| Nedret Ebcim |
|
Diğer Türkiye Yazıları: Türk-Amerikan ilişkileri-2
18 Haziran 1941 yılında İkinci Dünya Harbi nedeniyle Türkiye’yi savaşın uzağında tutmak isteyen dönemin 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sokmak isteyen kapitalist-emperyalist ABD bu anlaşmanın sonunda Türkiye’ye İngiltere üzerinden yaptığı askeri yardımları kesmişti. Türkiye bir süre sonra Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa ve ABD ile ilişkiye girmek zorunda kaldı. Özellikle 1941-1944 arası ABD ve batılı ülkeler Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nda kendi saflarına çekmek uğraşıları bir sonuç vermedi. Türkiye-ABD Antlaşması ve yediğimiz kazıklar Türkiye 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ile yaptığı anlaşmalada (11 Mart 1941 tarihli ödünç verme ve kiralama kanunu) tavizler vermeye başlamıştı ama asıl ödün, 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık antlaşmaydı. Antlaşmaya göre Türkiye, ABD’nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alıyordu. 10 milyon dolar karşılığı alınan malzemelerin ya fabrikaları kapanmış, ya da üretimleri durmuştu. Böylece bu elde kalmış malzemeler için yüksek fiyattan yedek parça ithal etmek zorunda kalıyorduk. Bu malzemelerin büyük bir kısmını kullanmadığımız gibi, ithal ettiğimiz yedek parçalar için 4-5 kat döviz ödemiştik. Dost (!) ABD’nin bize attığı kazık böyleydi. Truman doktrini Türkiye’yi her zaman yolunacak kaz gibi gören ABD için ülkemiz aynı zamanda ileri bir karakoldu. Dönemin ABD Başkanı Truman (1947) komünizme karşı Türkiye ve Yunanistan’a askeri yardım yapmayı planlamıştı. Buna geçmeden önce Truman’ı tanımamız lazım. 1946’da kurduğu CIA’yı 1947 yılında kurumlaştıran başkan Truman’dı. Dünyayı ABD çıkarları doğrultusunda yöneten, darbeler yapan, cinayetler işleyen kötülükler imparatorluğunun istihbarat örgütü CIA’nın başıydı. İşte bu Truman 400 milyon dolar olarak planladığı askeri yardımın üçte ikisini (300 Milyon Dolar) Türkiye’den hem nüfus, hem yüzölçümü küçük olan Yunanistan için ayırmıştı. Türkiye’ye düşen pay stratejik olarak önemli bir yerde olmasına rağmen 100 milyon dolardı. Dışişleri Bakanı Hasan Saka ve ABD Büyükelçisi Edwin Wilson tarafından 12 Temmuz 1946 yılında Truman Doktrini olarak bilinen antlaşma imzalanmıştı. Daha sonra bu antlaşma 4 Temmuz 1948 tarihinde Marshall yardımı adı altında pekişti. Neden bu antlaşmaya Marshall dendi ? Onuda açıklamaya çalışalım: George Catlett Marshall (1880-1959) Amerikalı general ve siyaset adamıdır. Dünyadaki cinayet ve işkence okulları vazifesi gören Fort Benning Piyade Okulu komutan yardımcılığı yapmış George Marshall, sözde komünizmi önlemek gayesiyle onaltı Avrupa ülkesine (Türkiye’de dahil) iktisadi yardım amacıyla ifade edilen “Marshall Yardımı’’nın isim babasıydı. Ne ilgiçtir ki, cinayet ve işkence okulları komutanı 1953’de Nobel Barış Ödülü (!) almıştı. Kuzey-Güney Kore İç Savaşı’nda ABD-Türkiye ilişkileri ve NATO ABD’lileri 40’lı yıllardan