| Gökçe Fırat |
| Dış politikaya dava,
ülkü, ufuk lazım!
Efendiler ve İşbirlikçiler Yavru vatan Kıbrıs’ta yeniden seçimlere gidiliyor. 20 Şubat günü yapılacak seçimler neyi değiştirecek? Kıbrıs’ta bugün “sorun” olarak ortaya konulan, Kıbrıs’ta bir Türk toplumunun, milletinin varlığı ve bu milletin kendisini bir devlet güvencesi altına almak istemesidir. Bu bakımdan Türk milletinin düşmanlarının “sorun” bizim ise “dava” olarak gördüğümüz durum, en azından yüz yıllık geçmişi olan bir konudur. Osmanlı’nın çözülme sürecinde Türk’ün elinden kopartılan, ondan sonra parça parça Yunanistan’ın denetimine giren ve 60’lı yıllardan itibaren Ada’nın gerçek sahibi Türklerin soykırımına varan gelişmeler, Kıbrıs’taki mücadelenin, basit bir seçimle, referandumla, görüşmelerle sonuçlanamayacağını ortaya koymaktadır. Gerek Türkiye’de, gerekse Kıbrıs’ta işbirlikçilik hep dar görüşlü olmuştur. İktidarı alan her işbirlikçi, ülkenin karşılaştığı tüm sorunları tatlılıkla çözebileceğini zannetmiştir. Kimi zaman kısmi tavizlerle büyük sonuçlar alabileceği hayaline kapılmıştır. Ancak işbaşına gelen her işbirlikçi iktidar, bir süre sonra tarih denilen asıl gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Bu, hem ülkemizdeki işbirlikçi AKP iktidarı, hem de Kıbrıs’taki işbirlikçi Talat iktidarı açısından bugün yaşanan büyük problemdir. Bu işbirlikçiler, sanıyorlardı ki, gerek AB’yle gerekse ABD’yle kuracakları iyi ilişkilerle tüm sorunları çözebilecekler. Ne de olsa işbirlikçiydiler, efendileri bunlara güvenecek ve uygun bir çıkış noktası bırakacaktı. Fakat işbirlikçi ile efendinin konumları farklıdır. İşbirlikçi efendisine edeceği hizmetin takdir edileceğini ve karşılığını alacağını düşünür. Efendi açısındansa işbirlikçi ona karşılıksız hizmet etmelidir. İşbirlikçinin varlığı efendinin varlığına bağlıdır ama efendi nasıl olsa yeni işbirlikçi bulabilir. Bu nedenle her işbirlikçi bir süre kullanılır ve bir kenara atılır. Ama ardarda gelen her işbirlikçi yönetim dönemi ülkeyi gittikçe efendinin daha da sömürgesi haline sokar. Örneğin Tayyip iktidara geldiği zaman kendisine çok güveniyordu. Arkasında ABD ve AB vardı. O, onlar için iktidara geldiğine göre AB ve ABD de O’na destek çıkacaktı. Bu güvenle işbaşına geldiğinde ilk olarak Kıbrıs’ta vereceği tavizleri açıkladı. Sanıyordu ki açtığı bu taviz kapısı, Kıbrıs’a gözünü diken AB ve ABD’nin, işbirlikçi Türklerle işbirliği yapmasına yol açacak. Ancak öyle olmadı; gerek AB, gerekse ABD, Kıbrıs konusunda AKP’den her türlü tavizi aldıkları halde, kendi taleplerinden hiç geri adım atmadılar. Aynı durum Talat’ın başına da geldi. Talat’a göre de çözümü Denktaş engelliyordu. Ama iktidara geldiği zaman gördü ki, o ana kadar O’nun arkasında duran tüm AB ülkeleri birden Talat’a da Türk muamelesi yapıp karşıya almaya başladılar. Sonuçta efendiler açısından işbirlikçi kullanıldığı sürece işe yarar. İşbirlikçinin kendi milletine ihanet etmesi, efendinin gözünde onun milliyetini değiştirmez. Yani onlar işbirlikçinin de Türk olduğunu görür. Bu nedenle mesela Tayyip kendini Türk değil Türkiyeli, Talat Türk değil Kıbrıslı Türk görse de, efendiler açısından bunlar gene de Türk’tür. İşbirlikçinin ufuksuz dış politikası Efendinin bakışı sabitttir. Bakış açısı sabit olduğu için efendinin kendi duruşu vardır. O pozisyonu korur ve işbirlikçi de kendi pozisyonunu ona göre belirlemek zorunda kalır. İşbirlikçi açısındansa tamamen tersi bir durum sözkonusudur. İşbirlikçinin