| Kaya Ataberk |
|
Ocak ayında Ortadoğu antiemperyalist mücadelesinin en önemli iki cephesi olan Filistin ve Irak’taki genel seçimler gündemi oluşturmaya başladı. Filistin halkının bağımsızlık savaşının lideri Yaser Arafat’ın ölümünün ardından, Filistin Devlet Başkanlığı için 9 Ocak’ta gerçekleştirilecek olan seçimlerde bir çok Filistinli aday ve örgüt mücadelenin önderliğini ele geçirme kavgasına girmiş durumda. ABD ve İsrail açısından da son derece önemli olan Filistin seçimlerinin yanısıra, 30 Ocak’ta Irak’ta, ABD kontrolünde seçimlerin gerçekleştirilmesinin planlanması, Ortadoğu gündemini işgal eden diğer gelişme. Özellikle Irak seçimlerinin Sünni gruplar tarafından boykot ediliyor olması ve direnişçilerin ABD güdümlü adayların kendilerine ve ABD’ye meşruluk kazanma kavgası olarak beliren seçimlere engel olma çabaları, 30 Ocak tarihini önemli kılıyor. Irak’ta ABD’nin tüm saldırılarına ve çabalarına karşın direnişin yükselişini ve zamanla boyut değiştirerek, milliyetçi Baas çizgisindeki grupların önderliğinde bir istiklâl savaşına doğru evrilmesini özellikle Felluce direnişinden beri izlemekteyiz. Amerikancı basın tarafından direnişçi gruplar sadece El Kaide ve Zarkavi ile sınırlı olarak gösterilmeye çalışılsa da son aylarda Irak’ta mücadelenin gösterilenin çok ötesinde bir noktada olduğu ortaya çıkmış durumda. Filistin cephesinde ise Arafat’ın ardından bundan sonra İntifada’nın başında kimlerin olacağı, mücadelenin nasıl devam edeceği en önemli sorun olarak beliriyor. Bu iki ön cephenin dışında da ABD ve İsrail ekseninin, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye ile çelişkileri günden güne daha sert bir şekilde ortaya çıkıyor. Özellikle Suriye ve İran bu eksenin yoğun bir baskısı altına girmiş durumda. Ancak kuşatma bu iki ülkeyle sınırlı değil. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Armitage’ın Ankara’ya gelişiyle beraber aslında ABD’nin Türkiye’yle olan ilişkilerinin de AKP’nin tüm Amerikancılığına rağmen ne kadar gergin ve çelişkilerle dolu olduğu bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Armitage’ın Ankara’ya Erbil üzerinden gelmiş olması ve Kuzey Irak’taki Kürt gruplarına Bush’tan destek mektubu götürdüğünün basına yansıması, gerginliği artıran esas etken oldu. Armitage, Ankara’da yaptığı açıklamalarda da Kerkük konusunda Kürt grupları haklı bulduklarını açıkladı. Armitage’ın hemen ardından Abdullah Gül’ün İsrail’e gitmesi ise İsrail’le AKP’nin bir dönem yaşadığı sahte gerginliğin aşıldığının duyurulması anlamına geldi. Hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu’nun diğer ezilen ülkelerinin sömürgeci saldırıyla yaşadığı çelişkinin ve verdiği kavganın antitezi olarak beliren AKP politikasının geldiği noktanın sorgulanması da böyle bir ortamda daha da çok anlam kazanıyor. Irak seçimleri: ABD’nin uygun işbirlikçi hükümeti oluşturma çabası Irak’ta, ABD işgalin ardından oluşturmaya çalıştığı tüm kukla hükümetlerde ciddi sorunlarla karşılaştı. Özellikle tüm çabalarına rağmen başkent Bağdat en başta olmak üzere ülkenin hiçbir noktasında direnişçilerin yoğun saldırılarını engelleyemeyen ABD, kurdurduğu hükümetlerin fiili varlığını da koruyamadı. ABD, Irak’taki varlığını kendisine sadakatle bağlı olarak çalışacak bir hükümetle sağlama bağlamak istiyor. İyad Allavi hükümeti aslında tam buna uygun bir karakter