Arama: 
21.03.2005/Sayı:78
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Tarih
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Yön Kaya Ataberk

Ortadoğu’da
Amerikancı turuncu devrim

Irak’ta ABD kontrolünde seçimlerin gerçekleşmesinden bugüne Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendirdiğimizde ABD’nin zor da olsa seçimleri gerçekleştirerek Irak’ta kendi açısından az çok prestijini kurtardığını görüyoruz. Seçimin sonucunda Şii İttifakı en fazla sandalyeyi elde ederken, ikinci sırayı da Barzani-Talabani birlikteliği aldı. Başbakanlık için Şii lider İbrahim Caferi’nin adı en güçlü ihtimal olarak ön plana çıkarken, Celal Talabani’nin de Devlet Başkanı olması bekleniyor. Bu sonuçların ve oluşan tablonun, özellikle Sünni Araplar tarafından sürdürülen direnişin dışında kaldığı bir gerçek. Bu nedenle Irak’ta ABD istediği iç savaş zeminini sağlamak yönünde önemli bir adım atmış durumda. Her ne kadar Kürtler ve Şiiler, özellikle Kerkük konusunda anlaşamamaktalarsa da bundan sonrası için direnişçi Sünni ve Arap milliyetçisi gruplara karşı daha fazla birlikte davranacakları görülüyor.

Irak’ta gelişmeler bu yöndeyken, Suriye’nin ve İran’ın da ABD’nin kısa vadeli hedefleri olarak ön plana çıktı. Suriye, eski Lübnan Başbakanı Hariri’ye düzenlenen suikast; İran da geliştirdiği nükleer programlarla yeniden gündeme getirilmiş durumda. ABD’nin Irak’ta varlığını koruması ve Ortadoğu’ya yönelik sömürgeleştirme hedefini gerçekleştirebilmesi için İran ve Suriye’nin kaçınılmaz olarak hedef olacağı görülüyor.

İran ve Suriye yeniden tehdit edilirken, Lübnan’da başlayan iç karışıklıklar 1980’li yıllar boyunca süren Lübnan İç Savaşı’nı hatırlatıyor. Ancak şu anda olayların gelişimi Lübnan’da Ukrayna ve Gürcistan benzeri Amerikancı bir kadife devrimin tezgahlanmakta olduğu yönünde.

Filistin’de Arafat’ın ardından Devlet Başkanı olan Abbas’ın uzlaşmacı politikalarının iyiden iyiye gün yüzüne çıkması ve Filistin’de hem örgütler arasında, hem de El Fetih içinde rahatsızlıklar oluşması kaynayan gelişmelerin Filistin açısından da kritik bir noktaya doğru ilerlediğini gösteriyor.

Ortaya çıkan genel tablodan görülen şey, tüm ülkelerde ve tüm cephelerde, bölge ülkelerinin geri adım attığı ve ABD’nin Irak direnişi dolayısıyla düştüğü çıkmaz karşısında inisiyatif kazanmaya çalıştığıdır. Bu tablo yakından incelenmeyi gerektirmektedir.

Hariri suikasti ve Suriye’nin köşeye sıkıştırılması

Geçtiğimiz ay, Lübnan’ın eski Başbakanı Refik Hariri’nin bir suikast sonucu öldürülmesinin hemen ardından ABD, olaydan Suriye’yi sorumlu tutarak Suriye’nin Lübnan’da bulunan askeri birliklerini geri çekmesini istedi. Hariri’nin, Batı yanlısı ve Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığına karşı bir isim olduğu biliniyor. Suriye ise olaydan ABD’yi ve İsrail’i sorumlu tutarak, suikastin bir provokasyon olduğunu belirtmişti. Gerçekten de olayların gelişimi bu iddiayı haklı çıkaracak bir şekilde ilerledi.