başlayarak tamamen kendi çıkarları doğrultusunda ve satın aldığı işbirlikçilerde sömürdüğü ülkelerin başında Türkiye’de geliyordu. Türkiye’yi istediği gibi yönlerdirmeye başlayan ABD, 18 Ekim 1950 yılında Kuzey-Güney Kore İç Savaşı’nda ülkemizi hiç ilgilendirmemesine rağmen savaşın içine sokmuştu. Yüzlerce Mehmetçik’imiz ölmüş, binlercesi de yaralanmıştı. Kanımızı dökmemizin karşılığı olarak ta NATO’ya dahil edilmiştik. (18 Şubat 1952) Amerikan egemenliğinde NATO’ya dahil olduktan sonra, Kurtuluş Savaşı’mızın “Galip Hoca”sı ve Demokrat Parti’nin (DP) kurucusu Celal Bayar, üçüncü cumhurbaşkanımız olarak 1954 Ocak ayında ABD’yi ziyaret etti. NATO’ya girdikten sonra ülkemizde Amerikan üsleri, tesisleri mantar gibi artmış, ayrıca Türkiye-ABD arasında halktan gizli antlaşmalar yapılmıştı. Artık tamamen NATO görüntüsü altında ABD’nin güdümündeydik. Amerika hem tek taraflı olarak ticaretini geliştircek hem de Türkiye’yi doğuda Sovyetler’e karşı kalkan olarak kullanacaktı. Mustafa Kemal Atatürk söylevde: “Tam bağımsızlık elbette siyaset, maliye, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir.” demiştir. Maalesef bırakın birisini, neredeyse her konuda başta da ABD olmak üzere bağımlı hale geldik. Sanki ABD’nin bir eyaleti gibi olduk. Ne yazık ki, Atatürk’ün en önem verdiği ‘Tam Bağımsızlık’ fikrinden fazlasıyla uzaklaştık. Sovyetler Birliği ile ABD yüzünden bozulan ilişkimiz Türk-ABD ilişkileri devam ederken yakın komşumuz o dönemdeki adıyla Sovyetler Birliği ile ilişkimiz bozulmuştu. Kurtuluş Savaşı’nda ülkemize silah sağlayan, cephane sağlıyan Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülkelerin başındaydı. Sırf ABD ile olan ilişkilerimizden dolayı Sovyetler Birliği ile Stalin döneminde Türkiye’den toprak talebi iddiası nedeniyle ilişkilerimiz bozulmuştu. Sovyetler Birliği ile özellikle Stalin döneminde Türkiye’den toprak istenmesi gibi bir belgeye rastlanmamıştır. 1960 yılında da İncirlik Üssü’nden havalanan Amerikan U-2 keşif uçağı Sovyetler Birliği topraklarında düşürüldüğünden Türk-Sovyet ilişkileri oldukça olumsuz etkilenmişti. Her ülke politikalarını kendi çıkarlarına göre düzenler Amerika politikasını daima kendi çıkarlarına göre düzenlemiştir. Aslına bakarsanız bu çok doğal bir davranıştır. Tabi ki her ülke önce kendi menfaatlerini düşünerek ilişkilerini sürdürür. Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerinden vazgeçtiğimiz için başka ülkelerin güdümüne girip adeta yarı-sömürge haline geldik. Atatürk’ün “Tam Bağımsızlık” görüşünden uzaklaştığımız için hep sorunlarla karşılaştık. Eğer gerçekten onurlu ve güçlü bir ulus olmak istiyorsak emperyalizme dayanmayan ancak ulusal çıkarlarımızı gözeten politikalar üretmemiz gerekiyor. Büyük Atatürk’ün dediği gibi, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibi ile diğer ülkelerle barış içinde yaşamalıyız.Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra O’nun ilkelerinden uzaklaşmaya başladık. Türkiye’de bulunan Jübiter füzelerinin sökülmesi Tekrardan 60’lı yıllara dönersek ABD’nin Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş döneminde ki ilişkilerin neredeyse sıcak savaşa dönüşebileceği Küba Krizine göz atalım. Küba, ABD emperyalizmine karşı çıkmış ve Fidel Castro liderliğinde sosyalist bir devrim gerçekleştirmişti. Kapitalist ABD için bu çok tehlikeli bir gelişmeydi. Burada ki rejimi devirmek için elinden geleni yapmış, hatta sonraları başkanları John F. Kennedy döneminde CIA ve Kübalı mültecilerle birlikte tarihte ‘Domuzlar Körfezi Çıkarması’ olarak bilinen karşı-devrim harekatını düzenlemişti. Fakat Küba halkı karşı devrim harekatına direnmiş ve düşmanlarını yenilgiye uğratmıştı. İşte bu Küba 1962 yılından itibaren Sovyetlerle yakın bir ilişkiye girdi. Sovyetler ve Küba ortak düşmanları ABD’ye karşı birlikte hareket etmeye karar verdiler. Bu yüzden de Küba’ya Sovyet füzeleri yerleşti. ABD ve Sovyetler arasında daha da bozulan ilişkiler sonrasında ABD ültimatom vererek Küba’daki füzelerin sökülmesini istedi. Gerilimi sürdürmek istemeyen Sovyetler’de ABD’ye Türkiye’de bulunan ‘Jüpiter Füzeleri’nin sökülürse Küba’da bulunan füzeleri sökeceğini iletti. Böylece iki ülkede aralarında anlaşarak füzeleri söktüler. ABD kendi çıkarları söz konusu olduğunda Türkiye veya bir başkası onun için hiç önemli değil. Üzülerek söylemek gerekirse biz bu olaylardan da hiç ders almadık. Amerika işine geldiği zaman sırtımızı okşar ama işi bittikten sonra da bir kağıt parçası gibi buruşturup çöpe atar. Kıbrıs olayları, ABD ve Johnson Mektubu 1963 yılında Kıbrıs’da bir çok Türk öldürülmüş ve yaralanmıştı. 650 kişilik Türk Birliği de Lefkoşe’de koruma altına almıştı. Amerika Kıbrıs konusunda da bir müttefik gibi davranmamıştır. Amerika’nın göstermelik dostluk gösterisine kanmayan Türk Hükümeti 1964 yılında Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunmak istedi. Kıbrıs’da Türk tarafına yapılan saldırılar da devam ediyordu. Müdahale için herşey hazırdı. Hatta tarih bile belirlenmişti. Ancak dost (!) ABD 5 Haziran 1964 tarihinde Türkiye’ye ültimatom gibi bir mektup gönderiyordu. ‘Johnson Mektubu’ İsmet İnönü hükümetinde şok etkisi yarattı. ABD bir kez daha dostluğunu (!) göstermiş Rum tarafını korumuştu. O dönemin Başbakanı İsmet İnönü her ne kadar da bu mektuba verdiği yanıtta “Yeni bir dünya kurulur, o dünya da da Türkiye yerini alır” demesine rağmen yediğimiz tokatla kalmıştık. Kıbrıs konusu ülkemizin yarayan bir kanası olarak 1974 yılına kadar sürdü. Yunanistan desteğiyle Kıbrıs’ta Nikos Sampson, Rum Milli Muhafız Teşlilatı önderliğinde ada da darbe yapmıştı. Kıbrıs Türk’ü yıllardan beri çektiği sıkıntılara bir yenisini daha ekliyordu. Türkiye’de ise Ecevit-Erbakan koalisyonu vardı. 20 Temmuz 1974’te Türkiye Ada’ya askeri bir hareket düzenledi. Ancak iki gün sonra 22 Temmuz 1974’te ateşkes imzalandı. Kıbrıs Barış Harekatı sebebi ile Ada’da bulunan Türkler’in güvenliği sağlanmıştı. 