göstermekteydi. Allavi’nin kendisinin yıllardır CIA ile çalışıyor olmasının yanısıra hükümetin işbirlikçi Kürt gruplar ve ABD ile uzlaşarak varlığını sürdürmeye çalışan Şii kesimleri bünyesinde barıdırıyor olması ABD’nin avantajıydı. ABD’nin Felluce’de direnişi kırmak amacıyla başlattığı saldırıya Allavi hükümetine bağlı güçler, Sistani’nin Şii milisleri ve Kürt gruplar da katılmışlardı. Böylece Irak’ta kurulan işbirlikçi cephe Allavi Hükümeti çevresinde şekillenmişti. Ancak işler ABD’nin istediği kadar rahat ilerlemedi. Felluce’ye çok büyük bir askeri kuvvetle saldırılmasına rağmen direniş uzun süre kırılamadı, bugünkü tabloda da direniş tüm Irak’ta devam etmekte. Geçen hafta direnişçilerin gerçekleştirdiği saldırılara bakmamız bile ABD’nin içine düştüğü durumu görmemiz açısından aydınlatıcıdır. İşbirlikçi Başbakan Allavi’nin Irak Ulusal Uzlaşma Partisi’nin Bağdat’taki merkezi, direnişçiler tarafından bombalanmıştır. 4 Ocak günü ise Bağdat Valisi Haydari 6 koruması ile beraber öldürülmüştür. Görüldüğü gibi ABD dayanak olarak seçtiği işbirlikçilerin liderlerini bile koruyamaktadır. Bu durum direnişin şiddeti dolayısıyla, Irak seçimlerinin yapılamamasını da gündeme getirmekte. Sünni gruplar daha önceden de seçimlere katılmayacaklarını açıklamışlardı. Bu durum Ramadi, Tikrit, Musul gibi kentlerin seçimlerin tamamen dışında kalacak olması anlamına gelecek. Bu bölgenin direnişin en yoğun olduğu bölge olması da ABD’nin buralarda seçim sandığı kurmakta bile zorlanacağını gösteriyor. Son olarak ABD’nin atadığı Irak Devlet Başkanı Gazi el Yaver’in de seçimlerin ertelenmesi gerektiğini düşündüğünü açıklaması ABD’nin durumunu iyice zorlaştırdı. Artık seçimlerden alınacak sonucun da ötesinde seçimleri yapabilmek bile ABD açısından prestij meselesi haline gelmiştir. Ancak ABD’nin bu kadar sıkışmaya başladığı bir ortamda Irak Şiilerinin içinde bulunduğu koşullar ilginç bir tablo çizmekte. Şii grupların İran’la olan bağları, onları farklı bir noktaya getiriyor. ABD’nin “şer ekseni” içinde adını anmaya devam ettiği İran, Irak’ta Şiilerin yönetimde olmasını kendisi açısından önemli buluyor ve bu noktada Irak Şiilerini ABD ile bir pazarlık meselesi olarak değerlendiriyor. Bir anlamda bu noktada sergilenen ikili oyunun İran’a ya da Irak Şiilerine değil ABD’ye inisiyatifi kazandırdığının, bu durumun ABD’nin Irak’ta yaratmaya çalıştığı mezhepsel bölünmenin de önünü açacağının görülmesi gerekir. İran, sömürgeci saldırıda en yakın hedeflerden birinin kendisi olduğunun bilincindedir, ancak bunu engellemenin ABD ile karmaşık oyunlara girmek değil direnişi desteklemek olduğunu da görmelidir. Irak’ta durum bu derece kritiktir. Diğer taraftan Filistin’de de önemli bir kavganın ilk sinyalleri ortaya çıkmaktadır. Arafat’ın ardından Filistin Yaser Arafat’ın ardından Filistin halkı mücadeleye sahip çıkacak liderini arıyor. 9 Ocak’taki seçimlerin muhtemel galibi olarak gösterilen isim Arafat’tan sonra FKÖ Başkanlığını getirilen El Fetih’in eski isimlerinden, Ebu Mazen olarak tanınan Mahmud Abbas. Arafat’ın sürgünde bulunduğu yıllardaki en yakın adamlarından biri olan Abbas, Filistin’e dönüldükten sonra kendini geri plana ve Batıyla uzlaşmaya eğilimli bir konuma çekmiş olmasıyla anılıyor. Filistinli diğer gruplara karşı da tavrı olduğu biliniyor. Bu açıdan da Batının ve ABD’nin Filistin Devlet Başkanı olarak tercih