| İnan Kahramanoğlu |
|
Diğer Türkiye Yazıları: Türkiye ABD-İsrail eksenine çekilebilir mi? Stratejik müttefikler: ABD-PKK ABD’nin isteğiyle Türkiye-Irak-ABD heyetleri arasında yapılan üçlü zirve toplantısından çıkan kararlar Türkiye’nin ABD müttefikliğine dayanan ulusal güvenlik siyasetinin çöktüğünü bir kez daha ortaya koydu. Zirve öncesinde Türkiye gerek PKK ile mücadele konusunda gerekse de Kuzey Irak’taki Türkmenlerin durumu konusunda ABD’den önemli adımlar atmasını bekliyordu. Osman Öcalan başta olmak üzere 150’ye yakın üst düzey PKK’lının iadesini ve PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını yoketmeye yönelik bir ABD müdahalesi talep eden Türkiye masadan yine umduğunu bulamadan ayrıldı. Ancak son üçlü zirve toplantısı bir açıdan bu güne kadar ki benzeri toplantılardan ayrı bir gelişmeye sahne oldu. Bilindiği üzere Türkiye neredeyse doksanlı yılların başından beridir ABD’nin PKK ile mücadele etmesi taleplerini iletmekte, ABD’den de her seferinde olur cevabı almaktaydı. Ancak her iki taraf açısından da bu taleplerin gerçekleştirilemeyeceği bilinmesine rağmen müttefikçilik oyununun gereği olsa gerek aynı senaryo defalarca tekrarlanmaktaydı. ABD her seferinde müdahale sözü vermekte ancak müdahale etmek bir yana tıpkı Çekiç Güç örneğinde olduğu gibi bizzat kendi eliyle PKK’yı beslemekteydi. Türk devleti ise bu çıplak gerçeği bilmesine rağmen ABD ile müttefiklik ilişkisini sorgulayacak bir çaba içine girmemekteydi. Zirveden çıkan karar Amerikancılar açısından tam bir hezimet oldu. Türk-ABD ilişkilerini düzeltme çabalarının anlamsızlığı da ortaya çıktı. ABD bu sefer açıkça PKK’ya müdahale etmeyeceğini Türk tarafına iletti. Türkiye’nin Irak seçimlerine PKK’nın siyasi kanadı olarak girecek olan Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PÇDK) ve Irak Yeniden Yapılanma Partisi’nin (DCP) seçimlere sokulmaması telebi de dikkate alınmadı. Dolayısıyla 30 Ocak’ta yapılacak Irak seçimlerine PKK da resmi olarak katılacak. Böylelikle PKK, yeni Irak hükümeti tarafından bir terör örgütü olarak değil siyasi bir örgüt ve Irak’taki siyasal muhataplardan biri olarak kabul edilmiş oluyor. Irak hükümeti direkt olarak ABD’ye bağlı işbirlikçi bir hükümet olduğu için Irak hükümeti adına verilen bütün kararlar aslında ABD’nin kararı olarak da okunabilir. O nedenle PKK’yı siyasal bir örgüt olarak gören güç Irak hükümeti değil ABD’dir. Türkiye’nin teröristlerin iadesi isteği de ABD tarafından egemenlik haklarının geçici hükümete devredildiği, dolayısıyla yetkinin de hükümette olduğu söylenerek reddedildi. Böylelikle Türk tarafının isteklerini reddeden taraf ABD değil Irak hükümeti oldu! Irak hükümeti ayrıca Saddam döneminde iki ülke arasında imzalanan suçluların iadesi anlaşmasının geçerli olduğunu kabul etmek zorunda kalsa da anlaşmayı hiçe sayarcasına PKK’lıları iade etmeyeceğini söyledi. Üstelik Türkiye’nin “suça karışmamış” PKK’lılar için genel af çıkartmasını isteyecek kadar da yüzsüzleşebildi. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD’den destek alarak PKK ile mücadele etme stratejisi artık çökmüştür. Türkiye, eğer terörle mücadele gibi bir niyeti varsa bunu bugüne kadar olduğu gibi yine kendi gücüyle ve ABD’ye karşı yapacaktır. ABD açıkça PKK’yı desteklediğini göstermektedir. Zaten PKK içinde Osman Öcalan liderliğinde yaşanılan kopma PKK’nın bütünüyle ABD kontrolüne alınmasını amaçlamaktadır. ABD’nin PKK gibi bir kozu elden bırakması mümkün değildir. Barzani-Talabani-Osman cephesi ABD’ nin Kürt kartını daha güçlü oynaması için desteklenmekte ve güçlendirilmektedir. Türkiye’nin ABD-İsrail eksenine zorlanması ABD’nin ilk kez bu kadar net ifadelerle Türkiye’nin taleplerini reddetmesi ise başlıbaşına bir değerlendirme konusu. ABD Irak’taki direnişin günden güne artması ve kazanma şansının iyice azalmasıyla birlikte sertlik politikasına yönelmiş durumda. Türkiye’nin şu ana kadarki iki arada bir derede konumu ve ABD’ye açık destek vermemesi Türkiye’yi ABD’nin Irak’ta içine girdiği durumun başlıca sorumlusu konumuna getirdi. “Stratejik müttefiklik” olarak formüle edilen bu sahte ilişki 1 Mart 2003 tarihli ABD’nin Irak işgali için Türkiye’den üs ve asker taleplerini içeren tezkerinin reddedilmesinin ardından aslında fiilen sona ermişti. ABD Ortadoğu’ya yönelik kapsamlı bir işgal planını hayata geçirirken artık Türkiye’siz olduğunu anlamıştı. Bu noktadan itibaren artık Türk-ABD ilişkilerinden bahsetmenin anlamı kalmamıştı. Türkiye tezkerenin reddi ile birlikte ABD-İsrail çizgisindeki terör koalisyonunun dışına çıkmış oluyordu. Bu gerçeğe rağmen 1 Mart’tan bu yana geçen iki yıllık zaman zarfında Türk-ABD ilişkilerini diriltme çabasındaki Amerikancı çevreler yoğun bir çaba içindeler. Oysa Irak özelinde Ortadoğu’da oluşan mevzilenme içinde Türkiye, ulusal çıkarları ABD ile taban tabana zıt olduğu için işbirlikçi iktidara rağmen ABD ile karşı saflarda konumlandı. Üçlü zirve de işte bu koşullarda toplandı. ABD şimdi Türkiye’ye açıkça şu mesajları veriyor: -Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’nin liderliğinde özerk Kürt devletini tanı -PKK’ya müdahale etmemizi bekleme -İsrail ile bölgesel ilişkilerini geliştir -İncirlik başta olmak üzere üs taleplerimizi karşıla. Üçlü Zirve, Türkiye açısından umulanı vermese de ABD’nin Türkiye’yi son bir umutla tekrar ABD-İsrail eksenine sokma çabasına işaret ediyor. ABD bu planınını bu kez farklı olarak aba altından sopa göstererek uygulamak istiyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün İsrail gezisi Türkiye’nin ABD-AKP planı doğrultusunda bu eksene oturtulmasını amaçlıyor. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Armitage ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Abizaid’in 2005’in ilk günlerinde Ankara’da yaptığı temaslar ve ardından yaptıkları Ortadoğu temasları da aynı amaca hizmet ediyor. ABD’nin üçlü zirvede Türkiye’den İncirlik’i daha geniş lojistik ihtiyaçlar için kullanıma açma isteği hem İran ve Suriye gibi ülkelere yapılacak olası bir saldırı da askeri harekâtı kolaylaştırmak ancak daha da önemlisi 1. Tezkere krizinde yaşananların tekrarlanmasını önlemek içindir. Böylelikle Meclis kararına ihtiyaç kalmadan AKP hükümetinin inisiyatifi ile henüz böyle bir saldırı gerçekleşmeden Türkiye bu plana ikna edilecek ve ABD-İsrail ekseni içinde Ortadoğu’ya saldırının üssü haline getirilecektir. Türkiye’nin içinde olmadığı bir saldırı planının tıpkı Irak’ta olduğu gibi ABD’yi yeni bir kaosa sürükleyeceği bilinmektedir. Ancak ABD bu kez benzer bir kazaya uğramak istememektedir ve Türkiye’yi üstü örtülü olarak tehdit etmektedir. Elbette bu zorlama çabaların sonuç verme ihtimali bulunmuyor. İki ülke arasında yalnızca son iki yıllık dönemde yaşanan gerilimler gelinen noktada bir çatışmaya doğru hızla ilerlemektedir. Bu gerilimin neler olduğunu kısaca hatırlamak