| Bedri Baykam |
|
Mustafa Sarıgül’ün medya ve kamuoyunda yarattığı etki ile, CHP’de değişim isteyen kitlelerin açlığını da kullanarak, CHP Genel Başkanlığı kampanyası yürütmesine karşı çıkıyorum ve bunu tarihe bir not olarak düşüyorum. Sarıgül’ün hakkında görüşlerimi tekrar açıklamadan önce hemen şu iki noktayı netleştirmem lazım: A) Baykal’ın yönetim anlayışını tabii ki tasvip etmiyorum. Sarıgül’e karşı çıkışım hiçbir anlamda Baykal’ı savunmak değildir. Baykal ve ekibi CHP’yi bir “Korku İmparatorluğu”na çevirmiş, partinin, solun, Atatürkçülüğün ve ülkenin önünü tıkamıştır. B) Sarıgül’e karşı çıkışımın arkasında, 2003 yılı Kurultayı’nda benim Genel Başkan Adayı oluşum yoktur. Şahsım dışında, CHP’den Genel Başkan adaylığına delegelerimizi gösterebileceği birçok değerli siyasetçimiz tabii ki vardır ve burada benim kişisel bir kıskançlığım veya rekabet gereği tavrım düşünülemez. Ancak aşağıda belirteceğim nedenlerle, Sarıgül’ün CHP Genel Başkanlığı’na aday olmasına mümkün kılacak yeterli siyaset etiği, tutarlılık ve “CHP’lilik kültürü”ne sahip olmadığına inanıyorum. Sarıgül hakkında bugün gündemde olan yolsuzluk iddialarının doğruluğunu ben bilemem. Bildiğim tek şey şudur: Baykal yönetimi, bu iddiaları Ecevit’ten ve çeşitli dedikodulardan geçmişte duymuş olmalarına rağmen, şayet bu konularda bu kadar hassas iseler, neden Sarıgül’ü partiye almışlardır? Öte yandan Sarıgül’e bu konularda suçlamalar yöneltiyorlarsa, o zaman neden TBMM’ye veya bağımsız yargıya, veya soruşturma açması için İçişleri Bakanlığı’na müracaat etmediler? O yüzden Baykal yönetimi, bu iddiaları konusunda tutarsız davranmıştır. Biz yargıyı temsil edemeyeceğimize göre, ben bugün burada yolsuzluk iddialarını ne doğrulayabilirim, ne yalanlayabilirim. Temenni ettiğim şey, her partiliye olduğu gibi, benim de kulağıma daha önceden birçok kaynaklardan gelen bu dedikoduların, yargı tarafından soruşturulması ve Sn. Sarıgül’ün canı gönülden temenni ediyorum, bu soruşturmalardan aklanarak çıkmasıdır. Ama zaten bana göre tamamen bu iddiaların dışımda sayabileceğim on bir nedenle, Sarıgül CHP Genel Başkanlığı’na uygun değildir. İşte bu gerekçeler: 1) Sarıgül, sosyal demokrat tüm partilerde, yıllardır “gezinerek” gelmiştir. Hangi parti o dönem güçlü gibi olduysa, Sarıgül hemen o partiye “yatay geçiş” yapmıştır. CHP-SHP-DSP derken en son o meşhur medyatik “Troyka” hevesli günlerde iki dakikada İsmail Cem’in YTP’sine bile hemen birkaç haftalığına girmiş, Derviş kadroya katılmayıp balon söndükten sonra da, hemen ilk durakta inip bu sefer büyük gülücüklerle Baykal’a nişan töreni gibi rozetler taktırarak CHP’ye girmiştir. Parti jargonunda, Sarıgül henüz Parti’ye yeniden katılımın mürekkebi kurumadan bu sefer CHP de Genel Başkanlığı talep etmektedir. Bunlar aklı selim tavırlar değildir. 2) Sarıgül, Baykal’la büyük sıkı fıkı dostluklar arasında Parti’ye tekrar katıldıktan sonra, kendisinden bekleneceği gibi hızlı bir Baykalcı olmuş, henüz 1-1.5 sene kadar önce, İstanbul İl Kongresi’nde muhalif gruplar Baykalcılarla çalışırken, “adamları” ile beraber Baykal’ın yanında yer almış, hatta muhalif kanatlara karşı kürsü yakınında “kora kor” mücadelelere katılacak kadar gözü kara bir Genel Başkancı olmuştur. Sarıgül bu tavrını Ekim 2003’de Ankara’da Kurultay’da da sürdürmüş, benim de Genel Başkan Adayı olduğum salonda, has bir Baykalcı olarak, orada büyük hukuksuzluklarla geçinilen anti-demokratik tüzük maddelerinin hiçbirine itiraz etmemiş, Parti’nin tek adam ve Politbüro anlayışı ile yönetilmesini onaylamış, diğer adayların yarıştırılmadığı, konuşturulmadığı bu utanç verici ortamın bir aleti olmuştur.
