| İnan Kahramanoğlu |
|
3 Ağustos’la başlayan ABD operasyonu ABD operasyonları aslında Türkiye için artık kanıksanmış bir durumdur. Yakın dönem Türk siyasi tarihi bir yanıyla Türkiye üzerindeki ABD operasyonlarının tarihi olarak da okunabilir. Türkiye şu anda, son günlerdeki gelişmeler ışığında söylüyoruz ki, yeni bir Amerikan operasyonu ile daha karşı karşıya. Ve bu operasyon AKP iktidarını sarsacak derecede gelişmelere gebe. AKP’nin tek başına iktidara gelmesine yol açan 3 Kasım seçim sonuçlarının açıklanmasından beri Türk siyaseti adeta AKP hegemonyasına terkedilmişti. 3 Kasım öncesindeki ABD operasyonu üç ana aşamada gerçekleşmişti: Birinci aşamada MHP-DSP iktidarı 3 Ağustos darbesiyle Avrupacı ve Amerikancı güçler tarafından yıkılmıştı. Nedenine gelince; sahte milliyetçi partilerin bile iktidarda kalmasına tahammül gösterilemeyecek bir süreç başlamak üzereydi. MHP-DSP hükümetinin devrilmesi, merkez sağdaki büyük çöküş ve AKP’nin iktidara taşınmasıyla ABD operasyonu büyük bir başarıyla uygulamaya konulmuştu. Bütün siyasal zeminin temizlendiği ve adeta AKP için dikensiz gül bahçesi yaratılmasının sebeb-i hikmeti ise çok geçmeden anlaşılmıştı. ABD Irak’ı işgal etmeyi kafasına koymuştu ve Türkiye bu operasyonda kilit ülke olduğu için Türkiye’de ABD’nin işgal politikasını destekleyecek ve ABD’ye her konuda destek olacak bir iktidar arayışına girmişti. AKP, ABD’nin daha sonra BOP olarak adlandıracağı Ortadoğu’yu istediği biçimde dizayn etme planının bir parçası olarak ABD icazetiyle kurulmuş ve baskın bir seçimle iktidara taşınmıştı. ABD operasyonu Türkiye’de ABD’nin işgal politikasına tavizsiz uyacak bir iktidar yaratmak için yapılıyordu ve bu süreçte AKP’ye teslim edilen Türkiye aslında onu kuran ve iktidara taşıyan güce yani ABD’ye teslim edilmişti. ABD operasyonunun en önemli ayaklarından birisi ise Türk Ordusu’nun ABD denetimine alınmasıydı. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılmamasıyla birlikte Ordu’ya yönelik olarak gerçekleştirilen ABD darbesi ile Türk Ordusu’nun direnci de büyük ölçüde kırıldı. Ancak bütün bu büyük planlar 1 Mart tezkeresiyle birlikte boşa çıkmıştı. ABD’nin Irak işgali öncesinde yaşanan 1 Mart tezkere krizi ile birlikte Türk siyaseti üzerindeki ABD egemenliği uzun süre sonra ilk kez sarsıldı. ABD’nin bütün planları alt üst oldu ve Irak işgali için bütün planlarını Türkiye’ye göre yapan ABD bugün Irak’ta yaşadığı hezimetle karşı karşıya kaldı. Yükselen Amerikan karşıtlığı ve yeni ABD operasyonu ABD-AKP ilişkilerinin gelinen noktada büyük bir sarsılma yaşadığı ortada. Tezkere krizi ile ilk sınavı veremeyen AKP şimdi Suriye ve İran’a saldırı öncesinde ABD tarafından sopayla terbiye edilme sürecinde. Bu süreç kendisini yeni bir ABD operasyonu olarak ortaya koyuyor. Dolayısıyla son birkaç haftada siyasette yaşanan hareketlilik bu yeni ABD operasyonunun bir parçası olarak görülmeli. Zira ABD Türkiye’nin en Amerikancı kuvveti konumundaki AKP’yi bile hizaya çekmeye çalışacak derecede ileri gittiğine göre yakın dönemde ABD-Ortadoğu cephesinde önemli gelişmeler beklenmeli. ABD yakın dönemde şer ekseni içinde gösterdiği