| Kaya Ataberk |
| Türk Seddinde ilk
kavga: Bayrak kavgası
Kürt bölücülüğünün isyan provaları geçtiğimiz günlerin en önemli gündem maddesini oluşturdu. Bununla beraber Türk milliyetçiliğinin yükselişi tartışılmaya başlanıyor. Nevruz kutlamalarının DEHAP ve PKK/Kongra-Gel tarafından gövde gösterisine dönüştürülmesi, son olarak Mersin’deki kutlamalar sırasında Türk Bayrağına yapılan aşağılık saldırıyla doruk noktasına ulaştı. Nevruzda yaşanan olayların öncesindeki günlerde Abdullah Öcalan’ın “demokratik konfederalizm” adı altında örgüt üyelerine ve Kürt bölücülerine yaptığı çağrı, bazı kalkışmaların gerçekleştirileceği ihtimalini akıllara getiriyordu. Olaylardan bir hafta önce Adana’da, Çukurova Üniversitesi’nde, okulun yaptırdığı bayrak direğinin bölücüler tarafından parçalanması ve İstanbul’da Şehit Aileleri Derneği’nin PKK’lılar tarafından tahrip edilmesi gerginliğin tırmanacağı sinyallerini vermişti. 21 Mart günü Nevruz, tam da beklenildiği gibi DEHAP’ın başını çektiği grupların ayaklanma provasına ve gövde gösterisine dönüştü. Diyarbakır’da toplanan kalabalık, Apo’nun “demokratik konfederalizm”in bayrağı olarak tarif ettiği flamaları taşıyordu. “İmralı’ya bin selam”, “Dişe diş kana kan, seninleyiz Öcalan” gibi sloganlar kalabalığın toplanma amacını ortaya koymakta yeterli olmuştu. Diyarbakır’da konuşan DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Apo’dan “Sayın Öcalan” diyerek bahsetmesi de bölücülerin rahatlığını göstermiş oluyordu. Bir diğer küstah hareket de Urfa’da gerçekleştirildi. Başlarında Leyla Zana’nın olduğu bir grup, Nevruz kutlamaları esnasında Abdullah Öcalan’ın kız kardeşi Fatma Öcalan’ın elini öperek, bağlılık gösterisinde bulundular. Tüm illerde, Kürt bölücülüğü ciddi bir gövde gösterisinde bulundu. Ancak en çok ses getiren olay Mersin’de Türk bayrağının yere atılması ve parçalanmaya çalışılması oldu. Bayrağa yapılan saldırı, tüm yurt çapında Türk milliyetçiliğinin ciddi bir tepki vermesine neden oldu. Her ilimizde bayrağa yapılan saldırıya karşı eylemlerin gerçekleştirilmesi, tüm binaların Türk Bayraklarıyla donatılması Türk halkının duyarlılığını ortaya koydu. Türkiye çapında milliyetçi tepkinin kendini göstermesi ise liberal, Batıcı ve Kürtçü çevreler tarfından ürküntüyle karşılandı. Özellikle liberal-sol çevreler yoğun bir “faşizm geliyor” propagandasına başladı. Olayların geldiği noktayı doğru kavramak açısından PKK’nın yeni yöneliminin ve uzun süredir TÜRKSOLU olarak üzerinde dikkatle durduğumuz Mersin bölgesinin özelliğini, yakından ele almamız gerekmektedir. PKK’nın konfederalizm çıkışı ve Nevruz olayları Abdullah Öcalan’ın yakalandığı günlerden beri PKK geçmiştekinden daha farklı bir strateji izlemektedir. Eskiden, emperyalizmin desteğiyle daha çok Türkiye’ye karşı kullanılan örgüt bu süreç içinde adını değiştirerek artık Ortadoğu’daki tüm Kürtlerin örgütü olacaklarını açıklamıştı. Bu ise PKK’nın belli oranlarda Türkiye’de silahlı eylemlerini azaltmasına rağmen, ABD’nin bölge çapındaki acil müdahale gücüne dönüşmesi anlamına geliyordu. Nitekim, PKK Kuzey Irak’ta Kandil Dağı’nda varlığını koruyarak; Türkiye, İran ve Suriye’yi tehdit eden bir acil operasyon gücüne dönüşmüştür. Bir taraftan Türkiye’de siyasallaşma çabalarına hız verirken diğer taraftan da zaman zaman yaptığı