Olayın hemen ardından Suriye geri adım atmış ve BM kararlarına uyacağını ve 1990 yılından beri Lübnan’da bulunan askeri birliklerini önce Bekaa Vadisi’ne, ardından da Lübnan sınırına çekeceğini açıkladı. Suriye’nin bu kadar kolay geri adım atacağını Beşar Esad yönetiminin kendisinin farkında olmaması imkansızdır. Kendine güvenmeyen ve saldırıya uğramaktan çekinen bir ülkenin kendisini hedef haline getirecek sansasyonal bir suikasti tezgahlaması mümkün değildir. Olay Suriye’yi güçlendirmemiş aksine elini zayıflatmıştır. ABD, Suriye’ye müdahale eden açıklamalar yapmak için fırsat bulmuş ve Suriye’nin Lübnan’daki etkinliği kırılmıştır.

Hariri suikastinin hemen ardından, Lübnan’da başlayan Suriye karşıtı eylemler dikkat çekicidir. Muhalif grupların eylemleri durmadan ve kalabalıklaşarak sürdürülmüş ve Lübnan’ı, Ukrayna ve Gürcistan’da yaşananlara benzer bir turuncu devrim ortamına sokmuştur. Lübnan’ın Suriye yanlısı Başbakanı Ömer Kerami olaylar sonrasında istifa etmiş, ancak Meclis tarafından yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Beşar Esad, Lübnan Cumhurbaşkanı Emile Lahud’la görüşerek Mart sonuna kadar Lübnan’dan, istihbarat birimleri de içinde olmak üzere tüm birliklerini çekeceğini açıkladı. Suriye’nin attığı tüm geri adımlara rağmen Lübnan’da yaşanan karşıklıklar artarak devam ediyor.

Lübnan’da turuncu devrim tezgahı

Lübnan’da Batıcı muhalefetin düzenlediği Suriye karşıtı gösteriler sürerken bunlara bir cevap Hizbullah örgütünün başını çektiği gruplar tarafından verildi. Hizbullah lideri Şeyh Nasrallah’ın çağrısına uyan bir milyon civarında Lübnanlı, başkent Beyrut’ta büyük bir gösteri düzenledi. Eylem, “bağımsız Lübnan ve Suriye’yle dayanışma” sloganıyla düzenlenmişti. Eyleme Hizbullah ve Şii Emel Hareketi’nin yanısıra Lübnan’daki laik partiler de katıldı. Bu gösteri, Lübnan’da ABD’ye ve İsrail’e karşı duyulan tepkinin de önemli bir göstergesi oldu ancak Amerikancı muhalefetin eylemlerinin de bu olayın ardından hız kazanmasının Lübnan’da yaşananların içeriğini daha da aydınlattığı kanısındayız.

Hizbullah ve diğer Amerikan karşıtı grupların Suriye’yi destekleyen eyleminden sonra muhalefetin eylemleri de kalabalıklaşmaya başladı ve ısrarcı bir şekilde sürüyor. Ortaya çıkan bu turuncu devrim tablosunu tamamlayan faktör olarak muhalefetin kendisine verdiği isim de dikkat çekicidir: “Sedir devrimi”. Lübnan bayrağındaki Sedir ağacından alınan bu isim, turuncu devrim ve kadife devrim gibi tanımlamaların bir benzeridir.

Görüldüğü gibi Lübnan, muhalefetin kalabalık eylemleriyle, ülkenin işbirlikçi bir konuma çekileceği bir sürece sokulmuştur. Ancak Lübnan’ın bu konuma çekilmesi sadece Lübnan’ı etkileyecek bir gelişme olmayacaktır. Bu aynı zamanda Filistin’de ve Suriye’de de ciddi etkiler yaratacaktır. Lübnan’da ciddi bir Filistin’li mülteci nüfus yaşamaktadır. Ayrıca, Güney Lübnan’ın bir kısmını işgali altında bulunduran İsrail’in, Lübnan içlerine girmesini Hizbullah’ın bu bölgede yer alan 20 bin civarındaki askeri gücü engel olmaktadır. Lübnan’da Batıcı muhalefetin inisiyatifi ele geçirmesi bölgede dengelerin ABD ve İsrail lehine değişmesi anlamına da gelecektir. Lübnan’ın özel etnik yapısı da doğacak bir iç savaş durumunun uzun vadeli ve bölge çapında etkili olacağını göstermektedir.

