| Nedret Ebcim |
Milli Mücadele’de Beşiktaş Ülkemizin gündemi yine ağır. 14 günde bir değil de saatte bir yazı yazsak yine yine geç kalırız yaşadıklarımızla ilgili düşünce üretmekte: ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı ülkemize geliyormuş; Kuzey Irak’taki bir aşiret reisi yine yağmış gürlemiş; bizi yönetenler atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra sert cümleler kullanmış; İncirlik’in daha güzel kullanılmasını istiyormuş ABD; bir kurultaydan daha geçmiş CHP; Irak’a demokrasi gelmiş ve özgür seçimler yapılmış; SEKA’nın özelleştirilmesi inadını sürdürecekmiş hükümet; dünyanın en zengin adamı olan Microsoft’un patronu Bill Gates, Türkiye pazarı için görüşmeye gelmiş... Tüm bu, hepsi de birbirinden önemli haberler arasında küçük bir haber de gelmişti gündemimize. O küçük haberle ilgili olacak Ünlem’in bu yazısı. “Edebiyat Tarihçisi Atilla Özkırımlı öldü; toprağa verildi..." Öteden beri aydınlarımızın yaşadıklarıyla ülkemizin yaşadıkları arasında paralellikler aramaya, bulmaya ve bunları bir araya getirerek insan-aydın-politika-toplum ilişkisiyle ilgili çözümlemeler yapmaya çalışıyorum. Tarihimiz, özellikle de Cumhuriyet’ten sonra muazzam bir aydın birikimin oluşmaya başlamasından sonraki tarihimiz gösteriyor ki aydınlarımızın kararlılığı, durağanlığı, direnci, gücü, hızı, yönü, aynı zamanda toplumsal gelişmelerin nasıl olduğunun da ipuçlarını veriyor bize. Dönemin gerekleri nedeniyle asker aydınların ön saflarda olduğu 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Mustafa Kemal Atatürk (1881) gerçeği, aydın damarımızın gözüpekliği, inadı ve sevdası hakkında yeteri kadar düşünce verir sanıyorum. Bu düşünce, Cumhuriyet’in daha sonraki tüm yaşam serüveninde kendisini var eden bir gerçeklik olarak onun adının hep en başlarda olmasıyla, hep kıvanç vermesiyle (ya da düşmanları tarafından hep saldırıya uğramasıyla) doğrulanıyor doğallıkla. Toplumsal yaşamımızdaki aydın duruşunun en anlamlı örneği olan Atatürk’ten sonraki kuşaktan olup yaşamı, içinde bulunduğu yüzyılın tümündeki toplumsal yaşamımızla çakışan bir Nâzım Hikmet (1902) geleneği ise, sanatçı aydınların en anlamlı örneği olarak yakın tarihimizin ve ülkemizin yüz akıdır. İlginçtir ki, o da bir yandan Türkiye’nin yüzünü ağartırken bir yandan da sürekli var olan düşmanları tarafından hep saldırıya uğramıştır. Cumhuriyet, bu örnekleri gözardı etmeyen görkemli bir aydın birikimini armağan etti bize. Bu örnekleri kendine öncü ve örnek olarak benimseyen aydın geleneğimiz; Cumhuriyet’in verdiği olanaklarla da serpilip gelişerek 20. yüzyılın son yarısında da damarı damara bağlamayı, ustalarından el almayı sürdürmüş ve kuşaktan kuşağa geçerek aydın olma onurunun hep yükseklerde tutulmasını sağlamıştır. Yaşamları toplumlarının yaşamıyla örtüşmesinin örnekleriyle dolu olan aydınlarımızın içinde var olduğu kuşaklarından birer simge olarak adlarını vermek gerekirse; Sabahattin Ali’den (1907) Aziz Nesin’e (1915), Ceyhun Atuf Kansu’ya (1919), Asım Bezirci’ye (1927) Fakir Baykurt’a (1929) kıvanç kaynaklarımız, hep saldırıya uğrayarak var olmuşlardır. Geçen yıl kaybettiğimiz Vedat Günyol’un (1912) ve Şükran Kurdakul’un (1927) ardından, Attila Özkırımlı’nın (1942) kaybı; aynı zamanda bu aydın geleneğimizin sona doğru gidişinin de işaretidir. Ülkemize yaşatılanlara baktığımızda gördüklerimiz, aydınlarımızın yaşadıklarında da aynıdır ve ne yazık ki sömürgeleşen ülkemizde aydın geleneğimizin de kökü kurumaktadır. Attila Özkırımlı, genç birikimiyle öncü aydınlar arasına girmeyi başarmış, 12 Eylül döneminin azgın koşullarındaki dirençli aydın kimliğiyle yazarlık onurunu sonuna kadar savunmuş, en gözde olduğu dönemde bugün dayatılan postmodern, sömürgeci, liberal, tekelci edebiyat ve kültürün egemenliğine yiğitçe karşı durduğu için gözlerden uzak yaşamak zorunda bırakılmış, unutturulmaya terk edilmiş örnek bir edebiyatçıydı. Sevgiyle ve hüzünle dolu denemelerinde aydın geleneğimizin halkasına yapışma cesaretini gösteren Özkırımlı, bırakalım deneme ve incelemelerini, yalnızca 40 yaşında yayımladığı 5 ciltlik “Türk Edebiyatı Ansiklopedisi” ve ölümünden hemen önce yayımlanan 2 ciltlik “Türk Edebiyatı Tarihi” ile bile aydınlığımızın sıkı değerlerinden olduğunu kanıtlamıştı. Onun ölümü, birkaç gazete ya da televizyonda birkaç cümleyle geçiştirilecek bir haber değil, aydın birikimimizin artık genç denilebilecek kuşaklarının da Cumhuriyetimizin tüm değerleri gibi yok olduğunun vurgulanmasıdır. Onurla yazmak uğruna her türlü sıkıntıya katlanan, yaşamın sunduğu nimetlere sırtını dönen ve okuruna, yani Cumhuriyet’in değerleriyle yetişmiş ve o değerlerle yaşamak isteyen insanlara karşı sorumluluk duyarak yaşamı sorgulayan bir aydındı o. Sonsuzluğa uğurladığımız Özkırımlı, kıvanç duyduğumuz aydın geleneğimizin gözbebeklerindendi. Anısını ve aydınlığını saygıyla selamlıyorum. |