Suriye ve İran’a kesin olarak saldıracak ve Irak’ta yaşadığı sıkıntıların tekrar edilmemesi için Türk siyasetinin mutlaka yeniden dizaynı gerekiyor. Ancak Türkiye’de yükselen Amerikan karşıtlığı ABD için ciddi bir tehlike. Hatırlanacağı üzere birkaç hafta önce yayınlanan bir anket dünya çapında Amerikan karşıtlığının en yüksek olduğu ülkenin %82 gibi büyük bir oranla Türkiye olduğunu göstermişti. ABD-Türkiye ilişkilerindeki gerilim de böylelikle yeniden tırmanışa geçti. ABD’li yetkililer tarafından bu durum büyük tepkiyle karşılandı ve ABD karşıtlığının bu denli yükselmesinin sorumlusunun bizzat başbakan olduğu söylenerek Tayyip açık bir şekilde uyarıldı. Yükselen Amerikan karşıtlığı İran ve Suriye’ye yönelik yeni ABD planları ile birleştiğinde Türk siyasetinin yeniden düzenlenmesi için düğmeye de basılmış oldu. Son birkaç ayın gelişmelerine bakıldığında bu durum daha net görülecektir. Operasyonun ilk aşaması: CHP’de Amerikancı kapışma ABD operasyonunun ilk sinyalleri aslında CHP Kurultayı öncesinde ortaya çıkmıştı. Kurultay tam da beklendiği gibi CHP içindeki Amerikancıların kapışmasıyla sonuçlandı. Baykal’ın karşısına rakip olarak çıkartılan Sarıgül kurultayda genel başkınlığını açıklamadan önce ABD’ye giderek Türk siyasetinin temel bir kuralını yerine getirdi. ABD’den icazet aldıktan sonra da genel başkanlık yarışına girdi. Ancak CHP içinde Sarıgül’ün yükselişi sadece son dönemde uygulamaya sokulan yeni ABD operasyonunun bir parçasıdır. Yoksa CHP Kemal Derviş’in Baykal tarafından CHP’ye davet edildiği günden beri CHP içinde bir ABD darbesi süreci yaşanmaktadır. Derviş’in CHP’ye katılması ABD’nin uzun vadeli olarak CHP’yi denetim altına alma çabasının bir parçasıydı. Sarıgül olayı ise yine bir ABD planına işaret etmektedir ve son dönemin gerektirdiği bir konjonktürel ataktır. AKP’nin milli hassasiyetlerin üst düzeye çıktığı bir dönemde istenilen adımları atmada gecikmesi ve ABD karşıtlığının yarattığı rahatsızlık Tayyip’in karşısına solun Tayyip’i olarak Sarıgül’ün ççıkartılmasına yol açtı. ABD Tayyip’e aba altından sopa göstererek Sarıgül’le tehdit savurmakta. ABD Tayyip’siz alternatifleri de gündemine almaktadır. Tayyip’in olmadığı durumda da Sarıgül aracılığıyla denetim kurma peşiindedir. Sarıgül’ün kurultayı kaybetmesiyle şimdilik bu seçenek beklemeye alınmıştır. Ancak çok yakın bir dönemde muhtemelen tekrar gündeme taşınacaktır. İkinci aşama: Mumcu’nun istifası ve ANAP’ın yeniden diriltilmesi ABD operasyonunun ikinci aşamasında Turizm ve Kültür Bakanı Erkan Mumcu’nun AKP’den istifası gerçekleşti. Mumcu ve beraberindeki üç milletvekili AKP’den ayrılarak ANAP’a geçtiler. Demek ki ABD ANAP’ı tekrar diriltip eski tahta askerleri tekrar sahaya sürerek yeni aktörler yaratmak niyetinde. Ancak Mesut Yılmaz’la birlikte AB’ci bir parti kimliğindeki ANAP Mumcu’yla birlikte yeniden diriltilmeye çalışılırken Amerikancı bir kimlikle biçimlendiriliyor. Mumcu’nun ANAP’ın başına geçmesi ve ardından AKP’nin karşısına rakip olarak çıkartılması ise sürecin doğal sonucu olarak görülmeli. Tabii burada amaç AKP’ye ciddi bir gözdağı vermek. Yoksa Erkan Mumcu