Lübnan: Arap dünyasının etnik kazanı

Lübnan’da etnik ve mezhepsel kökenli bölünmelerle kışkırtılan ve yıllarca devam eden iç savaş, ancak 1990 yılında sonuçlanabilmişti. Bu arada Lübnan ve Beyrut harabeye dönüşmüş, Filistinli mültecilerin yaşadığı Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına İsrail ordusu ve Lübnan’daki müttefikleri olan Falanjistler tarafından düzenlenen katliam, Ortadoğu’nun tarihi boyunca gördüğü en kanlı olaylardan biri olmuştur.

Lübnan, Arap dünyasının etnik açıdan kaynayan kazanı ve dolayısıyla da yumuşak karnını oluşturmaktadır. Lübnan tüm tarihi boyunca Suriye ile ilişki içerisindeki bir Arap ülkesi olmuştu. Ülkede Sünni ve Şii müslümanların yanısıra, Dürziler ve Maruni adı verilen Hıristiyanlığın bir mezhebine bağlı Araplar da yaşamaktadır. Lübnan’a etnik müdahale ilk olarak Fransa tarafından 17. yy’da gerçekleştirilmiştir. Fransa, Maruni Hıristiyanlarla ilişki kurmuştur. Bu ilişkiyi kullanan Fransa gelecekte bunu bölgeye müdahale için bir zemin olarak kullanmıştır. İngiliz ve Fransız müdahalesi sonucunda gerginleşen ortam 1860’da iç savaşa dönüştü. Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında çıkan çatışmalar Suriye’ye de sıçrıyor, ABD konsolosluklar aracılığıyla çatışan gruplara para dağıtarak iç savaşı kendi elleriyle örgütlüyordu. Bu ilk iç savaşın sonucunda Lübnan, Arap dünyasının en istikrarsız bölgesi durumuna getirilmiştir.

Yıllarca Lübnan’da Fransız emperyalizminin ağır bastığı, ancak ABD’nin de etkin olduğu bir ortam sürmüştür. 1980’li yıllarda iç savaş yeniden başlamış ve İsrail’in de müdahil olduğu bu savaşta Filistin, Suriye ve diğer Arap unsurları kendilerini korumak için savaşmışlardır.

Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığının anlamı da burada yatmaktadır. Suriye aslında tarihsel olarak da kendi parçası olan bu bölgede yer alarak, hem Lübnan halkının İsrail saldırılarına karşı bir ölçüde de olsa korunmasını sağlamakta, hem de kendi ülkesinin ulusal güvenliği açısından stratejik öneme sahip bir noktada durararak kendi güvenliğini sağlamaktadır.

Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi bu durum dolayısıyla ABD açısından kritiktir. Lübnan’daki askeri varlığı sona ermiş olan bir Suriye ABD ve İsrail karşısında zaten zayıf olan konumunu daha da zayıflatmış olacaktır. Bu da ABD açısından hedefe daha kolay ulaşmak anlamına gelecektir. Suriye de aslında bu durumun ve gidişatın farkındadır ve İran’la ittifak kurarak bir anlamda kendini sağlama almaya çalışmaktadır, ancak Lübnan’da geri adım atmış bir ülke olarak İran’la müttefik olmasının ya da olmamasının çok bir anlamı kalmamıştır.

Suriye’nin geri çekilmesi ne anlama geliyor?

Suriye’nin askeri ve stratejik olarak zayıflığının farkında olması, ABD karşısında çok kolay geri adım atmasına neden olmuştur. Suriye, ABD tarafından gelecek bir saldırıya uzun süre direnemeyeceğinin farkındadır. Böyle bir saldırıya İsrail’in de belirli ölçülerde katılması kuvvetle muhtemeldir. Ancak Beşar Esad yönetiminin tek korkusunun askeri çekinceler olmadığı da bir gerçektir.