3) Sarıgül bunu müteakiben, yerel seçimlerde bu “gönülden Baykalcı” şehadeti ve tavırları dolayısıyla ödüllendirilmiş ve Baykal’dan, arzu ettiği şekilde “Şişli Belediye Başkan Adaylığı”nı hemen kapmıştır. Belediye Başkan adaylarının ön seçimsiz, “Padişah” atamasıyla belirlenmesini kabullenmiş bu kısır ve diktacı anlayışın memnuniyetle bir parçası olarak yer almayı seçmiştir. 4) Sarıgül, yerel seçimlerden sonra parti ve kamuoyunda oluşan Baykal karşıtı hava içerisinde, durumu müsait görüp, 2-3 ay öncesine kadar kapısında “Şişli Belediye Başkanlığı Adaylığı” alabilmek için kapısında beklediği ve tüm yetkilerini kabullendiği liderine karşı bayrak açma yarışına girmiştir. Bu tavır, isimler kim olursa olsun, hiçbir devirde onay göremez, bir siyasi etik eksikliğidir. Bu, siyasi literatürde “Brutuslük” olarak tarihe geçen tavrın, her dönemde görülen tezahürüdür. 5) Sarıgül, aday olmaya karar verdikten sonra, ilk iş olarak Washington’a gidip “icazet alma” yarışına girmiştir. Bu “icazet”i ne kadar alıp almadığı gündemimiz değildir ve sonuç bizi ilgilendirmez. Ama bu olay şunu kanıtlamıştır: Sarıgül ne Türkiye, ne dünyanın yaşadığı konjonktürü, algılayamamış, Irak savaşının dumanları ortada kol gezerken, “dünyanın patronu” olarak gördüğü ABD’den destek ve onay arayabilmektedir. CHP’nin kökeninin bağımsız bir anti-emperyalist savaştan, Kuvay-i Milliye’den geldiğini hiç anlamamış, Demireller, Özallar, Çillerler, Erdoğanlar gibi Amerika’nın onayı ve denetiminde güler yüzlü yeni BOP temsilciliğine soyunmaya talip olduğunu kanıtlamıştır. 6) Amerika seyahatinden sonra adaylığını açıkladı, kampanyasını başlattı. Bu şekilde halkın kendisine verdiği görev olan “Şişli Belediye Başkanlığı” görevini Allah’a havale etmiş oldu. O yoldan geçmiş biri olarak çok iyi bildiğim bir başkanlık kampanyasını yürütürken, diğer güncel ve bölgesel işlere zaman ayıramazsınız. Bu tavır, böylece gücünü almış olduğu Baykal’a “ihanet”in ötesinde, “seçmene saygısızlık” olarak bu hikayede yerini aldı. Diyelim ki Sarıgül 1.5 yıl önce Kurultay sürecinde bangır bangır bağırdığımız CHP hakkındaki gerçekleri biraz geç intikalle ancak son aylarda algılayabildi. O zaman da yapması gereken, yine Şişli Belediye Başkanlığı’ndan istifa etmekti. Çünkü sıfat, mali güç ve zaman olarak, talip olduğu görevle hiçbir ilişkisi olmayan Şişli Belediye Başkanlığı’nı sürdürmesi, çok büyük bir tutarsızlık. 7) Sarıgül, adaylığını açıkladıktan sonra, Hürriyet’te Ayşe Arman’a verdiği bir röportajda “Genel Başkan ve Başbakan olmak istiyorum, ikinci bir adayda istemiyorum” diye açık olarak ortaya koyarak, sonuçta yeni bir tek adamlık aradığını, “parti içi demokrasi” gibi kaygıları olmadığını ortaya koymuştur. Zaten son Mersin mitinginde de “Noter huzurunda her il merkezine sandıkları koyup halka “Sarıgül’ü mü istiyorsunuz, yoksa Baykal’ı mı?” gibi bir sürü soru sordurmayı önermiştir. İşte gerçekten Sarıgül demokrasisi(!)nin kısır anlayışı bu kadardır. Bir padişahın gidip, yenisinin gelmesi... “Demokratik bir tüzük ve özgür iradelerle bir seçimli Kurultay istiyorum” demiyor. Sarıgül , “o gitsin, ben geleyim” diyor, hepsi bu. Önerdiği yağmurdan kaçarken, doluya tutulmak. 