bugüne kadar ortaya koyduğu siyasi söylemleriyle aslında AKP ile “doku uyuşmazlığı” yaşayacak bir çizgide hiç olmadı. Mumcu’nun AKP ile aralarındaki farklılıklardan bahsederken Türkiye’nin tartışma gündemlerinden hiçbirisini telaffuz etmemesi de bunun göstergesi. Mumcu, örneğin Kıbrıs, AB üyelik süreci, terörle mücadele, türban, ekonomi vb. gündem maddelerinin hiçbirinde göstermelik olsa bile AKP ile bir farklılık koymamaktadır. Mumcu’nun bütün bu gündemi atlayarak “AKP muhafazakar demokrat bense özgürlükçü demokratım” türünden ne olduğu anlaşılamayan açıklaması da aslında aralarında politik bir farklılığın bulunmadığını gösteriyor. ABD tıpkı CHP içinde yarattığı kapışma ortamını sağda da AKP hegemonyasını zayıflatacak şekilde yeniden dizayn ediyor. Güçlü bir Amerikancı iktidarın Irak işgali döneminde bile beklentileri karşılayamadığını gördüğü için ABD bu kez kendi denetiminde parçalı bir sağ yapı yaratarak hakimiyetini güçlendirmek istiyor. Operasyon sürüyor: 8 Mart provokasyonu ve medyanın jurnalciliği Uyarı bununla da sınırlı değil. AKP hükümeti tam AB Troykası’nın Türkiye ziyareti esnasında 8 Mart vakasıyla karşı karşıya kaldı ki hükümetin belkide AB karşısında son dönemde karşı karşıya kaldığı en zor durum buydu. Medya da sanki sözbirliği etmişcesine AKP’yi eleştirmeye başladı. AB üyelik süreci ile ilgili yeterli ilerleme kaydedilememesinden polisin uyguladığı şiddete kadar her konuda hükümet kıyasıya eleştiriliyor. İlginçtir 6 Mart’ta yapılan Dünya Kadınlar Günü’nde yaşanan görüntülere 7 Mart günü değinme gereği duymayan medya, 8 Mart’ta gündemi bütünüyle polis dayağına endeksleyerek hükümete yüklenmeye başladı. AB Troykası’nın ziyareti esnasında yapılan bu sert eleştiriler hükümeti köşeye sıkıştırdı. AB Troykası’ysa Türkiye’ye yönelik dayatmalarını meşrulaştıracak bir malzeme bulmuş oldu ve medyanın da yardımıyla bu malzemeyi olabilecek en iyi şekilde değerlendirdi. Türkiye henüz demokratik bir eyleme bile tahammül edemeyecek bir ülke görüntüsündeydi ve bu haliyle daha çok adım atması gerekiyordu. AB Troykası olaylarda yaşananlardan dolayı hükümetin bir kınamada bulunması gerektiğini, yoksa görüşmelerin devam ettirilmeyeceği tehdidinde bile bulundu. Bu açıklama karşısında AKP’nin gardı çabuk düştü. Tayyip ve Gül oynanan oyunu farketmelerine rağmen istenilenlere uyarak Abdullah Gül’ün ağzından olayları kınadı. Tabii bu durum AKP cephesini oldukça şaşırttı. Tayyip medyanın tavrı karşısında küçük çaplı bir şok yaşadı. Zira düne kadar Tayyip’e toz kondurmayan medya bir anda yön değiştirmişti. Tayyip’se polisin uyguladığı şiddetin bir provokasyon olduğunu medyanınsa Türkiye’yi Avrupa’ya jurnalleme peşinde olduğunu söyleyerek aslında bütünüyle doğru tespitlerde bulundu. Gerçekten de olayların gelişimi bütünüyle Tayyip’in tespitleri doğrultusunda. Tabii bu doğru tespitler Tayyip’i haklı bir konuma getirmiyor. İpleri baştan ABD’ye teslim eden Tayyip şimdi bu teslimiyetçilliğin cezasını çekiyor. Yıllardır Apo’nun posterlerinin taşındığı bölücü mitinglere bile en ufak bir müdahalede bulunmayan polisin tam da AB Troykası’nın ziyareti esnasında üstelik 