| Hüseyin Adıgüzel |
|
Diğer Türkiye Yazıları: Misyonerlik çalışmaları Siz, İstanbul otobüsüne binip İstanbul’da inen bir insanın, otobüs sahibine yönelerek, kendisinin neden İstanbul değil de Ankara’ya götürülmediğini söylese, kulaklarınıza inanabilir misiniz. Ve muhtemelen bu yolcunun deli olabileceğini de düşünürsünüz. İmamlık tahsili yapanların da durumları bu örnekteki gibi aynen. Adam din hizmetinde çalışmak amacı ile dini eğitim veren kurumlara, örneğin İHL ne girmiş, öğrenimini tamamlamış. Artık bu şahsın ya din görevlisi olması gerekir, yahut dini eğitimin yükseğini alması gerekir. Oyunun kuralı böyledir. Ve başta eğitim devrimimiz olan Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) Yasamız olmak üzere, Türkiye’nin eğitim ve öğrenimini düzenleyen tüm alt yasalar, tüzükler, yönetmelikler ve genelgeler bu çizgi doğrultusundadır. Ama gelin görün ki bu eğitim çizgisinde bulunan dini eğitim görenler, yaklaşık son kırk yıldır Türk Eğitim Hukukuna sistemli bir başkaldırı içindedirler. Bu resmen bir anarşidir. Hakları olmadığını bile bile, hukuka karşı gelerek hep bir ağızdan, imamlıklarının yanında bir de doktor, hâkim, mühendis, iktisatçı... olmak isterler. Haksız yere çıkardıkları kavga gürültü sonunda hukukun duvarına çarptıklarından bir de kâğıttan kahraman olurlar, “mağdur” ları oynarlar. Son yirmi yıldır artırdıkları sistemli kavga, 12 Eylül yönetimleri sonucu Devlet’i de kazandırmıştır bunlara. Devlet artık bunların sırtını sıvazlayan kurumdur. “Minareler süngümüz...” deyip devlete başkaldıranlar, üç buçuk gün hapis yatıp “mağdur” olurlar. Halbuki gerçek mağdur Kemalist laik cumhuriyettir. Lâfı uzatmayalım bu haksız ve hukuksuz mağduriyet onlara neler getirir neler. Belediye Başkanlıkları, milletvekillikleri, Başbakanlık... Çünkü majesteleri bunlara: “yürü ya kulum” dedi ya, yürümek bir yana, hedeflerine koşarak gitmekteler şimdilerde. Efendim bizim aslında sözü getireceğimiz şurasıdır. Bizim kimsenin imam olmasına bir itirazımız yok. Çoğunluğu Müslüman olan ulusumuza çok miktarda din görevlisi, yani imam da ihtiyaçtır. Bizim itirazımız bu yurttaşlarımızın imam olmalarına değil, haklarına razı olmayıp hukuka başkaldırmalarınadır. Mesele buradadır. Çünkü imamlıkla bu saydığımız hizmetler aynı insanda birleşemez, birleşmemesi bilim gereğidir ve hukukumuz da bu gereğe uymuştur. Zira din bilim değildir. Bilgidir. Nitekim dikkat ettiyseniz bu eğitimin okullarımızdaki adı, bildiğiniz gibi “Din Bilgisi Dersleri”dir. Din bilime değil, inanca dayalıdır. Değişmezdir, doğmadır. Örneğin Tanrı tekdir, bunu ikiye çıkarmak mümkün değildir. Bilim ise değişken ve gelişendir, akla, mantığa, laboratuvara... dayanır. Özetle dinle bilimin hiçbir ortak benzerliği yoktur. Siyaset de bir bilimdir. Kısaca devlet yönetmedir. Kuralları hep değişken ve gelişendir. Laboratuvarı ulustur. Yani devlet, dini inançla ve dini bilgilerle değil;siyaset bilimi ile yönetilir. Bu nedenlerle bir devletin din eğitimli bir imamla yönetilmesi doğru değildir. Nitekim üyesi olmağa can attığımız Batı uluslarının hiç birinin yasama, yürütme ve yargısında din görevlisi, papaz... bulamazsınız. Devletlerinin bu üç kuvvetinde de, laik eğitimden gelmiş bilimsel branşların uzmanları görev yaparlar. Biz de ise, her şeyi tersine çevirdiğimiz, bozduğumuz gibi bu eğitim devrimini de bozduk. Bu bozuk eğitim düzeninden istifade edenler öylesine arttılar ki bugün iktidardalar. Laik cumhuriyetimizi;dinci, eşleri türbanlı kendi beyinleri de sarıklı laik olmayanlar yönetiyorlar artık. Seçmenin çeyrek yani azınlık oyu ile son elli yılın en büyük temsil gücünü ellerine geçirmelerine, her yasayı çıkarmağa ve hatta Anayasamızı bile değiştirme olanağına kavuşanlar, nedendir bilinmez Cumhurbaşkanlığı’na bile razı görünmüyorlar. Devlet Başkanlığı istiyorlar. Ama merak edenler bir kitap açarak, benzer uluslarımız nedeniyle emsalimiz durumunda olan Endonezya’nın yakın tarihini bir incelesinler. Cumhurbaşkanı olarak gelen General Suharto’nun Devlet Başkanı olduktan sonra yaptıklarını bir gözden geçirsinler. Endonezya’da filmin sonu acı biter. Diktatör Suharto ve ailesi Dünya’nın en zenginlerinden olurlar, halk ise açlıktan kırılır... Bu ibretten ders almayanlar Devlet Başkanlığı istemini sürdürebilirler. Gereksiz Devlet Başkanlığı tartışmasına neden giriliyor, bu ulusumuzu oyalamak amaçlı sun’i gündem neden Türkiye’ye sokulmak isteniyor? Hiç mantıklı değil. Mantıklı olan bir konu var, herhalde maksat bu. Biliyorsunuz, güneş batmayan ülke Amerika ve Dünya’nın Hıristiyanlaştırılması projesi olan Yeni Dünya Düzeni ve bu proğramın coğrafyamızdaki uygulama stratejileri olan “Yeşil Kuşak” ile BOP sayfaları gereğince Türkiye’de yapılacakların misyonunu bu imamlar iktidarı görev olarak kabullendi. Onun için Dünya siyasetinde emsali görülmemiş bir hızla birkaç aylık partileri iktidara geldi. Hedefe ulaşmak için artık Cumhurbaşkanlığı yetmiyor herhalde. Devlet Başkanlığı bu hedef için daha sağlam ve hızlı. Peki hedefin ne olduğunu mu soruyorsunuz? Hedef: Türkiye Ilımlı İslâm Cumhuriyeti... |