kesinlikle Avrupa’nın bir parçası olmalı, Sibirya ile Orta Asya cumhuriyetlerinden ayrılmalıdır. Bu suretle, parçalardan ikisinin, yani Sibirya ile Orta Asya cumhuriyetlerinin kontrolü Rusya’dan ABD’ye geçmelidir. Zengin enerji kaynakları ABD tarafından kontrol edilmelidir. Bu oluşumun ABD’ye çok büyük yarar sağlayacağı kitapta açık bir şekilde vurgulanmıştır. Brzezinski tarafından ileri sürülen bu plan, yeni bir görüşün ifadesi değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’in de yapmak istediği aslında bu planın tatbik edilmesiydi. Hitler, savaş sırasında Sovyetler Birliği’ni yıkmaya, Uralları, Sibirya’yı, Kafkasya’yı ve Ukrayna’yı ele geçirmeye çalıştı. Ama başaramadı. O zaman askeri saldırı ile Hitler’in başaramadığını, günümüzde ABD, NATO ortaklığı, düşük yoğunluklu çatışmalar, bölge liderlerine verilen rüşvetler ve yumuşak devrimlerle başarıyor gibi görünmektedir. Dünya Bankası ve İMF gibi uluslararası kuruluşlar, Soros gibi spekülatörler ve ABD’nin yan kuruluşları gibi çalışan sivil toplum kuruluşları, bu bölge üzerindeki ABD- NATO girişimlerini maddi ve manevi açıdan desteklemektedirler. Avrupa’nın kuzey batısından ve ortasından başlayarak gelişen olaylara bir göz attığımız zaman, ABD’nin Rusya’yı kuşatma planının ne kadar güzel uygulandığını açık olarak görebiliriz. ABD ve ortakları önce Yugoslavya’yı parçaladılar ve daha sonra seçimle iktidara gelmiş olan iktidarı yumuşak bir devrimle devirdiler, kendilerine yakın olduğuna inandıkları kişileri iktidara taşıdılar. Gürcistan, Ukrayna ve son olarak Kırgızistan’da yumuşak devrimlerle iktidarları değiştirdiler, bu ülkeleri kolonileri arasına soktular. Ardından Estonya, Litvanya ve Latviya’yı NATO üyesi yaparak, Rusya’ya güvenliği açısından Baltık bölgesinde büyük bir tehdit alanı oluşturdular. NATO üyeliği için sırada Azerbaycan, Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan var. Bunların da NATO üyesi yapılmaları ile Rusya, batısından ve güneyinden tam bir kuşatma alanı içine girecektir. Burada, şu hususa da dikkatinizi çekmek istiyorum; yeni NATO üyesi olan ve gelecekte NATO üyesi yapılacak olan tüm devletlerde, kökü yüzlerce yıl evveline dayanan bir Rus düşmanlığı mevcuttur. ABD bu duygudan da mümkün olduğunca yararlanmaktadır. Baltık kıyıları Rusya için hayati bir önem taşımaktadır. Rusya’nın kuzey batı sınırlarının güvenliği bu bölgenin güvenli olmasına bağlıdır. Alexsander Nevskiy’in döneminden beri Almanya, bu bölgeyi defalarca işgal etti. Amacı eski pagan kültürünü yıkmak ve bölgede Katolikliği yaymaktı. Uzun süreli bu işgaller döneminde bölgede etkili bir Alman nüfuzu ve etkisi oluştu. Bunun sonucunda bölge İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle iş birliği yaptı. Belki bu yüzden, savaşın sonucunda, Batı Dünyası, her zaman kendisinden bir parça saydığı Baltık kıyılarının Rus nüfuzu altına girmesine seyirci kaldı. Sovyetler Birliği’nin sallanmaya başladığı ilk yıllarda, ilk gösteriler ve Sovyetler’den ayrılma istekleri, Halk Cepheleri vasıtasıyla bu bölgede ortaya çıktı. Ve birlikten ilk ayrılanlar da Baltık ülkeleri oldu. 2004 yılının Aralık ayında Latviya Parlamentosu, ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesini kınayarak Rusya’dan toprak talebinde bulundu. Buna ek olarak Latviya devleti, Latviya’da yaşayan Rus vatandaşlarının gönüllü olarak Rusya’ya göç etmelerini sağlamak için girişimlere