eylemlerle bu üç ülkenin güvenlik güçleriyle çatışmalara girerek tehdit olma özelliğini sürdürmüştür. Türk Devletinin AB ve ABD tarafından zaafa uğratılması sonucunda Apo’nun idamdan kurtarılması ve örgütü İmralı’dan avukatları aracılığıyla yönetmeye başlaması dönüm noktası olmuştur. Nevruz’un hemen öncesinde Apo’nun yaptığı “demokratik konfederalizm” açıklaması da tüm Ortadoğu çapında PKK’ya verilen misyonla beraber anlam kazanmaktadır. Apo, konfederalizm adı altında; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin bir çatı altında bir araya getirilmesini istediğini açıkladı. Bu hem Kuzey Irak’ta kurulmakta olan Kürt devletinin diğer bölgelere doğru genişlemesi anlamına gelmekte hem de önümüzdeki dönemde ABD’nin sayılan ülkelere karşı girişeceği muhtemel müdahalelerde, PKK’nın önemli roller üstleneceğini göstermektedir. Nevruz gösterileri de esas olarak bunun provası ve gövde gösterisi olarak düzenlenmiştir. PKK’nın geçmiştin beri süregelen kırsal alandaki terör eylemlerine, büyük şehirlerde planlanan ayaklanmaların ve etnik çatışmaların da eklenmesinin en geniş çaplı denemesi, Nevruz bahane edilerek ortaya konmuştur. Olaylar Mersin’de tırmandırılıyor Bu durumun, hafızalarımızdan yıllarca silinmeyecek olan göstergesi de Mersin’de gerçekleşen Türk bayrağına saldırı oldu. Mersin uzun yıllardır, Kürt bölücülüğünün bilinçli politikalarla üzerine eğildiği bir kent. Mersin-Adana-Antakya hattı hazırlanan Kürt devleti haritalarında denize çıkış noktası olarak görülüyor. Tarihi bir Türk şehri olan Mersin’in, nüfus yapısı yıllardır bilinçli göçlerle bozulmakta ve Mersin Kürtleştirilmeye çalışılmaktadır. Olayların ardından yurt çapında aldıkları tepkiler sonucunda, geri adım atar görünen ve olayları “provokasyon” olarak niteleyen DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Mersin üzerine söyledikleri ilginçtir. Bakırhan, “Mersin’in pilot il olarak seçildiğinden ve burada bir senaryonun devreye sokulduğundan” bahsetmektedir. Mersin’in pilot bölge seçildiği gerçekten doğrudur ama bu plan Bakırhan’ın iddia ettiği gibi derin devletin girişimi değil bizzat ABD, AB emperyalizminin ve Bakırhan’ın temsilcilerinden olduğu Kürtçü-bölücü hareketin planıdır. Kürtleştirme politikası sonuçlarını almıştır. Kürt bölücülüğü bu bölgede artık ayaklanma provalarına girişmektedir. Mersin’de yaşananlar, yalnızca 21 Mart günü yaşanan bayrak yırtma olayıyla da sınırlı kalmamıştır. Bir kaç gün sonra Mersin Sanayi Sitesi’nde yeniden Türk Bayrağına saldırıda bulunulmuş, olay emniyet güçlerine yansımıştır. Bayrağa saldırıyı protesto edenlerle gerginlikler yaşanmış ve Mersin patlamaya hazır bir bomba durumuna gelmiştir. Bu yaşananlar TÜRKSOLU’nun aylar önce yaptığı Türk Seddinde yaşanacak olan mücadele saptamalarını da doğrulamıştır. Türk seddinde ilk kavga Geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, Türk milletinin önündeki en önemli iki tehdidin AKP ve DEHAP olduğu tespitini TÜRKSOLU sayfalarından yapmıştık. Bu iki partiye karşı bir seçim stratejisi önererek “Türk Barikatı”nın kurulmasının gerekliliğine dikkat çekmiştik. Özellikle bu durumun önem kazandığı bölge, Kürt bölücülüğünün ve emperyalizmin bilinçli olarak üzerinde durduğu Adana-Mersin-Antakya bölgesi olmuştu. Bu bölge, Akdeniz’i Güneydoğu Anadolu’ya