Arama: 
04.04.2005/Sayı:79
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kitap
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Özgür Doğan Yaşar

Diğer Türkiye Yazıları:
Nur Arslan - Mustafa Kemal’den masonlara: Defolun Yahudi uşakları
Reha Ören - Her yanımız it tuzağı
Özgür Doğan Yaşar - 90 yıl öncesi, 90 yıl sonrası ve gelecekteki 90 yıl
Tamer Abuşoğlu - Ermeni safsatası ve gerekli mesajlar
Nedret Ebcim - Türk-Amerikan ilişkileri-2 Soğuk Savaş dönemi
İskender Özturanlı - Dünya önderi Atatürk
Güngör Türkeli - Yıllar sonra da olsa

90 yıl öncesi, 90 yıl sonrası ve
gelecekteki 90 yıl

DEHAP’ın Mersin’deki Nevruz kutlamaları (20 Mart 2005 Pazar) sırasında Türk bayrağının yerlerde süründürülmesi ve yakılmak istenmesi toplumu ciddi biçimde gerdi.

Türk Silahlı Kuvvetleri, herkesin ders alacağı tepkisini koymakta gecikmedi.

23 Mart 2005 Çarşamba günlü ulusal basında yer alan Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nin yazılı açıklamasında şöyle deniliyordu:

“Büyük Türk Milleti; hiçbir değerden nasip almamış bir grup tarafından, insanlığın ortak değeri olan baharın gelişini kutlama adına düzenlenen masum etkinlikler, yüce Türk Ulusu’nun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş şanlı Türk Bayrağı’na saldırı densizliğinde bulunulacak kadar ileri götürülmüştür. Türk Milleti engin tarihinde iyi ve kötü günler görmüş, sayısız zaferler yanında ihanetleri de yaşamıştır. Ancak hiçbir zaman kendi vatanında kendi sözde vatandaşları tarafından yapılan böyle bir alçaklıkla karşılaşmamıştır. Savaş meydanında vuruştuğu bir düşmanının bayrağına dahi saygı gösteren bir ulusun, kendi bayrağının, kendi topraklarında sözde kendi vatandaşları tarafından böyle bir muameleye maruz kalması hiçbir şekilde izah edilemez ve mazur görülemez. Bu haince bir davranıştır. Hem bir ülkenin vatandaşı olmak, havasını teneffüs etmek, suyunu içmek, karnını doyurmak, hem de o ülkenin en kutsal ortak değeri olan bayrağına el kaldırmaya yeltenmek, gaflet, dalalet ve hıyanetten başka bir şekilde tarif edilemez. Dost ve düşman herkes şunu çok iyi bilmelidir ki; ne bu ülkenin bölünmez bütünlüğü, ne de bu birlik ve bütünlüğün sembolü olan şanlı Türk Bayrağı asla sahipsiz değildir. Başta yüce Türk Milleti olmak üzere, onun bağrından çıkmış Türk Silahlı Kuvvetleri, tıpkı atalarının yaptığı gibi, ülkesini ve bayrağını koruma ve kollamaya, bunun için gerekirse kanının son damlasını akıtmaya hazırdır. Yeminlidir. Onun vakar ve ciddiyetini, sabrını yanlış yorumlayanlara, yanlış hesap peşinde koşanlara, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatan ve bayrak sevgisini denemeye kalkışanlara, tarihin sayfalarına bakmalarını öneririz. Saygı ile duyurulur.”

Türk halkı ve Atatürk Türkiyesi sevdalılarının göğüslerini kabartan, iç ve dış düşmanların yüreklerine korku salan bu açıklamanın gazetelerden okunduğu, televizyonlardan verildiği, radyolardan dinlenildiği günün akşamı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, Ankara’da bir otelde düzenlenen Pakistan’ın Milli Günü Resepsiyonu’na katıldı. Orada, gazetecilerin yönelttikleri soruları yanıtladı. Sorulardan biri, “bayrak yakma girişimi” ile ilgiliydi.