başladı. Estonya’da Başbakan Juhan Parts, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmak üzere Nazi SS’lerine katılan ve savaşta ölen askerlerin anısına dikilen anıtın sökülmesinden dolayı Lihilu köylülerinden özür diledi ve anıtı yeniden dikeceklerini açıkladı. Baltık ülkelerinin üçü Latviya, Letonya ve Estonya, ABD’nin önerisi doğrultusunda NATO üyesi yapıldı ve dolayısıyla Rusya’nın kuzey batı sınırları NATO’nun, yani ABD’nin kontrolü altına girdi. Şu anda Güney Kafkasya’da başlayan, Ukrayna’ya sıçrayan ve Kırgızistan ile sürdürülen “yumuşak devrim” bizim kanaatimize göre; Rusya’da Yeltsin’in iktidara getirilmesi ile başladı. Sovyetler Birliği döneminde Rusya Federasyonu Başkanı olan Boris Yeltsin, ABD tarafından ilk çengel atılan ve ele geçirilen Sovyet lideridir. Ağustos 1991’deki generaller darbesine, arkasına Batı’yı, bilhassa ABD’yi alarak direnen Yeltsin’in zaferi, aynı zamanda Rusya üzerindeki emelleri için ABD’nin zaferi oldu. Yeltsin’in ikinci seçim zaferine, (ki, anketler Rusya Komünist Partisi başkanı Lugoson’u çok önde göstermelerine rağmen) içerideki işbirlikçilerin ve ABD’nin büyük paralar akıttıkları artık saklamamaktadır. Bir KGB görevlisi olan Putin’i, önce başbakanlığa, sonra da devlet başkan yardımcılığına, vekaletten ülkeyi yönetmesi için Yeltsin, yani Batılı güçler getirmiştir. Yeltsin süresi dolmadan koltuğu Putin’e ABD’lilerin isteği ile terk etti. Bir enkaz devralan Putin’in seçimi kazanmasında yine en büyük katkıyı, büyük paralar harcayan ABD yaptı. Yani ikinci yumuşak devrim, Kadife Devrim, Putin’in iktidara getirilmesi hadisesiydi. Ebülfez Kadirkulu Aliyev (Elçi Bey), Nahcivan’ın Ordubat ilçesinin Keleki Köyü’nde doğmuş, bir savaş kahramanın oğluydu. Üniversiteyi Bakü Devlet Üniversitesi Şark Bilimleri Fakültesi’nde tamamlamıştı. Sovyet sistemine inanmadığı ve ülkesinin özgürlüğü için 1970 yılından itibaren rejim aleyhtarı çalışmaların içinde bulunmuş, 1975 yılında tutuklanmış, taş ocaklarında bir buçuk yıl çalıştıktan sonra serbest bırakılmıştı. 1989 yılı Temmuz ayında kurulan Azerbaycan Halk Cephesi’nin başkanlığına seçildi. Ve 1992 yılında yapılan ilk serbest seçimleri kazanarak Azerbaycan’ın ilk özgür Cumhurbaşkanı oldu. Elçi Bey’in Türkçü ve Türkiye yanlısı politikaları ve petrol dağıtımında Türkiye’ye sağladığı avantajlar 1 ve Rusya ile İran’ı dışlaması ve bilhassa İran’ı konsorsiyumun içine bile almaması, bazı çevreleri oldukça rahatsız etti. Rusya rahatsızdı, çünkü; daha bir iki yıl önce yüzde yüzü kendisinin olan Bakü petrollerinden ancak yüzde on hisse alabilmişti. Rus askerleri Azerbaycan’dan tamamen çıkarılmış, Rus donanması Azerbaycan karasularının dışına, Dağıstan’a gönderilmişti. Yani, çok önemli arka bahçelerinden birini kaybediyordu. ABD rahatsızdı, çünkü; beklediği oranda petrolden pay alamamış, Türkiye çok fazla paya sahip olmuştu. Bu durumda Türkiye, yeni Türk Cumhuriyetleri üstünde etki meydana getirecek, kendi deyimleri ile “Türk arabasının farları Orta Asya’yı aydınlatacak” 2 ve Panturanizm’i yeniden canlandırılacaktı. İran rahatsızdı, çünkü; konsorsiyumda yoktu ve Elçi Bey’in planları içerisinde İran’daki Türklerle çok yakın ilişki kurma işi de vardı. Bu İran’ın parçalanması, en azından Fars nüfuzunun kırılması demekti. Büyük petrol şirketleri rahatsızdı, çünkü; istedikleri ve bekledikleri oranda, Bakü petrollerinden pay alamamışlar, üstelik Türkiye