Arama: 
04.04.2005/Sayı:79
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kitap
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kitap Özgür Billur
İleri 24. SayıÜçüncü Dünyacılık: Ezilenlerin uyanışı

1500’lerin başında Avrupalı sömürgecilerin Amerika kıtasına ayak basması dünya tarihini kökünden değiştirmiş ve emperyalizm dünya sisteminin doğuşunu belirlemiştir. Bu tarih, Doğu-Batı, ezen-ezilen, Hıristiyan-Müslüman, efendi-köle ayrımının başladığı tarihtir. Bugün dünya 1500’lerde başlayan Batının sömürgeci sistemini yaşıyor.

Sistemin nasıl tarif edildiği önemli. Çünkü gerçeklik doğru tarif edilmezse doğru mücadele yöntemi bulunamaz. Bugün dünyanın kapitalist, daha doğru ifadeyle emperyalist sistem içinde ikiye bölündüğü hemen herkesin kabul edeceği bir gerçektir. Bu gerçekliğin tarifi ve bu gerçekliğin yarattığı eşitsizliğin nasıl giderileceği tartışması oldukça önemli. Çünkü bu tartışma doğru mücadele yönteminin belirlenmesini sağlayacak.

Kapitalizmin gelişmiş olduğu ülkeler (Avrupalı devletler ve ABD) ile diğer ülkeleri ele aldığımızda arada fark apaçık ortadadır. Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin yaşam biçimleri, tüketim alışkanlıkları ve tarihleri birbirlerine aşağı yukarı benzemektedir. Aynı durum “gelişmiş”, zengin kapitalist ülkeler için de geçerlidir. İki farklı dünya vardır, ama bu dünyayı yaratan aynı süreçtir. Kapitalist sistem küreseldir ve başından beri sömürgecidir-emperyalisttir. Emperyalist sistemin başında Avrupa devletleri ve ABD vardır. Bu sistemi çeviren merkez, hem coğrafi hem nüfus olarak dünyanın beşte biri olmayan bu ülkelerdir. Bu ülkelere (metropol) bağlı kalan ülkeler ise sistemin uydusudurlar ve Üçüncü Dünya olarak adlandırılırlar.

Üçüncü Dünyanın konumu ve nasıl “kurtulacağı” konusunda pek çok tartışma olmasına rağmen temelde iki tez çarpışır. Birincisi liberallerin savunduğu, Üçüncü Dünyanın bir gün kapitalistleşip zenginleşeceği, bunun için Batının izlediği yolun izlenmesi gerektiği tezidir. Bunun karşısında Marksistler, dünyanın kapitalistleşmesinin mümkün olmadığını ve sayıca artan işçi sınıfının burjuvaziyi alt edeceği ve dünyanın kurtulacağını iddia eder. Ancak Marksizmin Üçüncü Dünya için önerdiği ayrı bir yol yoktur.

Buna karşı Üçüncü Dünyacı ideoloji ise dünya sistemini çok farklı açıklar: Dünya sömürgeciler ve sömürgeler olarak ikiye ayrılır. Kapitalist Batı uygarlığını yaratan Üçüncü Dünyanın talanı ve yağmasıdır. Çelişki işçi sınıfı burjuva arasında değil, Batı ile Üçüncü Dünya arasındadır. Üçüncü Dünyanın toplumsal yapısı bütünüyle Batının karşısındadır.

İleri Dergisinin yeni sayısında, ülkemizde ve dünyada üstü örtülen, görmezden gelinen bu ideoloji, Üçüncü Dünyacılık kapsamlı bir kapak olarak karşımızda. Üçüncü Dünyacılığın hem ideolojik ve felsefi yanı, hem de devrimci pratikler üzerinden politik yanı ayrıntılı olarak incelenmiş.

Batı nasıl zengin oldu?

Derginin başyazarı Gökçe Fırat, Üçüncü Dünyacı ideolojinin gelişim seyrini özetlediği ve bugün Üçüncü Dünyacılığın ne yapması gerektiğini anlattığı giriş yazısında kapitalist Batının nasıl zenginleştiğini şu şekilde özetliyor: “Dünya sisteminin temel işleyiş tarihi ve tarzı son derece basittir. Avrupalı öncelikle sömürgecidir. Yani kapitalist fabrikalar kurulmadan önce Avrupalı Üçüncü Dünyaya yağmaya gitmiştir. Bu nedenle, Avrupalı öncelikle kapitalist bir girişimci değil, sömürgeci bir talancıdır. Batılı sömürgeci, Üçüncü Dünyanın kaynaklarına zorla el koyar. Örneğin Üçüncü Dünyanın değerli maden kaynakları gemilere yüklenerek Avrupa’ya kaçırılır. Bu doğrudan doğruya kapkaç ekonomisinin, gasp ekonomisinin temelidir. Batılı sömürgeciler bu tür bir gasp için gereken emek gücünü, doğrudan kölecilikle elde etmişlerdir. Dolayısıyla Batılı sömürgeci, köleci ve köle avcısıdır.”