gerekirse; tezkerinin reddi gerilimin baş kaynağıydı. Ardından yaşanan çuval krizi ilişkinin boyutlarını göstermesi açısından önemli bir örnekti. “Stratejik müttefik” ABD, Türk askerini başına çuval geçirerek esir almaktaydı. Bu aynı zamanda Kuzey Irak’ta bulunan Türk Ordusu’na yapılmış ciddi bir uyarı ve tehditti. Kuzey Irak’ta Türk Ordusu’nun varlığından rahatsız olan ABD’nin Ordu’ya gönderdiği bu tehditkâr yanıt ne yazık ki Türk Ordusu tarafından gerektiği biçimde karşılanamadı. Uyum paketleri ve işbirlikçi iktidarın AB uyum süreci çalışmaları doğrultusunda büyük ölçüde tasfiye edilen ve direnci kırılan Türk Ordusu ABD’nin bu saldırısı karşısında sesiz kaldı. Türk Ordusu bu süreçte adım adım Kuzey Irak’tan atıldı. Ardından Türkmenlere yönelik ABD ve peşmerge kaynaklı katliamlar, Telafer olayları ve Türk kamyon şoförlerinin katledilmeleri Türk-ABD ilişkilerindeki gerilimi daha da arttırdı. Barzani ve Talabani’nin Kerkük’ün Kürt kenti olduğu yönündeki açıklamaları ve özellikle Felluce direnişi sırasında ABD tarafından yapılan operasyonunu AKP’li bazı milletvekillerince soykırım olarak ifade edilmesi ABD ile ilişkileri iyice gerginleştirdi. Son olarak 17 Aralık’ta Musul yakınlarında beş Türk özel tim mensubunun pusuya düşürülerek katledilmesinin ardından, yaşanan gerilimin açık bir çatışmaya dönüşme ihtimali belirdi. Yaklaşan seçimler öncesinde peşmerge ağalarının “Kerkük Kürt kentidir” dayatmalarının daha da artacağı bir sürece girilecek. Peşmergeler, Saddam döneminde Kerkük’ten sürüldüğü iddia edilen yüzbinin üzerindeki Kürdün tekrar evlerine dönmesi adı altında seçim öncesinde Kerkük’ün demografik yapısını değiştirmeye başladı bile. Seçimlerin ardından özellikle Kerkük ve Musul’da ortaya çıkacak tablo Türk-ABD ilişkilerindeki varolan gerilimi daha da arttıracak gibi görünüyor. Kukla Kürt devleti resmi muhatap ABD ve sözde Irak hükümeti ile masaya oturan Türkiye aslında kukla devleti de resmen tanımış oluyor. Kuzey Irak’ta kurulacak bir kukla Kürt devletini savaş nedeni sayacağını bildiren Türkiye aradan geçen süreçte Kürt devletini tanımak zorunda kalacağı bir sürece sokulmuş durumda ve bu süreç şu anda işliyor. Üçlü zirve toplantısı bu açıdan da önemli. Türkiye ilk kez Kürdistan temsilcileriyle masaya oturarak kukla devleti resmi muhatap kabul etmiş oluyor. Bu güne kadar KDP ve KYB yetkililerini parti temsilcisi olarak kabul eden Türkiye Saddam döneminde kendi bölgesinde “başbakan” olarak anılan Neçirvan Barzani ve Berham Salih’i bugüne kadar parti temsilcisi olarak kabul ediyordu. Üçlü zirveyle birlikte bu durum değişti. Türkiye, Saddam rejiminin yıkılmasından sonra geçici idare kanunu ile kurulan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni ilk defa ve resmen muhatap olarak tanımış oluyor. Irak seçimlerinin ardından kurulacak siyasal yapı içinde Barzani ve Talabani’nin özerk bir yapı isteklerinin karşılanacağına ise kesin gözüyle bakılıyor. Dolayısıyla Türkiye acilen tedbir alınmazsa çok yakın bir zamanda kırmızı çizgi olarak gösterdiği kukla devletle yüz yüze kalacak. AKP hükümeti ise AB üyelik müzakereleri sırasında imza attığı anlaşmalarla Kıbrıs’ta Türkiye’yi Rum kesimini tanımak zorunda bırakacak diplomatik oyunlara girişirken kukla devletin temsilcileriyle masaya oturarak yine benzer bir taktik izliyor. Anlaşılan o ki Türkiye önümüzdeki iki yıl boyunca AKP iktidarı tarafından yönetilecek olursa önce Rum kesimi