Özkök, “Gerçi açıklama yaptınız” diye anımsatmanın da yapıldığı soruyu yanıtlarken, Genel Sekreterliğin yukarıda okuduğunuz tarihi açıklamasını yumuşatır, hatta biraz çelişir gibiydi.

Şöyle diyordu:

“…Bu tabii çok üzücü bir şey. Bayrak, Türk devletini, dolayısıyla egemenliği temsil eder ve bütün vatandaşlar bayrağın onurunu korumakla görevlidirler. Bu görevi yalnız askeriyeye değil, bütün Türk milletine vermiş. Bundan çok büyük üzüntü duydum, çok büyük reaksiyon gösterildi. Tabii bu durumu, bütün müesseseler çok soğuk kanlı, derinlemesine incelemelidir, akıllıca ele almalıdır. Ama üzerine görev düşen herkes, görevini yapmalıdır. Ve yaptığını müşahede ediyoruz. Ve bundan da memnunluk duyuyoruz. Umarım böyle bir şey bir daha asla tekerrür etmeyecektir.” (24 Mart 2005 Perşembe-Cumhuriyet)

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün “soğuk kanlı, derinlemesine inceleme, akıllıca ele alma” ifadelerinden etkileniyorum. Ülkesinin ve bu halkının sevdalısı sade vatandaş olarak “üzerime görev düştüğünü” de düşünüyorum ve görevimi yapmam gerektiğine inanıyorum…

Yapmam gerektiğine inandığım görevimden dolayı, Genelkurmay Başkanı Özkök’ün sözünü tutuyorum; “bayrak yakma girişimi”ni ve Nisan ayı boyunca ülkemizin, dünya kamuoyunun gündemine oturtulacak “Sözde Ermeni Soykırımı”nı soğukkanlılıkla, derinlemesine ve akıllıca ele alıyorum…

2005’den, 90 yıl öncesine uzanıyorum.

Bilgi kaynağım, -ağırlıklı olarak- büyüklerim…

Yaşadıklarını, 1960’lı yıllarda bana anlattılar.

Onlar anlatmaktan bıkmadı, ben dinlemekten…

Öylesine içten ve ayrıntılı anlatıyorlardı.

Anlatırken sanki yaşıyorlardı; duygulanıyor, dalıp gidiyorlardı…

Nice yakınlarını, insanlık dışı işkencelerle yitirmişlerdi…

Kendilerinin sağ kalmaları tamamen bir şanstı…

Vurguladıkları bir şey vardı: Yıllarca Ermenilerle aynı topraklarda yaşadılar, aynı havayı soludular, aynı suyu içtiler. Osmanlı yönetiminin “sadık millet” diye tanımladığı bu insanlar ne oldu da birden düşman kesildiler?

Yıllarca aynı köyde, kentte komşuluk ettikleri Ermenilerle bir sorunları yoktu. Türeyen Ermeni çeteleri yakıp yıkıyor, öldürüp kesiyordu…

Ermenistan diye bir devlet kurmak istiyorlardı…

Anadolu topraklarında, Ermenistan devletini kuramadılar; göç yollarında telef oldular…

90 yıl öncesinden, 2005’e geliyorum. Olanlara bakıyorum… Benzerlikler beni şaşırtıyor ve 2005’den 90 yıl sonrasına götürüyor. Orada da, yani 2095’de de karşıma, bu defa “Kürt Soykırımı” savı dikiliyor.

Osmanlı’nın İttihat Terakki iktidarının içine düştüğü ya da düşürüldüğü yanlışa/yanlışlara düşmeyelim. 90 yıl önce “sadık millet” bellenen Ermenilerin, Osmanlı’ya, şimdilerde de Türkiye’ye/Türklere ettiklerinin aynısını Kürtlerin yaptığını/yapacağını görelim, önlemleri alalım.

90 yıl önce Ermenilerin arkasında emperyalistler vardı; 90 yıl sonra gene varlar.