8 Mart gibi suya sabuna dokunmayan sıradan bir eyleme bu denli sert bir müdahalade bulunmasının başka hiçbir anlamı olamaz. Medyanın değişen tavrı da benzer şekilde değerlendirilmeli. İktidara geldiği ilk günden beri AKP’ye toz kondurmayan medya şimdi bir anda neden AKP’yi eleştirmeye başladı acaba? Her şey aslında apaçık ortada. ABD istediği zaman istediği güçleri kendi aralarında, hatta Amerikancı güçleri de kendi içinde çarpıştırıyor. Her halükârda kazanan ABD oluyor. Bölge ülkelerini tehdit eden ve işgal yoluyla hizaya çekmeyi tasarlayan ABD bütün Ortadoğu’ya yönelik topyekün bir saldırıyı başlatmış durumda. Türk siyaseti de ABD’nin Ortadoğu politikasına uygun olarak yeniden şekillendiriliyor. Yani her şey ABD hegemonyasının yeniden tesisi için yapılıyor denilebilir.. AKP’nin Amerikancı siyasetinin iflası AKP’nin 3 Kasım seçimlerinin üzerinden geçen iki yıllık süreçte ortaya koyduğu Amerikancı politikalar sonuçta iflas etmiştir. Türkiye Kıbrıs’ta milli davayı kaybetmiştir. Kuzey Irak’ta kukla Kürt devleti bağımsızlığını ilan edecek duruma gelmiştir. Ermeni soykırımı tasarıları AB ve ABD’ye yapılan bütün uşaklıklara rağmen sırayla “müttefik” ülkelerce gündeme getirilmektedir. Türkiye uluslararası alanda güç ve prestij kaybetmektedir. AKP’nin bütün bu politikaları ise sonuçta ABD ve AKP karşıtlığı olarak toplumsal yansımasını bulmaktadır. AKP belki de Amerikancılığının mükafatlarını görmek istiyordu ancak bir kez piyon olmayı kabul ettiğinizde kullanılmak dışında bir seçeneğiniz yoktur. Ancak kullanılmanın da bir sonu vardır. Göreviniz bittiğinde kendinizi bir anda hiç beklemediğiniz bir noktada da bulabilirsiniz. AKP şimdi tam bu durumdadır. Ya bütün tepkileri göze alarak tam anlamıyla ABD politikalarına boyun eğecektir ya da sonuçlarına katlanacaktır. Şimdilerde Mumcu ile tekrar diriltilmeye çalışılan ANAP bu açıdan önemli bir örnektir. Türkiye’yi 12 Eylül’ün ardından 2000’lere kadar geçen yirmi yıllık dönemde tek başına ya da koalisyon ortağı olarak yöneten bir parti kullanılma misyonu bittiği andan itibaren tarihin çöplüğüne atılabilmektedir. 20 yıllık iktidar döneminin ardından bir anda ortadan kaybolan ve genel merkezinde farelerin cirit attığı ANAP Türk siyasetinin köksüzlüğüne iyi bir örnektir. ANAP örneği önemlidir. Zira Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuran bir siyasi partinin aslında ne ideolojik ne de kitle desteği anlamında hiçbir gücünün olmadığı ortaya çıkmıştır. Peki nasıl olmuştur da böylesine temelsiz bir parti Türkiye’yi bu kadar uzun süre yönetebilmiştir derseniz bu sorunun cevabını ANAP’ta değil onu yönlendiren güçlerde aramak yerinde olacaktır. Aynı ANAP şimdi tekrar kullanılabileceği bir ortam oluştuğunda gökten zembille indirilmişçesine tekrar piyasaya sürülmekte ve yeni misyonuna hazırlanmaktadır. ABD’nin Ortadoğu çapındaki bu niyetlerinin Türkiye’ye bir diğer yansıması ise Cumhurbaşkanı Sezer’in Suriye’ye yapmayı planladığı gezinin ABD tarafından tepkiyle karşılanması oldu. ABD, Büyükelçi Edelman aracılığıyla Sezer’in Suriye gezisinin yanlış olacağı mesajını Ankara’ya iletti. Sezer’in “elbette