Batılı sömürgecilerin bu talanı 500 yıl önce Amerika kıtasından başlamıştır, bugün de devam etmektedir. Bu talan sırasında, büyük bir soykırım uygulanmıştı. Kıtanın asıl sahibi Kızılderililer ve yerlilerin yarattıkları uygarlıklar ortadan kaldırılmıştır. Yani bugünkü Batının zenginliğinin arkasında Amerika kıtasının yıkımı ve İnka ve Aztek gibi uygarlıkların ortadan kaldırılması vardır. Kapitalist Batı sistemi ve yarattığı uygarlık başından beri yıkıcı ve yok edicidir.

Bugünkü kapitalist üretim tarzı ve onun dünya üzerindeki politik yansıması “sömürgeci gasp ekonomisi ve köleciliğin çocuğudur.” Talan ve gasp üzerine zenginleşen Batılı kapitalistler girdikleri topraklardaki geleneksel üretim ilişkilerine son vererek Üçüncü Dünyayı kapitalist ekonomiye bağladılar. Bu bağımlılık, önce buraların kapitalistlerin geniş pazarları olarak eklemlenmesi, daha sonra da üretimin Batıya bağımlı bir tarzda yapılması biçiminde gelişti.

Bu bağımlılık sonucu Üçüncü Dünya ne kadar üretirse üretsin, üretimin getirisi metropole aktarılır. Batı zenginleşirken, Üçüncü Dünya fakirleşir. Bu durum tüketim alanında da geçerlidir. Üçüncü Dünyanın tüketim gücü artsa bile, tüketilen ürünler kapitalist üretim mekanizması içinde üretildiğinden bunun artığı yine Batıya aktarılır.

Zihinsel bağımlılık

Ekonomik sistemin işleyişindeki bu bağımlılık siyasal alanda da apaçık ortadadır. Üçüncü Dünyanın siyaset mekanizması da ekonomisi gibi uydudur. Kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı bu bağımlılık ve sonuçları ortadayken Üçüncü Dünya niçin kendi seçeneğini yaratamıyor? Bunun cevabı çok basit. Çünkü Üçüncü Dünya içinde bulunduğu bu iktisadi bağımlılıktan daha tehlikeli bir bağımlılık içinde: Zihinsel bağımlılık.

Emperyalizmin Üçüncü Dünya üzerinde kurduğu ideolojik egemenlik o kadar etkin ki, bu egemenlik yıkılmadan Üçüncü Dünyanın kurtuluşu mümkün değil. Gökçe Fırat’ın da belirttiği gibi “Üçüncü Dünya’nın temel sorunu bu zihinsel bağımlılıktır.” Emperyalizm siyasi ve ekonomik egemenliğini tehlikeye düşürecek gelişmeleri engellemek için ideolojik faaliyetlere başından itibaren büyük önem verir. Çünkü çok iyi görür ki, emperyalist sistemi yıkacak olan onun ezdiği ve üzerinde yükseldiği Üçüncü Dünyadır. Eğer Üçüncü Dünya, mevcut sistemi sorgular ve isyan ederse, sömürgen Batı uygarlığı yıkılacaktır. Öyleyse ezilenlerin mevcut durumu sorgulamaları ve daha sonra bu durumu değiştirmeye çalışmaları önlenmelidir. Bu faaliyet ideolojik faaliyettir.

Batının bu ideolojik faaliyetinin esasını Üçüncü Dünya’ya evrensel-bilimsel gerçekler diyerek Batının kavramlarının dayatılması oluşturur. Batı, kendi yazdığı dünya tarihinin ezilenler tarafından da kabul edilmesini ister. Sömürgeciler, tarihsel gerçekleri çarpıtarak, uygarlık yıkıcı tarihlerini aklamaya çalışırlar. Irkçı bir tarih anlayışı yaratılarak tüm sömürgeci faaliyetler, Batı toplumlarının doğal gelişim seyrinin bir uzantısı ve Doğu toplumlarının geri kalmışlığının “aşılması” olarak görülür.