Ada’nın tek temsilcisi olarak kabul edilecek ardından da kukla Kürt devleti resmen tanınacak. PKK’nın resmi muhatap olarak tanınması da gerçekleşecek. Hapisten çıkan DEP’li teröristlerin Başbakan’dan Dışişleri Bakanı’na kadar en üst düzey devlet makamları tarafından kabul edilmeleri bu sürecin ne kadar yakın olduğuna işaret ediyor. Kısacası; Büyük Kürdistan göstere göstere geliyor! Şer ekseni Türkiye’ye doğru genişliyor Türkiye bu noktada ikili bir tercih yapmak zorunda olacak. Birinci seçenekte Türkiye, ABD’nin istediği şekilde Büyük Ortadoğu Projesi’nin merkez üssü olacak bir kukla Kürt devletine izin vererek işbirlikçi Irak hükümeti, İsrail ve ABD’den oluşan ittifakın içine girecek. Bu Türkiye’nin toprak bütünlüğü açısından önemli tavizlerin önünü açan bir yaklaşım olacak. Kukla Kürt devleti ve PKK’nın Güneydoğu merkezli Kürdistan planı ile ABD’nin Büyük Kürdistan isteği büyük ölçüde gerçeklik kazanacak. İkinci seçenekse eğer ortada ulusal güvenlik gibi bir kaygısı kaldıysa, Türkiye’nin hem kukla Kürt devletine hem de PKK’ya karşı Kuzey Irak’tan başlayacak ve Türkiye içine kadar genişletilecek büyük çaplı bir yoketme operasyonuna girmesi olacak. Bu Türkiye’nin ABD ile muhtemel bir çatışmayı da göze almasını gerektirecek. İkinci seçenek riskli gibi gözükse de Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması açısından bir başka seçenek bulunmadığı için en doğru seçenek olmaktadır. Burada Türkiye’nin ABD karşısındaki dayanağı kendisinin de bir parçası olduğu Ortadoğu coğrafyası olacaktır. Gelinen süreç Türkiye’nin ABD karşısında özellikle Suriye ve İran gibi ABD’nin şer ekseni içinde tarif ettiği ülkelerle acil bir askeri ve ekonomik işbirliğine girmesini zorunlu kılıyor. ABD ile olası bir çatışma ihtimalinden kaçmaya dayalı seçenek artık iflas etmiştir. Türkiye, ABD ile çatışmayı göze almadığı taktirde ne Barzani ve Talabani’yi ne de PKK’yı durdurması mümkün değildir. Kaçınılmaz son: Türk-ABD savaşı ABD, İran ve Suriye’yi her an vurabileceğini açıkça söylerken Türkiye’nin de içinde yeraldığı şer ekseni günden güne genişlemekte ve ABD için açık bir hedefe dönüşmektedir. Bugün güçlü iken, ABD ile çarpışmayı göze alamayan anlayış yarın Suriye ve İran’ın ardından sıra Türkiye’ye geldiğinde Türkiye’yi zayıf düşürmüş ve elindeki bütün dayanakları da ortadan kaldıracağı için son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Dolayısıyla Türk-Amerikan savaşı artık bir senaryo değil acilen değerlendirilmesi ve hazırlık yapılması gereken bir gerçekliktir. Tabii ABD ile savaşmamak gibi bir seçeneği de vardır Türkiye’nin. O takdirde Kuzey Irak’taki Kürt devleti de tanınacaktır, PKK’nın Güneydoğu üzerindeki emelleri de süreç içinde kabul edilecektir. Bu nokta Türkiye’nin ulusal güvenliğinin yok edildiği ve toprak bütünlüğünün ortadan kalktığı nokta olacaktır. Türkiye’yi ABD ile savaşa sokmamak için her alanda taviz verme politikasının doğal sonucu Türkiye içinde bu sürece direnecek kuvvetlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Sonuçta her kimden gelirse gelsin ve her ne sebeple olursa olsun Türk vatanına yönelik tehdidi görecek ve bertaraf edecek kuvvetler hâlâ bulunmaktadır. Yoksa bile çıkacaktır. Aksini düşünmek teslimiyet politikasına boyun eğmek olacaktır. Korkarak bin defa ölmektense cesurca savaşmak ve gerekirse bu uğurda ölmek Türk stratejisinin temel doğrultusu olmalıdır. Korkunun ecele faydası yoktur. |