bağlayan hat olması dolayısıyla stratejik olarak son derece önemlidir. Yıllardır sürdürülen Kürtleştirme politikasının en yoğun olarak yaşandığı yerin Mersin olması, bu stratejik liman kentini yaşanan çatışmanın merkezi olma noktasına getirmiştir. TÜRKSOLU olarak, Türk milletinin, Kürt bölücülüğüyle geniş bir çatışmaya gireceği saptamasını aylar öncesinden yapmıştık. Bu çatışmadan başarılı çıkabilmenin yolu ise Türk nüfusun güvenilir bir dayanak oluşturduğu illerde Kürt istilasına ve bölücü eylemlere dur duyebilecek bir “Türk Seddinin” oluşturulmasını zorunlu kılmaktaydı. Bu seddin üç ana hat çevresinde kurulması gerekmektedir. Birincisi, Mersin-Adana-Hatay ve bunların hemen kuzeyinde yer alan Gaziantep ve Maraş’tan oluşan bir ana hat vardır. Bu hat Kürt bölücülüğünün de esas olarak yüklendiği bölgenin sağlam tutulması için son derece önemlidir. İkinci bir hat, Kürtçülüğün büyükşehirlere yönelik yaygınlaşma ve ayaklanma taktiğine karşı İstanbul-İzmir ve Ankara’yı içerecek şekilde kurulmalıdır. Son olarak da Doğu Anadolu’da Sivas-Erzincan-Erzurum-Kars hattında kurulacak, Kürtçülüğün Ermenistan’la bağını kesecek şekilde kurulacak bir hattır. Bu Türk Seddi politikasının kendi içinde nüfusa, ekonomiye, siyasete ve kültüre yönelik öğeleri olacaktır. Biz bu tespitleri yaptıktan sonra, ilk olarak Mersin’in kilit bölge olarak ortaya çıkacağını belirtmiştik. Gerçekten de Kürtçülüğün yıllardır uyguladığı bilinçli nüfus ve örgütlenme politikası dolayısıyla Mersin, bu mücadelenin en şiddetli bir biçimde ortaya çıkacağı merkez olarak karşımıza çıkmıştır. Bu açıdan bayrağımıza karşı düzenlenen saldırının Mersin’de gerçekleştirilmiş olması ve olayların en çok burada kızışması bir tesadüf değildir. Bu olayın bize gösterdiği şey, özellikle Mersin ve çevresindeki illerden başlayarak, Kürt bölücülüğüyle geniş çaplı bir çatışmanın kısa vadede yaşanacağıdır. Türk milletinin bu konuda gösterdiği hassasiyet ve tepki, bu çatışmanın Türk milliyetçiliğini yükselteceğini, Türk milletinin gereken cevabı vereceğini de göstermektedir. Milliyetçi uyanışın bu olayla beraber yükselişe geçmesi başta AKP hükümeti olmak üzere tüm Batıcı cephede ürküntü yaratmıştır. AKP, milliyetçi tepkiden ürktü Bayrağa saldırının ardından, olayı kınayan, DEHAP’ı eleştiren AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, milliyetçi tepkinin beklemediği ölçüde yükselmesinden ürkerek bir kaç gün içerisinde geri adım atarak milliyetçiliğe karşı açıklamalar yapmaya başlamıştır. Gerçekten de tepki, AKP’nin beklediğinin çok üzerinde gerçekleşmiştir. Başta olayların gerçekleştiği Mersin olmak üzere, tüm illerde başlayan kınama eylemleri, Güneydoğu illerinde bile on binlerce kişinin sokaklara dökülmesine neden olmaktadır. Tüm yurtta vatandaş evlerini işyerlerini bayraklarla donatmıştır ve sürecin kritikliğinin farkında olduğunu kanıtlamıştır. Bu büyük tepkinin ardından Abdullah Gül, milliyetçiliği tehlikeli bulan bir açıklama yapıyordu: “Milliyetçilik fırtınasına kapılmayalım. Vatanseverlik başka şey, şovenizm başka şey. Tarihte de var. Sadece İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon insan bu yüzden ölmedi mi?” Türk milletinin vatanına ve bayrağına sahip çıkan tavrını bu şekilde eleştirmek ve şovenizmle, faşizmle bağlantı kurmak, AKP’nin milliyetçilik korkusuna işarettir. Yükselecek milliyetçi, Atatürkçü bir dalganın sadece DEHAP ve Kürt bölücülüğünü değil, AKP’yi de yerinden edeceğinin bilincinde olan AKP, bir kaç gün içinde tavrını 180 derece değiştirerek esas düşmanının milliyetçiler olduğunu göstermiştir. Medya’dan DEHAP’a akıllı strateji çağrısı Yaşanan süreçte medyanın tavrı da son derece ilginç olmuştur. 