Her şey apaçık ortadadır. Batılılar, dünyayı talan etmişlerdir. Medeniyetleri yıkmışlardır. Soykırım tarihidir tarihleri. Üçüncü Dünya diye bir şey tartışıyorsak bu, sömürgeci Batının eseridir. Ancak Batının az önce bahsettiğimiz ideolojik faaliyeti öyle güçlüdür ki, bu gerçekler görülemez yada “makul” açıklamaları vardır. Tarih Avrupamerkezci bir bakış açısıyla tersyüz edilir. Bu amaçla çeşitli bilim dalları bile türetilir. Oryantalizm denilen “bilim dalı” bunun en güzel örneğidir. “Batı Oryantalizmin Keşif Kolu: Oryantalizm” yazısında Özgür Erdem, Batının Doğu üzerinde yaptığı güya bilimsel araştırmaların ve tespitlerin tamamının ırkçı-sömürgeci bir bakışla yazıldığını ve hiçbir bilimsel dayanağının olmadığını ispatlıyor:

“Batı için hayvanları inceleyen zooloji ile Doğuyu inceleyen Oryantalizm arasında pek bir fark yoktur. Bu işte Batılının bakışını göstermektedir. Batılıya göre, Doğulu bir hayvan gibi incelenmeye muhtaç, kendi kendisini analiz edemeyen, ‘statik’ ve ‘geri kalmış’ bir ‘şey’dir. Yani öncelikle bir insan değildir. Öyleyse nedir? Batılı Oryantalizmle işte bu soruya cevap aramaktadır. Bir yandan Doğulu içten içe aşağılanmakta, bir yandan da Doğuyu tanımlamaya çalışmaktadır.”

Oryantalizm tüm sosyal bilimleri etkisi altına almıştır. Batının Aydınlanmacı düşünürleri, edebiyatçıları, tarihçileri, toplumbilimcileri Oryantalizmin emrindedir. Victor Hugo, “14. Louis zamanında Helenist olmak icab ediyordu. Şimdi Oryantalist olmak icap ediyor.” diyerek bunu itiraf etmiştir.

Oryantalizm, önce Doğu’yu tanımlayarak (1700’ler) işe başladı. Bu sömürgeleştirme faaliyetine karar veriliş tarihidir. Daha sonra da (1800’ler) Doğu’ya hakim olduktan sonra onu biçimlendirmeyi başladı.

Oryantalistlerin gözünde “Avrupalı, sürekli mantık yürütür. Eğitilmiş zekası bir mekanizma gibi çalışır. Öte yandan Doğulunun kafası, şehirlerinin o tabloluk caddeleri gibi, simetriden fena halde yoksundur. Yürüttüğü mantık laçkadır.” (Cromer) Schelling, Chetaubriand ve Burton gibi pek çok oryantalistin de benzer görüşleri vardır. Doğu, geridir, aptaldır, durağandır. O halde birisi onun yardımına koşmalıdır. O da elbette Batıdır (Gibb)! Bu yardımın sömürgecilik olduğunu biliyoruz, ama zaten sömürgecilik de bilim adına savunuluyor.

Bakın Leroy-Bealieou ne diyor: “Bir toplum kendisi yüksek bir olgunluk düzeyine ulaştığında, sömürgeciliğe girişir. Şekil verir, korur, gelişimini gözetir ve doğuşunu sağladığı bir topluma hayatiyet kazandırır.”

Marksizm de Doğuyu yanlış tanımlıyor

Batının kapitalistlerinin kendi sömürgeciliklerini haklı göstermek için uydurduğu Oryantalist bakış, liberalizmin karşısına çıkan Marksizmde de kendisini gösteriyor. Karl Marks, Doğunun kendisini ilerletecek (ona göre ilerleme feodalizmden kapitalizme oradan da sosyalizme geçiştir) yeteneğe sahip olmadığını düşünüyor. Özel mülkiyet ve sınıf ayrımının olmaması olumsuzlanıyor ve dışarıdan yapılacak bir müdahale ilerici olarak görülüyor. Bu sebeple Marks, İngilizler Hindistan’ı işgal edince bunun olumlu yanı olduğunu açıklamıştır.