Lübnan’da ABD’nin yeni stratejisine uygun olarak tezgahlanan kadife devrimin bir benzerinin Suriye’de de tezgahlanması Esad yönetimini korkutmaktadır. Esad yönetimi bu şekilde kendisini ABD’nin isteklerini yerine getirmekle, askeri saldırı ya da kadife devrim sonucunda devrilmek arasında bulmaktadır. Bunun sonucunda da bir taraftan İran’la ittifak yaparak elini güçlendirmeye çalışırken, diğer taraftar da zaman kazanarak kısa vadeli bir saldırıyı ya da sivil darbe girişimini engellemeyi düşünmektedir. Ancak, Esad yönetiminin seçenekleri aslında bunlar değildir. Seçenekler arasında saldırıdan kurtulmak yoktur. Geri adım atmak Suriye’yi saldırıdan kurtaramayacaktır.

Ölü doğan ittifak: Suriye-İran

ABD’nin Suriye’yi Hariri’nin ölümünden sorumlu tutmasının ve Lübnan’dan çekilmesini istemesinin hemen ardından, Suriye ve İran tehditlere karşı bir ittifak oluşturduklarını açıklayarak, ABD’ye karşı bir hamle yaptılar. ABD bir süredir İran’ı da geliştirdiği nükleer programları bahane ederek tehdit etmekteydi. Oluşturulduğu açıklanan ortak cephenin en azından olumlu bir girişim olduğu söylenebilir. Türkiye’de de bu girişim bir heyecanla karşılanmıştır. Ancak bu ittifakın ciddi sorunları vardır.

Birinci planda Suriye zayıf bir ülkedir ve askeri gücü önemli bir direnişi sağlayacak durumda değildir. İran, güçlenen ve ABD tarafından da desteklenen bir iç muhalefetle uğraşmaktadır ve bu da İran’ın işini zorlaştırmaktadır. Bunların yanısıra da ABD’nin Irak’taki varlığıyla iki ülkeye birden saldırabilir konumda olması stratejik ve askeri açıdan ittifakın zeminini hırpalamaktadır. Saldırı durumunda, İran da Suriye de birbirlerine yardım etmek yerine ülke içlerine çekilerek tutunmaya çalışma seçeneğini tercih edeceklerdir.

İttifakın ikinci ama daha önemli sorunu ise ülkelerin siyasi kararsızlığıdır. Özellikle Suriye’nin daha ilk açıklamada ürkerek kendi ulusal güvenlik stratejisini de bir kenara atarak Lübnan’dan çekilmeye başlaması bunun ilk göstergesidir. ABD’ye karşı geri adım atılarak zaman kazanmaya çalışmak uygulanabilecek en kötü politikadır. Gerçekte bu tip durumlanda zaman ve inisiyatif kazanan ABD olmaktadır. ABD’nin Irak saldırısı döneminde izlediği benzer politikanın sonuçlarının, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki askeri varlığının sona ermesi ve Türkiye’nin zaman kazanmak isterken tüm kırmızı çizgilerinden geri adım atarak köşeye sıkışması olduğunun hatırlanması faydalıdır.

Bölgede atılan tüm geri adımlar diğer güçlerin ve ülkelerin de geri adım atmasına yol açmaktadır. Bugün Suriye’nin attığı geri adım, İran’ın da kısa bir süre içinde geri adımlar atmasına neden olacaktır ve bu durum tüm Ortadoğu’ya da olumsuz yansıyacaktır. Ortak düşman olarak belirlenen güç karşısında taviz verilerek oluşturulan ittifakın tek anlamı ölü doğmuş bir ittifak olmasıdır. İttifakın daha baştan başarısızlığa mahkum edilmiş olması Ortadoğu halkları açısından büyük bir dezavantaj oluşturmuştur. Gerileme her yere yansıyacaktır. Kısa zaman içinde Suriye ve İran’ın da saldırı öncesi etnik kavgaya ve bir çeşit kadife devrime sürüklenmesi beklenebilir. İç kapışmanın ve kadife devrimin körüklendiği bir diğer bölge de Filistin’dir.