21 Mart’ın ertesindeki ilk günlerde Leyla Zana’yla, Civan Haco’yla röportajlar yapan basın, Kürtçü kesimin “bayrağa saygımız var” takiyyesini sayfalarına taşırken, tepkinin büyümesinden ve özellikle de Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarından sonra yönünü değiştirdi. Basın, milliyetçi yükselişi hızlandıracak bir yayın çizgisi izlemeye başladı. Hatta bazı gazetelerin bayrak dağıttığı bile görüldü. Ancak bunu takip eden günlerde Hasan Cemal ve benzeri bazı kalemler tarafından, “Türk Miloseviçleri doğuyor” söylemiyle frene basıldı. Basının Türk milliyetçiliği karşısındaki düşman tavrı, yıllardır bilinen bir gerçek. Zaman zaman düzenlenen kampanyalarla milliyetçiliğin karalanması alışıldık birşey ama esas ilginç olan basının, halka evlere bayrak asılması çağrısında bulunması, olayların üstüne gidilmesi ve milliyetçi tepkiyi hızlandıracak tavır alması. Bu beklenmedik tavrın analiz edilmesi ayrıca önem taşımaktadır. Bu tavırda esas olarak DEHAP’a yönelik bir uyarı taktiği gizlidir. DEHAP ve Kürtçü hareket akıllı bir strateji izlemesi konusunda uyarılmıştır. Amerikancı, AB’ci basının son tahlilde çıkarlarının bölücülükle kesişmesine rağmen, kendi açısından sınırları aşan bir Kürtçülük de istenilmeyecek bir durumdur. Büyük sermaye aynı AKP gibi, yükselecek Türk milliyetçiliğinin ve Atatürkçülüğün kendisini de silip süpüreceğinin bilincindedir. Bu yükselişten DEHAP’ın da kendini kurtaramayacağını bilmektedir. Bunun sonucunda DEHAP’ı çok fazla Kürtçülük yapmaması için uyarmaktadır: “Sınırları zorlarsanız ezilirsiniz” denmektedir. Bu basının gizli kapaklı uyarısıdır. Bir de bunu açıktan belirtenler var. Cengiz Çandar; “... Bugünkü şartlar altında, böylesine anakronik Kürt milliyetçiliğinin, söz konusu ulusalcı tümörde metastası hızlandıracağına şüphe yok” diyerek Kürtçülükte sınırların zorlanmaması yoksa Türk milliyetçiliği tarafından ezilineceği uyarısını net bir şekilde ifade etmiştir. Bu uyarıları gören DEHAP’da olayları provokasyon olarak gösterme çabasına girişmiştir. Bu noktada dönüp DEHAP’ın bayrağa karşı saldırı tarihine de bakmak gerekmektedir. Bayrağa saldırı yeni değil DEHAP yöneticileri ve Özgür Gündem Gazetesi’nin olayların tamamen provakasyon sonucu olduğunu iddia etmelerine rağmen Kürtçü hareketin bilinen geçmişi, bu açıklamaları sadece komik yapmıştır. DEHAP, HADEP’in yerine kurulmuş bir partidir. HADEP’in kapatılması sürecini başlatan olaylar HADEP Kongresi’nde Türk bayrağının indirilmesi ve yere atılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu gerçek bile “provokasyon” açıklamalarını geçersiz kılmaya yeterken, DEHAP’ın “provokasyon”u araştırmak üzere kurduğu komisyonun başındaki kişi olan Alaattin Erdoğan’ın da aynı suçtan yargılanmış olması DEHAP’ın zaten inanılmaz olan açıklamalarını, toplumun önünde bir kez daha inanılmazlığa mahkum etmiştir. Olayı provokasyon olarak adlandıran iki kesim daha, DEHAP’la beraber ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki AKP’nin önde gelen Kürtçü-İslamcı isimlerinden Dengir Mir Mehmet Fırat, diğeri de olaydaki Kürt bölücülüğünün yükselmesi işaretlerini saklamak isteyen İP-Aydınlık çizgisi olmuştur. Bu olayları provokasyon olarak nitelemenin tek amacı, Türk milletinin, gemi azıya alan Kürt bölücülüğüyle cepheleşmek üzere olduğu gerçeğini gizlemektir. Bu hesabın peşinde olanların kimlikleri de ortadadır. Bir diğer hesap sahibi kesim ise olaylardan siyasi çıkar kazanmaya çalışan Mehmet Ağar DYP’si ve MHP oldu. Bayrağa saldırının ardından siyasi olarak zor durumda olan iki kesimin parsa toplama çabası içine girdiğini görüyoruz. Bunlardan MHP, uzun zamandır kendi kitlesinden de tepki alan bir parti. Bayrak saldırısının ardından MHP, eylemler örgütleyerek milliyetçi uyanışı kendi partisine kanalize etme çabası içine girdi. Bu şekilde, hem yaşadığı dağınıklıktan kurtulmayı, hem içerdeki muhalifleri susturmayı hem de yükselen milliyetçiliği zemin olarak kullanarak kendisine bir dinamizm kazanmaya çalışıyor. Her ne kadar MHP eylemlerle ön plana çıkmaya çalışsa da MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır’ın ABD’ye verdiği “Biz ABD karşıtı değiliz” sözünden sonra hiç bir eylemin anlamı da kalmamaktadır. Nitekim, sözlerine sadık kalmışlardır ve ülkücü eylemlerde tek bir ABD karşıtı slogan atılmamıştır. Kürt bölücülüğüne karşı eylem yapıp, onun esas besleyicisi olan ABD ile anlaşmanın ne dürüstlükle, ne de Türk milliyetçiliğiyle bir ilgisi olamaz. MHP’nin tavrı dün olduğu gibi bugün de Batıcıdır, Amerikancıdır. Apo yakalandığında MHP’nin de içinde bulunduğu iktidar Apo’yu nasıl kurtardıysa bugün de MHP’nin bulunduğu yer aynıdır. Devlet Bahçeli; “... milli heyecanınızı demokratik yollarla ortaya koyun, tahriklere kapılmayın” çağrılarıyla tepkiyi dizginlemek isteyenlerin yanında saf tutmuştur. Diğer milliyetçilik iddiasındaki isim Mehmet Ağar ise il il dolaşarak “Kürdün refahını istiyoruz” açıklamalarıyla ve Kürtçe konuşarak uzlaşma (!) siyaseti izlemektedir. Yükselen Türk milliyetçiliğinin, sahte milliyetçi ve Amerikancı akımlar tarafından örgütlenmesi en büyük tehlikedir. Böylelikle, ABD’nin en çok isteyeceği şey gerçekleşecek, milliyetçilik özellikle MHP’nin elinde ABD’ye zarar vermeyecek geçici bir tepkiselliğe dönüştürülerek deşarj edilecektir. Mustafa Kemal gibi milliyetçi olmak, Türk seddinde saf tutmak Sermaye basını, “Türk Miloseviçleri”nden bahsederken, yabancı basında da Türkiye’deki milliyetçi yükselişle, Hitler’in “Kavgam” kitabının satışları arasında bağ kurulmaya çalışılıyor. Bu milliyetçilik düşmanı kampanyaya katılan tüm Batıcı kesimlere Türk milliyetçiliğinin ne anlama geldiğini bir kez daha hatırlatmak gerekmektedir. Türkiye’de milliyetçiliğin en çok yükseldiği dönem; Atatürk’ün devrim yaptığı, ulusal kurtuluş savaşı verdiği, emperyalizmi yendiği dönem olmuştur. Bunu hem emperyalist efendiler, hem de onların Türkiye’deki uşakları biliyorlar ve korkularının esas nedeni de bu. Milliyetçiliğin güçlü olduğu yerde, ne sömürgeci, ne uşak ne de bölücü yaşayabilir. Önemli olan Mustafa Kemal gibi milliyetçi olmaktır. Bu da Türk seddinde saf tutmak anlamına gelir. Mustafa Kemal’in çocukları, Türk’ün diline, toprağına, bayrağına sahip çıkmasını bilecektir. |