Marksizm, belki Avrupa’nın toplumsal gelişimini ve sınıfları doğru analiz etmiştir, ancak tüm dünyada aynı sınıfsal yapılar olmadığından Marksizmi hayat yanlışlamıştır. Batıda burjuva-işçi sınıfı olarak görülen ayrım Batı dışı toplumlarda sömürgeci-sömürge, Batı-Üçüncü Dünya çelişkisi olarak ortaya çıkar. Ezilen dünyada Marksizmden etkilenen, ancak ondan ayrı bir yol izleyen Küba Devrimi ve Vietnam Devrimi, bu çelişkiyi doğru tespit etmiş ve çözmüştür. Latin Amerika, Afrika ve Arap Dünyasındaki Ulusal Kurtuluş mücadeleleri ise tamamen Üçüncü Dünyacı ideoloji ile verilmiş ve bir anlamda Marksizme rağmen yapılmıştır. Zaten bu ülkelerdeki Sovyet destekli komünist partiler Üçüncü Dünyacı devrim hareketlerinin karşısında yer almışlardı. İşçi sınıfına dayanan bu partiler, emperyalizme karşı yürütülen Üçüncü Dünyacı ulusal kurtuluş hareketleri ve milli sosyalizm dalgasını gerici ve burjuva ideolojisi olarak damgalamışlardır. Che’nin vurulmasında da, Nasır’ın alaşağı edilmesinde de bu komünistlerin parmağı vardır. Emperyalistlerle, bu Marksist hareketler birlikte hareket etmişlerdir. Benzer bir durumu ABD’nin Irak işgali sırasında Irak’taki komünist partinin ABD’yi desteklemesinde gördük.

Sol, Batı ile Doğu’nun aynı tarihsel süreçleri yaşamadığını ve Doğunun gelişiminin Batı tarafından engellendiğini görmelidir. Böyle olduğu için doğudaki sınıfsal ayrım Batıdakinin kopyası değildir. Hatta, Marksizmin dayandığı işçi sınıfının Doğu’daki konumu tartışılmalıdır. Bu konuda Gökçe Fırat’ın tespiti tartışılmaya değer: “Sovyetçi Komünist partilerin temel dayanak gördüğü işçi sınıfı, aslında sömürgede , sömürgeci kapitalist meta ekonomisinin yerleşmesini sağlamaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı statükocudur. Statüko ise sömürgeci üretimdir. Bu nedenle tıpkı kapitalist üretim tarzı gibi, bu üretim tarzı içinde yer alan işçiler de Üçüncü Dünya’nın toplumsal bünyesinde yabancı bir unsur olarak kalır. Sözde ulusal burjuvazinin halk düşmanı karakterini taşımasalar bile, ulusal mücadeleye kayıtsız, hatta sömürge kapitalizmi işçi sınıfının sayısını çoğaltacağı için bu yapıyı destekleyicidirler.”

“Batı geri, Doğu ileridir”

Üçüncü Dünyanın, Batının sömürüsünden kurtulmasının önkoşulu onun ideolojik argümanlarını toptan reddetmekten geçer. Batı, liberali ile Marksisti ile Batı’dır ve Üçüncü Dünya ezildiği için Batıdır. Hem Batı medeniyeti hem Üçüncü Dünya bir arada olamaz. Batı medeniyetinin ideolojik egemenliğini yıkmanın iki yolu vardır. 1) Batının üstün olduğu yalanının açığa çıkarılması, 2) Doğunun geri olduğu tezinin çürütülmesi ve ideolojik dayanakların bulunması.

İsmail Bostancıoğlu, Kara Athena kitabını incelediği yazısında, Eski Yunan uygarlığının nasıl bir uydurma olduğunu kitaptan örneklerle açıklıyor. Bu yazıdan aslında eski Yunan’ın Mısır ve Fenike kolonisi olduğunu öğreniyoruz. Martin Bernal’in kitabı, Homeros, Heredotos ve Platon gibi Yunanların eserlerinde Mısır ve Fenike etkisinin kendileri tarafından da itiraf edildiğini ortaya koyuyor. Kitaptan çıkan sonuç, Mısır ve Fenikelilerin Yunanları fethetmiş ve onları uygarlaştırmış olduğu. Avrupamerkezciliğin bittiği yer burasıdır.

Burada ilginç olan soru, Batının niçin Eski Yunan efsanesini uydurduğu. Cevap basit: Batı, sömürgecilik yoluyla Doğu üzerinde etkin olmak için öncelikle ideolojik üstünlüğü ele geçirmelidir. Ancak kendi tarihinde üstün olduğunu gösterecek bir uygarlık kırıntısı olmadığından Yunan masalı uydurulmuştur. Yunanlıların niçin seçildiğine cevabı Bostancıoğlu şöyle veriyor: “Batı için en büyük engel Türklerdi... Avrupalılar Türklere karşı bir ilerlemeye girişmişlerdi. Bunu Yunanlıların isyanları izlemiştir. Tüm Avrupa’da Yunanlara karşı büyük bir sempati ortaya çıkmıştır. Yunanlılar, Doğuya ve Türklere karşı Hıristiyanlığın savunucusu olarak görülmüşlerdir.”

