| Gökçe Fırat |
|
Atatürk ve Arafat’ın ortak mirası Tüm mazlum milletlerin şehidi Milli Kurtuluş Savaşları bir liderini daha yitirdi: Arafat. Filistin liderinin ölümü, sadece Arap ulusu için değil aynı zamanda tüm mazlum milletler için de bir yas günü: Çünkü O, sadece Arapların değil, tüm mazlum milletlerin ortak davasının şehidi. ... Bundan yaklaşık üç yıl önce TÜRKSOLU’nun ilk sayısı çıkacaktı. Gazetenin çıkışı için tüm hazırlıkları tamamlamış ve kapak sloganı olarak da “Türk Solu geleneği devam ediyor”a karar vermiştik. Tam o sıra, terör devleti İsrail’in Filistin’e ve liderine karşı operasyonu başladı. Arafat’ın Ramallah’taki karargâhı kuşatıldı. O kuşatma sırasında Arafat mum ışığında direniyor ve ‘gerekirse burada ölürüm’ diyordu. Ramalllah’ta kuşatılan elbette Arafat değildi. Arafat’ın kişiliğinde ve Filistin halkının şahsında, tüm mazlum milletler kuşatma altına alınmıştı. O aşağılık kuşatmada emperyalist-siyonist düşman, tüm mazlum milletlere gözdağı vermeye çalışıyordu: Elektiriğinizi, suyunuzu bile keseriz diyordu. O elektriksiz, susuz kuşatma altında Arafat’ın mum ışığında verdiği mesaj hem mazlum milletlere hem de ezenlereydi: Mazlumların mumu ezilenlerin ışığından çok daha güçlüdür! Nitekim Arafat’ın karargâhından yayılan mum ışığı, İsrail’in istediğinin tam tersi sonuç yarattı: Aciz değil; direnen ve kendi direnişiyle aydınlanan bir Milli Kurtuluş Davası. Bu koşullar altında, biz de gazetemizin kapağını değiştirmiş ve “İntifada’ya devem” manşeti atmıştık. Türk Solu geleneği devam ediyor sloganımızı ise arka kapaktan vermiştik. Gazetemizin bu sayısında ise, TÜRKSOLU’nun o kapağını arka kapak olarak yayınlıyoruz. Bu defa kapak sloganımız olan, “Avukatsız halk Türkler”i değiştirmedik. Çünkü Filistin davası liderini yitirse de, dava bırıkılan yerden sürüyor; ancak Türk’ün varoluş davası avukatsız! Eminiz Arafat da yaşasa böylesini daha uygun görürdü: Sonuçta tüm mazlum milletlerin kendilerini savunmaya ihtiyacı var. Türkler ve Araplar: Kuşatma altında iki ulus Bu bakımdan, Filistin’in işgal altında yaşayan Arap ulusunun biz Türklerden daha şanslı olduğunu bile söyleyebiliriz. Onlar kendilerini kuşatan düşmanın farkında ve onunla savaşıyorlar. Onlar kendilerini yok etmek isteyen düşmanlarına karşı kendilerini savunmayı bir dava olarak görüyorlar. Bu davayı, silahlı mücadele vererek sürdürüyorlar. Oysa Türkiye cephesinde koşullar çok daha elverişli olsa da durum daha kötü. Türk yurdunu kuşatan ve Türk varlığını ortadan kaldırmak için binbir türlü dolap çeviren emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri duruma hakim. Bu nedenle görünmez kuşatma altında mutlak bir tutsaklık sözkonsu. Filistin, “devletsiz” ve “ordusuz” da olsa kendi kendini varederken, Türkiye Cumhuriyeti köklü ve güçlü bir devlet olduğu halde, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olduğu halde, kendi kendini yok ediyor. Sonuçta, devlet ve ordu, milletin kendini varetmesi için vardır. Ancak milletin varoluş davasının bırakıldığı “yer”de devlete de, orduya da gerek kalmaz, o “yer”e de kimse vatan gözüyle bakmaz. Bu bakımdan AB kapısında Türkiye, kendi kendini bitirirken, Arafat bir AB ülkesinde ölürken bile kendi Milli Kurtuluş davasına güç katıyor. Türk milleti, liderini 66 yıl önce bir 10 Kasım günü yitirmişti. 