90 yıl önce Ermenileri kullanarak oynadıkları oyunun aynısını 90 yıl sonra bu defa Kürtleri kullanarak oynuyorlar.

Oyunlarının arkasında bir 90 yıl daha duracaklar.

Türkiye olarak, 90 yıl öncesini ve 90 yıl sonrasını çok iyi harmanlamalıyız; önce kendi halkımıza, sonra dünya halklarına anlatmayı başarmalıyız. Halkımız ve dünya halkları, 90 yıl sonrasını yani 2095’i şimdiden görmelidir.

Anadolu’nun doğusundaki topraklarda bir “Ermeni” devleti kurma hevesine kapılan hayalperest Ermeniler gibi Kürtler de, Anadolu’nun güneyindeki topraklarda bir “Kürt” devleti kurmanın hayalindeler.

Nasıl ki Ermeniler kuramadılar, onlar da kuramayacaklar.

Ama bu çarpıtılamaz gerçeği algılayamıyorlar.

Geriye, Ermenilerin yaşadıkları kalıyor.

Onlara da, -Kürtlere- göç yolu görünebilir.…

“Görünmeli midir?” sorusuna yanıtım, “Kürtler, uslarını başlarına toplasınlar, Türkiye’yi o yönde siyasalar saptamaya zorunlu bırakmasınlar” olacak.

Bilinilmeli ve kabul edilmelidir ki; yığınların, uluslararası göçü kolay değildir. Ayları, yılları alır. Hastalık vardır, ölüm vardır…

Günümüzde olup bitenlerin kayıtlar iyi tutulur, toplumla ve dünya halklarıyla paylaşılırsa, 2095’lerde torunlarımız, “Kürt Soykırımı” gibi bir safsatayla uğraşmak zorunda kalmazlar.

90 yıl öncesinin siyasi kimlikli Ermeni Hınçak ve Taşnak örgütlerinin, 90 yıl sonrası kimi Kürt siyasi partilerinden ne ayrımı var?

90 yıl öncesi Ermeni çeteleri ile 90 yıl sonrası Kürt terör örgütleri arasında ne ayrım var?

Bugün kimi Kürtleri, Türk bayrağını yırtmak, Türk yurdunu bölmek istemiyorlar mı? Aynısını 90 yıl önce Ermeni çeteleri Osmanlıya, Osmanlının bayrağına yapmadılar mı?

Özellikle büyük kentlerimizde yaşanan gasp, soygun, hırsızlık olayları, mafya türü çeteleşmeler, 90 yıl önceki Kürt ve Ermeni çetelerinin halkımıza ettiklerinin aynısı değil mi?..

90 yıl önce Hamidiye Alayları ile Ermenilere kan kusturan Kürtler, 90 yıl sonra, 90 yıl öncesi gerçeklerinden kaçamazlar. Tarihi gerçekleri, toplumun ve dünya halklarının tanıklığında yüzlerine vurulmalıdır.

Kürtler, gerek tarihi gerçekleriyle gerekse tarihi gerçeklerle yüzleşmelidirler.

Buna herkesin gereksinimi var. En başta Kürtlerin…

Öndeki tek engel, Kürtlerin, kendi gerçekleri ile yüzleşecek olgunlukta ve yüreklilikte olamamalarıdır. Ermeniler, 90 yıldır o olgunluğu ve yürekliliği gösteremediler, gösteremiyorlar. Emperyalistlerin koruyuculuklarında yaşayıp gidiyorlar. Nereye kadar?..

2005 yılında hala 90 yıl öncesini yaşayan Ermenilerle, 90 yıl önce yaşananların aynısı 90 yıl sonra yaşamaya/yaşatmaya kararlı görünen Kürtler, sırtlarını sıvazlayan emperyalistlerin kullanım aracı olmaktan çıktıkları an, yanı başlarındaki gerçekleri ve güzellikleri görecekler.

