Arama: 
12.07.2004/Sayı:60
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Söyleşi
Ekonomi
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Yön İnan Kahramanoğlu

Türkiye NATO’nun model ülkesi
olabilir mi?

“Cephe ülkesi Türkiye”

NATO Zirvesi tamamlandı. Zirve’nin toplanmasından iki gün önce Irak’ın yönetimini apar topar yeni hükümete teslim eden ABD, NATO için tasarladığı stratejik dönüşümün ilk ipuçlarını da Zirve öncesinde ortaya koydu.

Zirve’de pek çok konu tartışılmış olsa da asıl tartışma, NATO’nun ABD-AB çatışmasının giderek belirginleştiği bir dönemde nasıl bir misyon üstleneceği üzerinde yoğunlaştı.

Türkiye ise bütün bu tartışma noktalarının hepsinde listenin ilk sıralarında yeralan ülke oldu. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde emperyalist çatışmanın Türkiye ekseninde kızışacağını ve Türkiye üzerindeki ABD-AB kıskacının daha da daralacağını ve dayatmaların dozunun artacağını tahmin edebiliriz.

Şimdi, Türkiye’nin bu çatışma ortamında şekillenecek olan yeni NATO konsepti içinde nasıl bir rol oynayacağı tartışılıyor.

ABD tarafından Türkiye’ye biçilen rol aslında daha NATO Zirvesi toplanmadan çok önce belirlenmişti. ABD tarafından “cephe ülkesi” olarak tarif edilen Türkiye, ilk olarak 1 Mart’taki tezkere sürecinde ABD’nin kendisi için çizdiği yol haritasıyla tanışmış oldu. ABD 1. tezkerede umduğunu bulamasa da AKP’nin işbirlikçi tutumu, bitme noktasına gelen Türkiye-ABD ilişkilerini bir süreliğine de olsa ayakta tutmayı başardı.

ABD Başkanı Bush’un Ankara’daki temasları sırasında Türkiye’nin önüne koyduğu taleplere bakıldığında ABD’nin Türkiye ile nasıl bir “ilişki” planladığını daha rahat görüyoruz. Bush birinci tezkere ile başarılamayan Türkiye’yi bir ABD üssüne çevirme hevesinden vazgeçmediğini Ankara’ya ilettiği istek listesiyle ortaya koyuyor. Listede neler yok ki; İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nın kullanımından Samsun ve Trabzon’da üs yapımına, İskenderun Limanı’nın kullanıma açılmasından Batman ve çevresinde 18 bin asker konuşlandırılmasına kadar uzayıp giden bir sürü talep.

Bu liste ışığında cephe ülkesi tanımını daha netleştirebiliriz. Cephe ülkesiyle, ABD tarafından parçalanmaya ve sömürgeleştirilmeye çalışılan bir bölgede ABD’nin ileri karakolu olarak görev yapacak bir ülke tarif edilmektedir. Oysa Türkiye’nin kendisi NATO konsepti içinde parçalanması planlanan bir ülkedir. Dolayısıyla Türkiye iki yönlü bir cephe durumundadır. Bir yandan bizzat kendisi NATO’nun saldırılarına maruz kalacak bir cephe olacak, bir yandan da bütün Ortadoğu’ya yönelik ABD saldırısının ileri cephesi olacaktır.

İşin asıl komik yanı, Türkiye’nin bizzat kendisini bir savaş cephesine dönüştürmeyi amaçlayan bir zirveye ev sahipliği yapmasıdır. Bu, Türkiye’nin getirildiği aciz konumun göstergesidir.

ABD Türkiye aracılığıyla Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafya içinde hegemonya kurmak niyetindedir. ABD, BOP’un hayata geçirilmesinde Türkriye’yi bir merkezi üs haline getirmek istemektedir.

Ancak Türkiye’ye biçilen rol yalnızca üs vermekle de sınırlı değildir. ABD kısa süre önce Afganistan saldırısının ardından oluşturulan ISAF’ın denetimini NATO’ya devrederek Afganistan’dan kaçmıştı. Türkiye ise 2005 yılında ISAF güçlerinin komutasını devralacak.

Bu, Mehmetçiğe Afganistan yollarının göründüğü anlamına gelmektedir. Türkiye nelere malolduğu bilinen bir stratejik müttefiklik aldatmacasını sürdürmek uğruna Mehmetçiğin kanını dökme yanlışını sürdürmekte ısrar etmektedir. Afganistan’dan sonra Mehmetçiğe Irak yolları da yakın görünmektedir.

Böylelikle hem Türkiye ABD’nin bölgesel planları içinde tutularak kontrol altına alınacak hem de ABD işbirlikçiliğinin yaratacağı bölge ülkelerinin tepkisi Türkiye’yi ABD’ye daha da yaklaşmaya mecbur bırakacak. Türkiye aptal müttefiki oynamaya devam edecek, ABD ise her seferinde daha da artan talep listeleriyle, yeni saldırı planlarıyla gelecek.

NATO’nun “model ülkesi”: Cumhuriyet yerine ılımlı İslam

Türkiye ABD tarafından bir yandan bir cephe ülkesi olarak tarif edilirken bir yandan da özellikle BOP’un açıkça telaffuz edilmesinin ardından “model ülke” olarak gösterilmekte.

Türkiye ilk kez ABD Dışişleri Bakanı Powell’ın ağzından İslam ülkesi olarak tarif edildiğinde pek çok kişi bu gerçeği görmek istememişti. Oysa şimdi görüyoruz ki, Powell’ın açıklaması basit bir dil sürçmesinin ötesinde Türkiye için planlanan rejim değişikliğinin habercisidir. ABD, BOP’un cephe ülkesi olarak takdim ettiği Türkiye’nin rejimini değiştirmek istemektedir. Cumhuriyet’i yıkıp BOP’a uyumlu hilafet rejimine geçen Türkiye, ABD tarafından İslam dünyası içindeki Truva Atı haline getirilecektir.