bir enerji alanı olma yoluna girmişti. Bütün bu rahatsızlıklar tek kişinin başının altından çıkıyordu ve dünya devlerinin önünü kesiyordu. Buna dayanmaları mümkün değildi. El ele verdiler ve Elçi Bey’i devirdiler. Burada ilginç olan Rusya ve ABD’nin ortak hareket etmeleridir. Rusya, elinden kaçırdıklarını geri almak istiyordu. Ama, ortaklık yaptıklarının da aynı şeyin peşinde olduklarını bilmiyordu. Hem de zaman ve durum, ortağının lehine işliyordu. Dünyanın o zamanlarda başlayan yumuşama ve özgürlük rüzgarından yararlanma da ABD, Rusya’dan çok ileri bir durumdaydı. Elçi Bey’e göre, bu darbenin arkasında Rusya KGB’si ve İran Savama’sı vardı.3 Fakat 2000 yılında İngiliz Sunday Times gazetesi, bu darbenin arkasında BP ve Amaco’nun da içinde bulundukları “petrol şirketleri”nin bulunduğunu yazdı. Gazete, haberine kaynak olarak Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir raporunu kullanıyordu. MİT belgelerine göre, Bakü petrollerinden daha fazla pay almak isteyen BP ve Amaco’nun başını çektiği petrol şirketleri, darbe hazırlığından haberdardılar ve darbecilere silah ve para temin etmişlerdi. Darbenin ardından da KGB’den gelme Haydar Aliyev’i iktidar koltuğuna oturtmuşlardı. Aliyev iktidar olur olmaz ilk iş olarak BP ve Amaco’nun içinde yer aldıkları konsorsiyumla asrın anlaşması denilen beş milyar dolarlık anlaşmayı imzaladı ve Türkiye’nin payı yüzde bir buçuğa indirildi. Bu iddiayı, MİT Başkanı yaptığı bir açıklama ile yalanladı ve hiçbir mensubunun böyle bir rapor hazırlamadığını söyledi. Fakat ne gariptir ki, darbeye karıştığı iddia edilen BP, gazetenin yazdıklarının doğru olduğunu kabul etti. ABD, Haydar Aliyev’in, bilhassa Polit Büro üyeliğinden çıkarılmasından sonra, Ruslardan nefret ettiğini ve onlardan bu hareketin intikamını almak için yanıp tutuştuğunu çok iyi biliyordu. Bu intikam da, ABD olmadan alınamazdı. Bu yüzden, darbeyi kınayan açıklamalar yaparken el altından da Haydar Aliyev ile görüşmelerini sürdürüyordu. Aliyev iktidar olduktan kısa bir süre sonra, Rusya’nın başını çektiği “Bağımsız Devletler Topluluğu”na katıldı. Bundan amacı Rusya’yı kuşkulandırmamaktı. Çünkü, henüz iktidarın tüm dizginlerini eline alamamıştı. Aliyev birkaç darbe girişimini, ki bunlardan birisini Rusya’nın, diğerini Türkiye’nin düzenlediğini iler sürüyordu, kurtulduktan sonra ABD ile yakınlaşmanın yollarını aramaya başladı. Daha Nahcivan Meclis Başkanı iken, Fettullah Gülen gurubu ile ilişki kurmuştu. Onlar vasıtasıyla ABD’ye yanaşmak istemiş, fakat ABD, geçmişini göz önüne alarak Aliyev’e pek yüz vermemişti. Daha sonra devreye, eski dostu Süleyman Demirel girecek, Fettullah Gülen ile birlikte Aliyev’i ABD’ye kabul ettireceklerdi. İki güvenilir dostun tavsiyelerini dikkate alan ABD, önceleri Elçi Bey’i meşru cumhurbaşkanı kabul ederken ani bir dönüş yapacak ve 3 Ekim 1993’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Aliyev’i resmen cumhurbaşkanı olarak tanıyacaktı. Süleyman Demirel’in tavsiyesi ile, NATO’ya girmek için resmen başvuruda bulundu. Türkiye Azerbaycan’ın NATO üyeliğini hararetle destekledi. NATO genişlemesinden sorumlu bakanlar konseyi Gürcistan ile birlikte Azerbaycan’ın birkaç yıl içinde NATO’ya alınacaklarını açıkladı. Tam bu sıralarda George Soros Gürcistan’da ortaya çıktı. Zaten 1995 yılından beri Azerbaycan ve Gürcistan’da yönetiminde bulunan Sosyal Etütler Vakfı aracılığı ile mali