Biz bunlarla yıllarca bir arada kardeşçe yaşadık, yaşıyoruz. Gelin, bunların kendi gerçeklerini ve yanı başlarındaki gerçekleri, güzellikleri görmelerine biz yardımcı olalım.

Giden gitsin. Gitmesi gerekenler de gitsin. Kalanlarla, bunu başaralım. “Ne mutlu Türküm” ülküsünde kaynaşıp bütünleşelim.

Dünya lideri Kemal Atatürk’ümün uğraşı da, özlemi de buydu…

Hepimiz çok emek vermeliyiz. Emperyalist oyunları bozmalıyız. “Kar” adlı kitabında Kars ilimizi Ermeni kenti göstermeye çalışan Orhan Pamuklara “bölücülük yapma” olanağı tanımamalıyız. Zaten, aramızda yeterinden fazla ajan, provokatör ve Orhan Pamuklar cirit atıyorlar, arayı bulandırıyorlar, emperyalistin istasyonlarına servis sunuyorlar…

Türkiye’de, bunları yapacak bilgi birikiminde insanlar var. Onlar, Atatürk Türkiyesi sevdalısı Kemal Atatürkçülerdir…

Emperyalistler, onlardan ve onların düşünce yapılarından korkarlar...

Korktukları için, 90 yıl sonra, 90 yıl öncesinin oyununu, bu defa Kürtlerle canlandırmaya çalışıyorlar. Aynı amaçta, 90 yıl önce Ermenileri kullandılar, başaramadılar; 90 yıl sonra Kürtleri kullanıyorlar, başaramayacaklar. 90 yıl önce Çanakkale’de nasıl yenilgiye uğradılarsa, 90 yıl sonra da uğrayacaklar ve geldikleri gibi gidecekler.

Yenilip, geldikleri gibi gitmeleri gerekir. Çünkü insanlığın, sevginin ve dünya barışının buna gereksinimi var.

90 yıl önce vatan evlatları Çanakkale’de destan yazarken, bugün Anadolu’dan “toprak” ve demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nden “hak” isteminde bulunan Kürtler ne yapıyorlardı? Çeteler kurup sağa sola saldırıyorlardı. Zorunlu göç sırasında Ermenileri mallarından ve canlarından ediyorlardı...

Ya Ermeniler?

Onlar da, emperyalistlerin, “Büyük Ermenistan” yalanına inanmışlardı. İçlerinden çıkan çetelerin, silahsız ve savunmasız Türkleri katletmelerini izlemekle yetinmişlerdi. Kimileri için için sevinmişlerdi...

Çanakkale Zaferi’nin 90’ıncı yıldönümünde Çanakkale Şahindere Şehitliği’nin açılışı sırasında Başbakan Recep Tayip Erdoğan’la birlikte dua ederken sağ parmağındaki yüzüğe (19 Mart 2005 Cumartesi- Hürriyet) takılıp kaldığım Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün sözünü tutuyor, çağrısına uyuyorum; Ermenilerin 90 yıl öncesini tek yanlı olarak 90 yıl sonraya taşımalarına ve 90 yıl öncesinin hesabını, emperyalistleri de arkalarına alarak 90 yıl sonra görmeye çalışmalarına, bizim hala dişe dokunur bir şey yapamamamıza soğukkanlı yaklaşıyorum…

Kürtlerin de şu günlerde yaptıklarına ve yapacaklarına aynı anlayışla yaklaşıyorum…

Ben bu yaklaşım içinde olurken, Kürtlerle Ermenilerin nasıl bir tavır takınacakları usuma gelip ilişiyor...

Soğukkanlılığımı yitirmiyorum ama umut denizine de yelken açmıyorum. Emperyalistlere öylesine umut bağlamışlar ki, onlara öylesine güven duyuyorlar ki, gözleri bizi görmez, kulakları gür sesimizi duymaz olmuş…

Kendi düşenle oturup ağlayacak da değiliz.