Bernal’in kitabı Batı uygarlığının tarihi nasıl çarpıttığı ve uydurduğunu çok güzel açıklıyor. Ancak ezilen Üçüncü Dünya için bunun açığa çıkarılması yetmez. Batının ırkçı, mülkiyetçi Hıristiyan kültürüne karşı Doğunun üstünlüğü ortaya konmalıdır.

Kaya Ataberk’in İbni Haldun’u tanıtan yazısı bu konuda iyi bir çalışma. Ataberk yazısında, bilimsel, diyalektik ve materyalist yöntemin Avrupa’dan, Marks’tan 500 yıl önce daha ileri bir düzeyde İbni Haldun tarafından uygulandığını gösteriyor. İbni Haldun’un Mukaddimesi’ndeki fikirlerin bugün bile bize ışık tutmasının altında o dönemde sömürgeciliğin henüz Doğu’ya ve Arap dünyasına el atmaması yatar. İbni Haldun hiçbir Batıcı şablona takılmamış ve böylece, toplumların gelişim seyrini doğru açıklayabilmiştir.

Üçüncü Dünya devrimlerinden çıkarılacak dersler

Üçüncü Dünya, 20. yüzyılda çeşitli coğrafyalarda kalıplarını kırarak devrimci pratiklere girmişlerdir. Bu pratikler Üçüncü Dünyacı ideolojinin oluşumunda önemli dönemeçlerdir. Ali Özsoy’un Latin Amerika’da Üçüncü Dünyacı Mücadele yazısı, Nur Arslan’ın Arap Milliyetçiliği, Kuzey Fırat’ın Küba Devrimi ile ilgili yazıları ve Erkan Karaarslan’ın Bandung Konferansı’nı anlatan yazısı, Üçüncü Dünyacı devrimlerin ve hareketlerin değişik coğrafyalarda olsa bile benzer özellikler gösterdiğini ispatlıyor.

Tüm Üçüncü Dünyacı devrimler ulusal bir uyanış hareketi üzerinden yükseliyor. Ortadoğu’da Araplık, Amerika’da Kızılderililik ve Amerikalılık, sömürgecilerin ulusu yok etme saldırısına karşı bir direniş anlamına geliyor. Bu hareketler aynı zamanda sol karakterde. Ekonomik olarak, emperyalist bağımlılıktan kurtulmak için kamulaştırma, millileştirme ve devletçi uygulamalar hemen her devrimde uygulanıyor. Batı’nın tüm kurumlarını ve siyaset mekanizmasını reddeden Üçüncü Dünya, kendine özgü modeller yaratma pratiğine giriyor. Ve bu hareketler birbirleriyle bağlantı kurmaya ve ezenlere karşı ezilenlerin birliğini kurma çabası içindeler.

Üçüncü Dünyanın geçmişten çıkaracağı dersler yanında bugün de önünde önemli görevler var. Bugün emperyalizm, 1500’lerde olduğu gibi yeniden soykırım ve en uç şiddet yöntemlerine başvuruyor. Bu yok olma tehlikesine ve şiddete karşı ezilenler, İnsan hakları ve demokrasi palavralarını bir kenara atıp, aynı şiddetle karşılık vermelidir. Hazar Arısoy’un da belirttiği gibi “emperyalizme şiddet uygulamadan yeryüzünde kazanılan en küçük bir zafer, hatta taviz dahi yoktur.”

Bu konuda İnan Kahramanoğlu’nun Frantz Fanon’u tanıtan yazısı ezilenler için önemli bir ideolojik cephaneliktir. Fanon sömürgecilerin yarattığı aşağılık duygusu ve yabancılaşmaya karşı mücadelenin bir öze dönüş mücadelesi olduğunu söylüyor. Ancak bunun da salt bir ulusal kültür mücadelesi değil, özgürlük mücadelesi olduğunu belirtiyor. Üçüncü Dünyanın kurtuluşu ancak kendisi olmaktan ve kendi ideolojisini yaratmaktan geçer. Buna da ancak kendi diline, rengine, dinine ve toplumsal sistemine uyan bir çizgide mücadele ederek ulaşılabilir. İleri’nin 24. sayısı Üçüncü Dünya devrimcilerinin bu mücadelesine önemli bir teorik katkı olarak değerlendirilebilir.