gideceğiz” açıklaması ABD’ye bir karşılık olarak olumlu görülse de sonuç olarak Türkiye’nin, Suriye’nin BM kararlarına uyması yönündeki telkinleri düşünüldüğünde Sezer’in Suriye ziyaretinin ABD’ye karşı yapılmadığı da ortada. ABD’de aslında Türkiye’de ne hükümetin ne de Ordu’nun Suriye ile birlikte hareket etme gibi bir seçeneği düşünmediğinin farkında. Buna rağmen Türkiye’yi her konuda mutlak bir denetim altında tutma çabası bu tarz bir müdahaleye yol açıyor. ABD Türkiye’yi en ufak bir inisiyatif bile kullanamayacak bir konuma getirmek istemektedir. ABD yine sahte milliyetçileri öne sürüyor Yükselen Amerikan karşıtlığı ise bu süreçte ABD’yi zora sokan en büyük sorun. ABD’nin MHP’ye bu çerçevede yeni bir rol çizme girişiminde olduğu görülüyor. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Dr. James R. Sopp’un, MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır’ı ziyaret ederek anti-Amerikancılığa karşı destek istemesi bu telaşın göstergesi olarak nitelendiriliyor. Ancak bu tepkinin MHP’nin ABD’ye karşı tavır almasıyla pek alakası yok. Zira MHP hem iktidarda olduğu dönemde hem de 3 Kasım seçimlerinin ardından bırakın ABD müdahaleciliğine karşı olmayı ABD karşıtı açıklamalarda bulunmaktan bile çekinmişti O nedenle Türkiye’deki ABD karşıtlığı MHP ve diğer siyasi partilerin tavrından bağımsız olarak gelişiyor. Milli egemenliği zedeleyen ABD politikaları Türk halkı tarafından tepkiyle karşılanıyor. Kıbrıs’tan Kuzey Irak’ta kurulan kukla Kürt devletine kadar yaşanan gelişmeler Türkiye’de yükselişe geçen bu milliyetçi tepkiyi doğal olarak bu politikaların sorumlusu olan ABD’ye yöneltiyor. “MHP olarak bizim antiAmerikancılık gibi bir politikamız yoktur” Buna rağmen ABD’nin milliyetçi uyanışı kontrol etmek için başka seçeneği de yok. ABD açısından MHP’nin denetim altında tutulması yükselen millliyetçi tepkinin Amerikancı bir çizgiye çekilerek bertaraf edilmesi için zorunlu. MHP’yi ziyaret eden ABD Büyükelçiliği yetkililerinin ardından MHP tarafından yapılan ABD karşıtı değiliz açıklaması ise Türkiye’nin önümüzdeki dönem gireceği süreç düşünüldüğünde oldukça tehlikeli. Mehmet Şandır ABD heyetiyle görüşmesinde açıkça Amerikan karşıtı olmadıklarını şu sözlerle belirtiyor: “MHP olarak bizim antiAmerikancılık gibi bir politikamız yoktur.” Şandır, “ABD’nin Ortadoğu Projesinde MHP’yi yanına çekmek gibi bir düşüncesi olabilir mi?” sorumuza ise şu cevabı veriyor: “Bizim karşıtlığa dayalı bir politikamız yok. Milletimizin menfaati doğrultusunda değerlerimizi ve kimliğimizi koruyarak mutlu olmasını istiyoruz. Bu çerçevede herkesle beraber oluruz. ABD, AB veya Rusya fark etmez” Bu açıklamalar aslında MHP’nin Amerikancı-AB’ci politikalarının en net ifadesidir. İyi de madem Amerikan karşıtı değilsiniz, AB ve Rusya’ya karşı değilsiniz bugün Türkiye’nin varlığı ve bağımsızlığı için tehdit olan ABD, AB ve Rus emperyalizmine karşı nasıl mücadele edeceksiniz. Ama MHP’nin zaten böyle bir derdi yoktur. ABD’ye karşı olmayan, AB uyum yasalarının altında imzası olan bir milliyetçilik. Apo’yu asmayan, Kürtçe eğitimi resmileştiren bir milliyetçilik. İşte sahte milliyetçilik tam