edeceği ılımlı isim olarak gösteriliyor. Arafat’ın ölümünün hemen ardından yaptıkları açıklamalarda İsrailli ve ABD’li yetkililer, Filistin için yeni bir dönemin açılması gerektiğini belirtmişlerdi. Bunun da Arafat’ın çizgisinin terk edilmesiyle olabileceğini açıkça vurgulamışlardı. Gerçekten de emperyalizmin, Arafat gibi bir milli kurtuluş savaşçısıyla, milliyetçi-devrimci bir liderle uzlaşması mümkün değildir. ABD ve İsrail’in Mahmut Abbas’ın şahsında söz geçirebilecekleri ismi aradıkları ortadadır. Seçimler öncesinde Abbas, Batı ve Filistinli direnişçi gruplar arasında bir denge politikası gütmekte. Geçtiğimiz hafta İsrail’in Gazze Şeridinde bir Filistin köyünü bombalamasının ardından Abbas daha önce pek kullanmadığı bir üslupla İsrail’den “siyonist düşman” olarak bahsetti. İsrail ise bu çıkışa hemen tepki göstererek Abbas’ı eleştirdi. Abbas bir diğer dengeleyici taktik çıkışını da Filistinli örgütlere silah çekilmeyeceğini açıklayarak yaptı. Filistin’de mücadelenin gerçekleri bugün Abbas’ı bu açıkmaları yapmaya zorlamaktadır. Ancak Abbas’ın Batı yanlısı olarak yaptığı ün Filistin mücadelesinin geleceğine ilişkin kaygıları da beraberinde getirmektedir. Abbas’ın alternatifi olarak ortaya çıkan El Fetih komutanlarından Mervan Barguti’nin İsrail hapishanesinde ömür boyu hapis cezasına mahkum bulunması da Filistin mücadelesinin önemli dezavantajı olarak belirmekte. Barguti’nin özellikle genç Filistinlilerin güvenini kazanmış mücadeleci bir isim olması önemlidir, ancak kısa vadede Filistin davasının lideri olarak belirmesi çok da kolay görünmemekte. Filistin nereye gidecek? Barguti liderliğinde milliyetçi, solcu, laik özellikler taşıyan ve Arafat geleneğini sürdüren bir mücadelenin şekillenmesinin Barguti’nin tutsaklığı dolayısıyla tehlike içinde olması Filistin açısından farklı bir uçurumu gündeme getirmekte. FKÖ’nün Mahmud Abbas tarafından pasifize edilmesinin, Abbas’ın son sertleşme çıkışlarına rağmen çok ciddi bir tehdit olduğu ortadadır. Filistin mücadelesinin son yıllardaki tarihine bakıldıkça laik-solcu güçlerin elde olanı kurtarma çabasına girmesi sonucu zayıflamalarının, buna karşılık da mücadeleyi seçen Hamas, İslami Cihad gibi örgütlerin genişlemelerini, mücadelenin inisiyatifini ele almalarını görüyoruz. Son olarak gerçekleştirelen yerel seçimlere katılan Hamas’ın bir çok önemli yerleşim biriminde destek bulması ve yönetime gelmesi ciddi bir işarettir. Milliyetçi-laik güçlerin Abbas gibi isimler tarafından zaafa uğratılması mücadelenin inisiyatifinin tamamen Hamas’a geçmesine neden olabilir. Bu durum da Filistin mücadelesinin Arafat’ın ulusal kurtuluş geleneğinden kopması ve şeriatçı bir ideolojinin içinde boğulması anlamına gelecektir. Filistin bu kritik günleri yaşarken Abdullah Gül’ün İsrail gezisi de Ortadoğu ve Türkiye açısından önemli bir tartışma noktası oluşturmakta. Abdullah Gül’ün İsrail’le uzlaşma gezisi AKP iktidarının başlangıcından beri İsrail’e gerçekleştirilen en üst düzey gezi Abdullah Gül tarafından gerçekleştirildi. Gül ve AKP’liler Ortadoğu barışı için yola çıktıklarını açıklasalar bile bu kritik dönemde İsrail’e bu düzeyde bir ziyaretin gerçekleştirilmiş olmasının ne anlama geldiği ortadadır. Geçtiğimiz aylarda AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın İsrail’e karşı bir kaç açıklama yaparak İslamcı tabana karşı durumu kurtarma