kendi sabitleri olmadığı için, hep bir efendinin sabitine değişken olarak dahil olur. Türk dış politikasındaki bu davasızlık, ülküsüzlük, geleceksizlik, ufuksuzluk, bugün Türk milletini, Kıbrıs’ta, Anadolu’da, Orta Doğu’da, Orta Asya’da hep, efendilerin sabitlerine değişken yapmıştır. O nedenle Türk, Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Kerkük’te, Doğu Türkistan’da, baştan başa Orta Asya’da hep efendi ülkeler tarafından kuşatılmakta, mühimmatsız ve lojistiksiz bırakılmakta, çıkışsız bırakılmaktadır. Bununla da kalmamakta efendilere esir edilmektedir. Bugün Türk’e düşen Balkanlar’da Bulgaristan ve Yunanistan esareti, Kıbrıs’ta Rum esareti, Orta Doğu’da Kürt esareti, Orta Asya’da Rus esareti, Doğu Türkistan’da Çin esaretidir. Genel olarak ABD’nin ve AB’nin esaretini de buna ekleyin... Oysa bizim İstiklal Marşımız’da “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” denmektedir! Bu durum, İnönü’den, Menderes’ten, Demirel’den bize mirastır. Bu üç politikacı da hep tavizci, işbirlikçi olmuşlardır. Onların elli, altmış yıl önce gösterdikleri ufuksuzluğun, geleceği görememenin, günü okuyamamanın cezasını bugün bizler çekmekteyiz. Buna bir de bugünün iyiden iyiye kaşarlanmış işbirlikçilerini ekleyin... Kısacası Türk, gerek işbirlikçiler gerekse efendileri tarafından geleceksiz bırakılmıştır. Altmış yıl önce Türk’ü geleceksiz bırakanlar, belki o geleceğin çok uzun süre sonra olduğunu düşünüyorlardı. Ancak biz bugün, artık o geleceğin içindeyiz. Dün geleceğe ertelenen tüm sorunları bugün çözmek durumundayız. Tam bağımsızlığı Türk dış politikasının sabiti yapmadıkça... Ancak burada isimlerin önemi yoktur. Asıl olan anlayışlardır. Türkiye’nin bugünkü aciz konumu, işbirlikçiliğin Türkiye’yi getirdiği noktadır. Dün işbirlikçiliğini, hatta uşaklığını yaptığımız ABD, bugün Türkiye’ye tümüyle cephe almış, neredeyse saldıracak konumdadır. Kırk yıldır kapısında beklediğimiz Avrupa, Kıbrıs’tan çekil baskısı uygulamaktadır. Kısacası işbirlikçi zihniyet, efendinin karşısında bugün iflas bayrağını çekmiş durumdadır. Bu iflas noktasında işbirlikçiliğin son bir kaç çırpınışını izleyeceğiz. Zaman zaman AB’ye karşı ABD’ye dayanma politikası, zaman zaman ABD’ye karşı AB’ye dayanma politikası bu işbirlikçileri son on yıldır dar alanda siyaset yapma imkanı tanıdı. Ama bu imkan, uzun vadede her iki gücü de gittikçe daha düşman hale getirdi. Şimdi ise Rusya ve Çin ile görüşmelere başlayan iktidar, AB ve ABD’ye karşı bu iki ülkeye dayanma yolları arıyor. Ancak dayanılan her efendinin bir süre sonra düşmana dönüştüğü göz önünde bulundurulursa, önümüzdeki on yıl içinde iki büyük düşmanımız daha olacak demektir: Rusya ve Çin. Görüldüğü gibi günü kurtarmak için her güce işbirlikçilik yapma çizgisi tam tersine her gücü düşman haline getirmekle sonuçlanmaktadır. Ancak sonuçta bugünün koşulu da budur. Bu koşul altında işbirlikçinin artık atacak adımı kalmamıştır. Ancak artık işbirlikçilerle ya da onların anlayışlarıyla Türk’ün atabileceği bir adım da kalmamıştır. Türk, durumunu gözden geçirecek, düşmanını gözden geçirecek ve adımını ona göre atacaktır. İşbirlikçinin Türk’e hediyesi ancak düşmanla savaşmaktır. Yüz yıl önce de aynı işbirlikçilerin ataları bizi yine aynı savaşla karşı karşıya bırakmıştı. O gün işbirlikçiliğe karşı Türk tavrını alan Mustafa Kemal vardı. Onun tam bağımsızlık ilkesini, bugün de Türk dış politikasının sabiti yapıp, düşmana doğru bir adım atmak gerekmektedir. |