da Amerikan kaynaklı bir siyasi harekettir derken kastettiğimiz budur. Antiemperyalist ve dolayısıyla antiAmerikan milliyetçilikle MHP’nin Amerikancı milliyetçiliği arasındaki uçurum ortadadır. Türkiye’de Amerikan karşıtlığının bu denli yükseldiği bir dönemde gerçek anlamda milliyetçi bir parti ABD’nin en son uğrayacağı adres olmalıdır. Ancak tam tersi olmaktadır. ABD, yükselen Amerikan düşmanlığını engellemek için ilk önce MHP’ye başvurmaktadır. MHP ise Türk milletinin hislerine tam ters bir biçimde Amerikan karşıtı olmadığını söylemektedir. Bu görüşmelerin sonucunun ne olacağını tahmin etmek birazcık tarih bilgisi olanlar açısından hiç de zor değildir. MHP tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi kendisine biçilen bu uğursuz rolü çoktan kabullenmiş görünmektedir. MHP türü bir milliyetçilik önümüzdeki dönemde ABD için biçilmiş kaftandır. MHP hem koalisyon ortaklığı dönemindeki “ürkek” tavrıyla hem de Irak işgali dönemindeki Amerikancı çıkışlarıyla milliyetçi saflarda önemli bir tehdide dönüşmektedir. ABD’nin ulusal hassasiyetlerin ve ABD karşıtlığının yükselişe geçtiği bir dönemde milliyetçi uyanışı MHP’yi kontrol altına alarak ve gerektiğinde piyasaya sürerek bastırma niyetindeki planı MHP’nin Amerikancı tarihi düşünüldüğünde yakın dönemde karşılaşacağımız önemli bir sorun olarak belirtilmeli. ABD operasyonu’nun amacı MHP’yi tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi paramiliter bir güç olarak milliyetçi uyanışın önüne çıkartmaktır olacaktır. MHP ise şimdiden bu role hazırdır. ABD karşıtlığı yükselmeye devam edecek ABD’nin bütün Ortadoğu’yu sömürgeleştirmeye giriştiği bir dönemde Türkiye üzerinde de benzeri pek çok tezgâha başvurması aslında son derece doğal. Ancak ABD açısından asıl görülmesi gereken ne Türkiye’de, ne de Ortadoğu ve dünyanın geri kalan bölgelerinde Amerikan karşıtlığının dinmek bir yana daha da artacağı. ABD bu pervasız saldırganlığını sürdürdükçe oluşan nefreti önlemesi de güçleşecek. Irak işgalinden sonra geçen iki yıllık dönemde dünya çapında ABD karşıtlığı tarihin en yüksek seviyesine çıkmış durumda. Türkiye özeline gelindiğindeyse Türkiye yakın süreçte de ABD karşıtlığının başına çekecek. ABD’nin Kürt devleti konusundaki ısrarı, Kerkük’teki Türkmenlerin yok sayılması, Kıbrıs’ın Türkiye’den kopartılarak bir ABD üssüne dönüştürülmesi, PKK’nın desteklenmesi göz önüne alındığında ne Amerikancı medyanın çabaları ne de siyasetin Amerikan yönelimine oturtulmasının ABD karşıtlığını engellemesi söz konusu değil. Türk-ABD ilişkileri için birkaç yıl önce yapılan müttefiklik değerlendirmelerinin yerine şimdilerde Türk-Amerikan savaşı gündemde. Üstelik sadece Türkiye’de değil Batıda da açıkça böyle bir olasılıktan bahsediliyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönem hem ABD hem de Amerikancılar için zorlu bir dönem olacak. ABD Ortadoğu’ya geniş çaplı bir saldırıya girişmişken karşısında yalnızca zayıf devletin değil bütün Ortadoğu halklarının bulunduğunu kavradığında iş işten geçmiş olacak. Irak örneği bunun ilk ciddi göstergesidir. Ancak Irak sadece bir başlangıç. ABD için sonun başlangıcı. |