manevrasını alkışlayan kesimler bu geziyle kendilerini sıkışmış hissettiler. AKP’ye yakınlığıyla tanınan Ahmet Taşgetiren, Yeni Şafak’taki köşesinden Gül’ü çok dikkat etmesi, her hareketinin mercek altında olacağı konusunda uyarmak zorunda kaldı. Tayyip Erdoğan’ın İsrail karşıtı açıklamalarda bulunduğu dönemde biz de TÜRKSOLU’nda AKP-İsrail ilişkilerine değinmiştik. AKP’nin iktidara gelmesinin yolunu açan ABD-AB-İsrail eksenli 3 Ağustos darbesinden itibaren İsrail’le anlaşmış bulunduğunu, daha kuruluş aşamasında Yahudi lobisiyle sıkı ilişkiler kurduğunu ve artık siyonizm karşıtı bir söylem kullanmamaya söz verdiklerini belirterek AKP’nin hiçbir koşulda İsrail karşıtı olamayacağını belirtmiştik. Abdullah Gül’ün İsrail’le arayı düzeltme turunu gerçekleştirmesi bunun en önemli kanıtı olmuş durumda. Abdullah Gül, İsrail’deki ilk açıklamalarında tavrını ortaya koydu. Gül, Şaron’la yaptığı görüşmede “Şaron hükümetinin son dönemde barış için attığı adımlardan (!)” memnun olduklarını açıkladı. Gül, “...Barış için ilk kez bu kadar iyimserim” derken Tayyip Erdoğan da Türkiye’den yaptığı benzer bir açıklamasında “Filistin-İsrail sorunları için iyimser beklentilerim arttı” diyerek Gül’e destek verdi. Ancak bu sözlerin ne anlama geldiğini bize açıkça anlatabilecek bir kişi vardı. İsrail Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, bahsedilen iyimser ortamın Arafat’ın ölmesiyle oluştuğunu açık açık ifade ederek Gül-Erdoğan ikilisinin söyleyemediğini söyledi. Arafat’ın ölümü Filistin mücadelesine zarar verecek, direnişi sekteye uğratacak, bunun adı da AKP tarafından “barış için iyimser ortam “ olarak konulacaktır. Bu AKP’nin gerçek bakış açısıdır. ABD destekli “yeni-Osmanlı”nın çöküşü Tayyip Erdoğan, Gül’ün İsrail gezisiyle ilgili olarak “Türkiye Ortadoğu’da bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışmaktadır” açıklamısını yapıyor. Bu noktada AKP’nin ortaya koyduğu tavır Türkiye’ye yeni-Osmanlı rolü biçmektir. Türkiye Ortadoğu’da Osmanlının jeopolitik alanında etkin olmak zorundadır AKP’nin ılımlı İslamcı ideologlarına göre ama bunu tek başna yapmaya gücü yetmeyeceğine göre Batıyla uzlaşarak yapmalıdır. Son tahlilde AKP’lilerin Osmanlı barışı olarak cilaladıkları politikaları İsrail’le beraber Arafat’ın ölümüne sevinen politika olmaktadır. ABD ise tüm bu Amerikancılığın ödülü olarak tercihini yine de Kürt aşiretlerinden yana yapmaktadır. Armitage, Ankara’ya gelmeden Erbil’e uğramadan edememektedir. Kerkük’te Kürtleştirmeyi desteklemekte, PKK’ya karşı tek kelime etmemektedir. Böylece AKP’nin yeni-Osmanlı olma politikası ABD uşaklığına dönüşmekte ve çökmektedir. ABD-İsrail-Kürt eksenine karşı Türk-Arap ekseni kurulmalı Madalyonun diğer tarafında ise Felluce direnişiyle beraber İstiklal Savaşı yoluna giren bir Irak ve yıllardır sömürgeciliğe ve siyonizme karşı savaşan mazlum Filistin halkı vardır. İki ezilen ulus Türkler ve Araplar aynı eksenin kuşatması altındadır. ABD ve bölgedeki iki ajan unsuru olan İsrail ve Kürt aşiretleri bu ekseni oluşturmaktadır. AKP, ABD uşaklığı çizgisinde kararlıdır. Türkiye açısından ilk stratejik sorun işbirlikçi AKP politikasından sıyrılabilmektir. Sömürgeci kuşatmanın yarılabilmesi ancak kuşatılan iki ulusun bir Türk-Arap ekseni oluşturmasıyla mümkün olacaktır. Ortadoğu jeopolitik alanında etkin olmak da ancak böyle mümkün olacaktır. |