66 yıl sonra Türkler sadece lidersiz değil, aynı zamanda davasız ve avukatsız halde. Filistin ise liderini 11 Kasım günü yitirdi, şimdi kimse onun yerini dolduramaz, o liderlik misyonunu üstlenemez ama, Filistin’in millet davası ayakta, o dava için savaşan “ordusu” cephede, o davanın binlerce gönüllüsü dünyanın dört bir yanında savunmada, o nedenle İntifada sürüyor, ama bizim yeni bir Kurtuluş Savaşı’na ihtiyacımız var. Dün tüm mazlum milletere, Kurtuluş Savaşı için örnek olan biz Türklerin bugün, Filistin’in yoksul Arap milletinden, “devletinden”, “ordusundan” ve lideri Arafat’ın ölüsünden dahi öğreneceğimiz çok şey var. Sadece Filistin’li Araplar değil, bugün Felluce’de sokak sokak, ev ev direnen Araplardan da öğreneceğimiz çok şey var. Sonuçta tutsaklık, toprakta değil kafalardadır. Biz Türkler Ankara’da güvenli karargahlarımızda ve devlet dairelerimizde tutsakken, Araplar, bombaların altında, tüm olanaksızlıklara rağmen ve muhtemelen kısa süre sonra yenileceklerine rağmen tutsak değiller. Sonuçta Mili Kurtuluş davası, kısa süreli bir dava değildir, teslim olduğun anda dava biter. Ama teslim olmaz, düşmanın koşullarnını kabul etmezsen, er geç kazanırsın. Arafat’ın mirası ne? Arafat’ın ölümünün ardından O’nun “mirası” da önem kazanıyor. Şimdi aşağılık Amerikancı basın ve elbette Şeriatçı basın, Arafat’ın milyon dolarlık malvarlığını yazıp duruyorlar. Böylece, bu Milli Kurtuluş liderini, sözde gözden düşüreceklerini düşünüyorlar. Ancak Arafat’ın bir savunmaya ihtiyacı yok. Hele hele Milli Kurtuluş Davaları’nın kendilerini emperyalistlere karşı temize çıkartmaya hiç bir gereksinimi yok. Dünyanın mazlum milletleri üzerinden zenginleşen bizler değil sizlersiniz. Mazlum milletlerin elbet milyarları olacak ve bu milyarlar da emperyalistlerle daha iyi savaşmak için kullanılacak. Arafat, milyarlık villalarda, şan ve ihtişam içinde ölmedi. O karargâhında halkıyla birlikte yedi, içti ve yattı. Halkın her bir kuruşu O’na emanetti, O da bunu halkı için kullandı. Ama lüks villalarda ihtişam içinde yaşayan, ABD’den, AB’den aldıkları paralarla yazı yazan, “fahişe köşe yazarlarımız” Arafat’a buradan saldırmaya çalışıyorlar. Bir kısım Şeriatçı gazete ise O’nu bu yolla yıpratabileceğini düşünüyor. Arafat’a saldıran yobazlar, önce kendi mollalarının kolundaki saatin kaç milyarlık olduğunu, bindiği arabanın kaç trilyon olduğunu, bu sene ticaretten vurduğu paranın kaç trilyon olduğuna baksın. Arafat, göstermelik bir ay ramazanda iftar çadırında yemek yiyip, çocuğunu trilyonluk padişah düğünlerinde evlendiren, çocuklarını ABD’de milyonlarca dolara okutan din tüccarı molla değildi. Atatürk’ün Anıtkabiri’nde ziylaretinde deftere, gerçek bir müslümanın özlemini yazmıştı: Kudüs’te namaz kılmak. İşte Arafat’ın gerçek mirası budur. Bu miras O’na emperyalist uşaklarının ve Şeriatçıların saldırmasının gerçek nedenidir: Arafat iyi bir müslümandı, hatta müslüman alemini elde silah savunan bir liderdi, ama Şeriatçı değil laikti. Onca Şeriatçı rejim içinde, ne Şeriatçı rejimlere el açtı, ne de Batılılara. Ve yine O, gerçek bir Arap milliyetçisiydi. Ve yine o, sonuna kadar solcuydu. Ortadoğu ülkelerinde halk dincidir, sağcıdır sözlerine aldırış etmeden, laik-solcu-milliyetçi bir örgüt kurdu ve tüm müslüman Filistinlileri etrafında topladı, devletini kurdu, dosta düşmana kabul ettirdi. Arafat’ın mirası budur: Solculuk-laiklik-milliyetçilik. Tıpkı Atatürk’ün mirası gibi... Unutmayalım, Atatürk de verdiği İstiklâl Savaşı ile, sadece Türk milletini değil, tüm müslüman alemini savunmuştu. Ama halifeliği reddedip kendi milletinin Cumhur Reisi olmayı seçti. Atatürk de, Arafat da, tüm mazlum milletlerin ve müslümanların gerçek liderleriydiler. Birini (sanki dün gibi) 10 Kasım’da, diğerini 11 Kasım’da yitirdik. Hepimizin başı sağolsun, ruhları şâd olsun... |