destek sağlayarak açtırttığı Demokrasi Enstitüleri vasıtasıyla, her iki ülkenin siyasi hayatına girmişti. Bu enstitülerde ABD’nin yararına çalışacak yerli kadrolar yetiştiriliyor, aynı zaman da ülkelerin önemli politikacıları rüşvet ve ikbal vaad edilerek elde ediliyordu. Soros, yaptıklarının ilk meyvesini Gürcistan’da aldı. Şvarnedze devrildi ve yerine ABD’nin has adamlarından Shadklazade geldi. Böylece operasyonun Kafkas ayağı tamamlanmış oldu. Ermenistan’da iktidara kim gelirse gelsin, Diaspora ile ABD’ye sıkı sıkıya bağlı olduğundan burada, Kadife Devrim’e şimdilik gerek görülmedi. Azerbaycan’da ise Haydar Aliyev’in yerini oğlu İlham Aliyev aldı. ABD’nin elinde İlham Aliyev ile ilgili çok önemli belgeler olduğundan, İlham Aliyev’in ABD dışında bir alternatifi kalmamıştı. 2004 yılında yaptığı Türkiye ziyareti sonrasında verdiği beyanatta “Biz Türkiye ile aynı yolda yürüyeceğiz.” diyerek politikasını açıklamış, safını belli etmişti. Bu yüzden şimdilik kaydı ile ona da dokunulmayacaktı. ABD Baltık sahillerinden başlayarak Rusya’yı güneyinden, Kafkasya’dan ve Orta Asya üzerinden kuşattı. Rusya’nın bu kuşatma çemberini parçalaması çok zor görünüyor. Çünkü; Rusya’nın geçmişi, ne Çarlık zamanı, ne de Sovyetler zamanı temiz değil. Komşularından hiç biri Rusya’ya güven duymuyorlar. Bu ortam içinde Rusya ile çevresinde iş birliği yapcak tek ülke kalıyor, o da İran. Fakat “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” politikasının da ne kadar devam edeceği pek belli olmaz. Bu yüzden Rusya, öncelikle komşularına güven vermelidir. Bunu veremediği müddetçe, bu kuşatmayı parçalaması düşünülemez. Aynı kuşatma çemberi Türkiye için de geçerlidir. “Nasıl olur? Biz ABD ile müttefik değil miyiz?” diyenler olabilir. Bu dönemde müttefiklik sadece çıkara dayalıdır. ABD’nin çıkarları bugün için Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile Türkiye’nin arasını kapatmak, Türkiye’nin bu cumhuriyetler üzerindeki etkisini azaltmaktır. ABD’nin Rusya’dan fazla çekindiği devlet Türkiye’dir. Yaptırdığı stratejik araştırmalar, Türk Birliğini kurmuş bir Türkiye’nin, ABD’nin dünyadaki en büyük rakibi olacağı gerçeğini ortaya koymuştur. Bu durumda, ABD’ci ve Batıcı hükümeti de kullanarak kendi ellerimizle önümüzü kapattırtmakta ve en büyük rakibini şimdilik saf dışı etmektedir. Böylece ABD, bir taşla iki kuş vurmuş, hem Rusya’yı, hem de Türkiye’yi pasifize ederek etki alanlarını genişletmiştir. Bu etki alanları gelecek elli yıla damgasını vuracak ve elli yıl sonunda Türkiye, bugünkünden daha iyi bir durumda olmayacaktır. Çünkü, elindeki bütün kozları ABD’ye devretmiş durumdadır. Tarım, sanayi, bankacılık, finans kurumları, IMF’ye dolayısıyla ABD’ye ipotek edilmiştir. Onların sözlerinin dışında bir şey yapmak mümkün değildir. Bugün Türkiye’de takriben kırk milyar dolar civarında dolaşan sıcak paranın, yirmi beş milyar doları borsada yabancıların kontrolündedir. On iki, on üç milyar doları da sanayi tesislerinde yabancıların kontrolü altındadır. Bu paraların bir emirle çekildiğini bir düşünün. Neler olur biliyor musunuz? Bu yüzden, elini kaptıran hükümet, kolunu kurtarmayı hiç düşünmez, her şeyi oluruna bırakır. Yani beyefendilerinin sözünden dışarı çıkmaz. Bu yüzden gelecek elli yıl bugünden daha iyi olmayacaktır, diyoruz. Dipnotlar: 1. Petrolün dağıtım tablosu 2. ABD kongresi zabıtlarından 3. Elçi Beyle on üç saat yüz yüze |