8) Baykal tüm bu kampanya sürecinde “siyasiler çeksinler ellerini genç kızlarımızın başörtülerinin üzerinden, biz bu sorunları çözeriz” gibi kaypak cümleler kullanıp, din kökenli desteğe de yeşil ışık yakmış oldu. “Elhamdülillah, laik Türkiye için bismillah deyip yola çıktık” gibi mizah tarihine girebilecek cümleler, CHP kültürünün tamamen yozlaşmasına neden olabilecek bir tutuma gireceğinin işaretlerini verdi. 9) Bir Anadolu mitinginde, Sarıgül silah atarak kendisini karşılayan insanları kastederek,bunun yanlış bir tavır olmadığını söyledi ve “töremizde silah atmak vardır” şeklindeki sözleriyle bunu destekledi. 10) Bu hiç küçümsenmeyecek anti-demokratik tavırlar, Sarıgül’ün “Demokrat şeffaf hukuka ve parti içi hukuk ve yarışa saygılı bir Genel Başkan Adayı” olamayacağını fazlasıyla gösteriyor. Sarıgül içinden çıktığı kültürün talep ettiği bir geniş cemaat liderliği veya şeyhliğe soyunmuş gibi, Baykal’ın tek adamcılık karakterinin üstüne, bir de en tehlikeli yerel motifleri ekliyor ve bir çeşit Ortadoğu profilinde Suriye, Irak örneğinden giden liderlik modeli oluşturuyor. 11) Sarıgül, CHP Genel Merkezi’nin kendisi hakkında ortaya attığı yolsuzluk iddialarına karşı çıkarken bu tavırları çok “Anti-demokratik” bulduğunu söyleyerek, aynı zamanda tekrar “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ekolünden geldiğini kanıtlıyor. Geçmiş ve yakın geçmişte CHP’de insana saçını başını yolduracak onca haksızlık, hukuksuzluk, ihraç ve usulsüz Kurultay ortadayken, bunların hiçbirine hiçbir tepki vermeyen bir insan, şimdi kalkıp büyük bir tutarsızlıkla “demokrasi ve anti-demokrasi”den dem vuruyor. Tabii hiçbir inandırıcılık taşımadan. Sonuç İşte kanıtlanmamış yolsuzluk iddialarından değil, bu somut siyasi omurga ve etik yoksunluklarından dolayı, Sarıgül’ün adaylığına karşı çıkıyorum. Baykal yönetimine karşı çıkmak demek “Baykal dışında kim gelirse gelsin, yeter ki bu yönetim gitsin” demek anlamına gelmez. CHP’nin böyle bir lüksü olamaz. Kaldı ki bu veriler ışığında, Sarıgül “ehvenişer” bir aday bile değildir. Bu kadar hızlı değişebilen, bu kadar ısrarla “kazanan taraf”ta olmak için çıkar dostluklarına giren, bu kadar oportünist siyasi ilişkiler içinde olan bir insan, ne Türk solu, ne Türkiye için doğru rotayı çizebilir inancındayım. CHP kültüründe yeri olmayan “dini motiflerle oynamak” faktörünü daha bu günden kullanmaya başlayan Sarıgül’ün yarın CHP’yi dindarlaşmaya çalışırken ANAP gibi yok olup giden bir partiye benzemesi bile mümkündür. Sarıgül, bir belediye başkanı olarak görevine devam etmeli, daha ayakları yere basan ve tutarlı bir siyaset izlemeli, adaylığını koysa bile, bunu Şişli’deki görevinden istifa ederek, çok daha demokratik ve tutarlı tavırlar içinde yapmalıydı. Sarıgül bu karşı çıkışıma rağmen CHP Genel Başkanlığı’nı kazanırsa, ne yaparım? Tabii ki bu ipuçlarını hiçbir zaman unutmadan onu izlerim, denetlerim, eleştiririm ve karşı çıkarım. O gün, bugün “Sarıgülcülük” yapan partililere de, iddia ettikleri ve takipcisi olduklarını söyledikleri “Parti içi demokrasi”nin hangi oranlarda yaşama geçip geçmediğini sorarım. Yanılıyor olmayı çok isterim, ancak kendi siyasi tecrübeme göre Sarıgül başkan olursa hiçbir şekilde, siyasi rakiplerinin önünü açacak demokratik tüzük değişiklikleri ve uygulamalara yanaşmayacak partiyi “İmparatorlaştırma” sevdaları ile yürütmek isteyecektir. Bunu şimdiden söyleyebilirim. |