Filistin’de Arafat’ın tasfiyesi ve yıkım

Filistin’in teslim olmayı kabul etmeyen lideri Arafat’ın öldürülmesi ve yerine uzlaşmacı Mahmut Abbas’ın getirilmesi de sonuçlarını vermeye başlamaktadır. Bugün Filistinliler kendi içlerinde kavgaya tutuşuyor ve İsrail elini güçlendiriyor. Son olarak yaşananlara göz atıldığı zaman El Fetih içindeki anlaşmazlıklar, Gazze’de işsiz halkın Meclis’i basması, Annan’la görüşen Abbas’ın yoğun protestolara maruz kalması yaşanan dönüşümün sonuçlarıdır. Artık direnen, savaşan Arafat’ın yerinde uzlaşan, boyun eğen Abbas var ve bu Filistin’i köşeye sıkıştırmaktadır. ABD ve İsrail Arafat’a geri adım attıramadılar ve çareyi onu öldürmekte buldular.

Abbas ise geri adım atmak konusunda gösterdiği gayretle yılların direnen Filistin geleneğini ayaklar altına almaktadır. Bu durumun sonucunda Temmuz ayında yapılacak genel seçimlere katılma kararı alan HAMAS karşısında ciddi kan kaybı yaşayacağı görülebilir. Milliyetçi, laik, devrimci El Fetih geleneği uzlaşmacı Abbas’ın kadife devrimle başa geçmesiyle büyük kayba uğramıştır, ancak Filistin halkının direnişi kendi liderini de yaratacaktır.

Geri adım atmanın durduğu yerde ABD de duracak

Görüldüğü gibi ABD’nin Balkanlar’da ve Kafkaslar’da uygulayarak başlattığı kadife devrim stratejisi, tüm Ortadoğu ülkelerinin üzerinde kol gezmektedir. Direnen ya da ABD’nin isteklerini tam olarak yerine getirmeyen tüm ülkeler doğrudar doğruya ABD tarafından örgütlenen büyük mitingler ve siyasi baskı ortamında sivil darbelerle karşı karşıya kalmaktadır.

Türkiye’de de uygulanan kadife devrim stratejisi AKP iktidarını yaratmayı başarmıştı. Kadife devrimlerle, sivil darbelerle başa gelen iktidarların özelliği kendilerine bu yolu açanların isteklerini eksiksiz yerine getirmeleridir. Ancak geri adımlar ne ABD’nin tehdit ettiği ülkeyi kurtarabilir ne de ABD’nin durmasını sağlayabilir. Hatta kadife devrimle başa gelenleri bile kurtaramaz. Gün gelir ABD onlardan da memnun olmaz ve onları da listesine alır.

Ezilenler sömürgeciliğin ilk saldırdığı günden beri taviz vererek bir şey kazanmadılar. Ezilenlerin tüm kazanımları direnişler, uzun süreli ve kanlı savaşlar sonucunda gerçekleşti. Filistin’de bugün hala Filistin halkı yaşıyorsa, Arafat’ın önderliğindeki ödünsüz direniş sayesindedir. Üçüncü Dünya’da ulus devletler hala varsa bu ulusal kurtuluş savaşlarında sömürgeciyle topyekün savaşılması sonucundadır.

Ortadoğu’daki son saldırıda da ezilenlerin geri adım atarak zaman kazanmak ya da sömürgeciyi durdurmak gibi bir seçenekleri yoktur. Taviz verildikçe ABD güçleneçektir ve kazandığı süre içinde yerini sağlamlaştıracak, elini güçlendirecektir. Bir yerde verilen taviz diğerlerine de yansımaktadır. Topyekün, tavizsiz direniş dışında bir seçenek yoktur. Bölgedeki tüm uluslar ve devletler stratejilerini bu bilinçle ve direniş azmiyle kurmak zorundalar. Geri adım atmanın durduğu yerde ABD’yi durdurmak da mümkün olacaktır.