14 Ağustos 1974’te ikinci barış harekatına başlandı. Türkiye hem kendi stratejisini hem de Ada’da bulunan Türkler’in güvenliği için yaptığı barış harekatı Amerika tarafından tepkiyle karşılandı. Kıbrıs’ta her türlü olumsuz olayları başlatan, cinayet işleyen, katliamlar yapan Rumlar, Amerika tarafından korunuyor ve destekleniyordu. Terör örgütü Enosis yanlısı EOKA’nın yaptıkları adeta görülmüyordu. Nihayet ABD yine dostluğunu (!) gösterip Türkiye’ye 5 Şubat 1975’ten itibaren silah ambargosu uyguladı ve bu ambargo 1978 yılına kadar da sürdü. Türkiye’nin en önemli meselelerinden birisi olan Kıbrıs sorununa ABD hiç bir zaman ülkemizin yanında yer almayıp, haksız olmasına rağmen daima Rum tarafını desteklemiştir. Bu nasıl müttefikliktir... F-16 uçak projesi macerası Türkiye-ABD ilişkilerinde bir de F-16 uçak macerası vardır. Turgut Özal’ın başbakan olduğu dönemde, Türkiye’de F-16 uçakları üretilecekti. Bu uçaklardan da Türkiye büyük bir kazanç sağlayacaktı. F-16 projesinin maliyeti 4 milyar 200 milyon dolardı. Bu projeden elde edilen gelir de 24 milyon dolardı! Amerika bize savunma sanayisinde bir büyük kazık daha atıyordu. Anavatan iktidarı Turgut Özal yönetiminde ülkemizi büyük bir zarara daha sokmuştu. CIA’nın faaliyetleri ve Kürt meselesi 1947 yılında kurulan CIA, çeşitli entrikalar ile kendisine de göbekten bağlı kişiler ve yönetimler sağlamıştı. CIA, bütün dünyaya büyük zararlar vermiş ve vermektedir. CIA’nın ülkemizde yaptığı faaliyetlerin zararı o kadar büyüktü ki bunları yazmaya satırlarımız yetmez. Ülkemizde de insanları birbirlerine sokan zaman zaman sağcı-solcu, alevi-sünni, Türk-Kürt vb. gibi karmaşalar oluşturan CIA askeri darbelerde de maharetini fazlasıyla göstermişti. ABD’nin içimizdeki Kürt asıllı vatandaşlarımızı kışkırtma faaliyetleri 100 yıl öncesine dayanır. ABD önce Osmanlı İmparatorluğu daha sonra ise Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra sürekli olarak Kürt sorununu kaşımıştır. ABD’nin amacı, binlerce yıl bir arada birlikte yaşayan Türk-Kürtleri birbirine düşürüp, ülkemiz içindeki iç barışı bozup, bölmek istemesinin arkasındaki sebep daha fazla sömürü idi. Maalesef, bazı Kürt asıllı yurttaşlarımız bu oyunun içerisnde yer almışlardır ve almaktadırlar. ABD özellikle ellili yıllardan itibaren CIA hesabına çalışan araştırma firmaları ile Kürt sorununu mesele haline getirmişlerdir. Amerika, uydu Kürt devleti projesine rapor hazırlayan araştırma firmalrından birisinin de adı RAND’dı. Kürt sorunu ile ilgili raporlar hazırlayan bu şirketin dört imzacısı Graham Fuller, Paul Hanze, Ian Lesser ve James Brown’du. CIA’nın en önemli Türk istasyon şefleri Graham Fuller ve ülkemize çok büyük zararlar vermişlerdir. Özellikle 1984 yılından itibaren faaliyetlerini arttıran terör örgütü PKK’nın arkasından en önemli hamisi olarak ABD’yi görebiliriz. Türkiye’de askeri darbelerin ve terör örgütlerinin arkasında veya içerisinde daima bulunan Amerika ile Türkiye’nin ilişkileri 80’li yılların sonuna kadar böyle devam etmişti. |