Esasen Türkiye’nin anayasal rejimini değiştirerek Türk devletinin temel dayanaklarını ortadan kaldırmadan Türkiye’nin bu sürece boyun eğdirilmesi imkansızdır. AKP tam da bu amaçla bizzat ABD tarafından kurulup iktidara kadar taşınmıştır. ABD bir yandan Fethullah cemaatini koruyup kollarken diğer yandan da AKP’yi iktidara taşıyarak ılımlı İslam projesini uygulamaya koymuştur.

AKP iktidarının İmam Hatipler, devlet içinde şeriatçı kadrolaşma ve türban konusundaki faaliyetleri laik rejime yönelik ciddi bir tehdit durumuna gelmiştir.

Sadece Tayyip’in eşinin türbanıyla devlet protokolünde yer alması bile yaşanan dönüşümün ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Türkiye’yi ziyaret eden yabancı devlet başkanlarını karşılama törenlerine türbanla katılan Tayyip’in eşi aracılığıyla Türkiye bütün dünyaya İslamcı bir ülke olarak gösterilmektedir. .

Devletten ve özellikle Ordu’dan yükselen laiklik konusundaki son direniş de kırıldığı anda Türkiye’de laik rejimin ortadan kaldırılması için düğmeye basılacağından kimse kuşku duymamalıdır.

Türk devletinin BOP’a direnişi

Türkiye’yi bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmeyi amaçlayan ABD planına en büyük direniş yine pek çok konuda olduğu gibi Cumhurbaşkanı ve Ordu’dan geliyor. Cumhurbaşkanı Sezer, NATO Zirvesi öncesinde Bush’la yaptığı görüşmede ABD’nin ılımlı İslam ve “model ülke” tanımlamalarına açıkça karşı çıkarak “Türkiye’nin %99’u Müslümandır ama Türkiye bir İslam ülkesi değildir” sözleriyle Bush’u uyardı.

Sezer özellikle PKK, Kıbrıs ve K. Irak’taki Türkmenlerin güvenliği konularında Türk devletinin beklentilerini ABD’ye açıkça anlattı. El-Kaide’yi terörist olarak gösteren ABD’nin PKK konusunda aynı tavrı almamasını eleştirerek PKK terörünün durdurulması ve Kıbrıs’ta Türk devletinin tanınmasına yönelik beklentilerini ABD’ye anlattı. Böylelikle ABD’ye Türk devletinin en yüksek mercisi aracılığıyla BOP içinde Türkiye’ye biçilen rolün kabul edilmeyeceği mesajı verildi.

Türk Ordusu da tıpkı Cumhurbaşkanı gibi pek çok çekince ortaya koymakta. Üstelik ABD’nin K. Irak üzerindeki planlarının giderek netleşmesiyle birlikte Türk Ordusu’nun ABD’nin amaçları konusundaki kuşkuları daha da artmış durumda. Çuval olayı ile doruğa ulaşan ve Kukla Kürt devleti ve federasyon tartışmaları ile iyice gerilen ilişkiler, şimdilik beklemeye alınmış gibi görünüyor.

Türk Ordusu hâlâ ABD ile karşı karşıya gelmeden ulusal güvenliğini koruyabileceği yanılgısını sürdürüyor. Bunda en önemli pay kuşkusuz Türk Ordusu’nun ABD’yi hâlâ stratejik müttefik olarak değerlendirmesi. Ancak ilerleyen süreçte ABD gerçek niyetini resmen ortaya koyduğunda olası bir çatışma kimseyi şaşırtmamalı.

Benzeri bir çatışma bugüne kadar devletin bütün kurumlarıyla karşı karşıya gelen AKP ile devlet arasında da yaşanacak. AKP’nin BOP içinde ABD’nin verdiği her rolü seve seve yerine getireceği ortada. Tayyip de zaten BOP’un merkezi olarak Diyarbakır’ı görmek istediğini söyleyerek ABD planını uygulama konusundaki hevesini ortaya koymuştu. Dolayısıyla yeni NATO konseptinin Türkiye’yi hem ülke içinde hem de Ortadoğu’da büyük çatışmalara doğru sürükleyeceğini görmek gerek.

Kukla Kürt devleti geliyor!

Yeni NATO konsepti içinde ABD tarafından ileri karakol haline getirilmeye çalışılan Türkiye bu sürece boyun eğdiği taktirde toprak bütünlüğü ve rejimi de tartışmaya açılacaktır. ABD-NATO’nun müdahale ettiği Balkanlar, Kafkaslar ve son olarak Ortadoğu’da yaşananlara bakıldığında bağımsız ulus devletlerin parçalandığı ve denetim altına alındığını görebiliriz. Türkiye bu parçalanmış coğrafya içinde toprak bütünlüğünü koruyan tek ülke.

Ancak hiç kimse buradan Türkiye’nin bu durumunu daha uzun süre koruyabileceği gibi yanlış bir sonuç çıkarmasın. İlle de bir sonuç çıkarmak gerekiyorsa çıkarılacak sonuç sıranın Türkiye’ye geldiğidir.

Türkiye iki yönden bir kıskaç içine girmiş durumda. Bir yanda K. Irak’taki Barzani ve Talabani ortaklığı ile kurulmaya çalışılan kukla Kürt devleti, diğer yanda ülke içinde PKK’nın tekrar teröre başlayacağını açıklaması. Türkiye her ne kadar bu iki gelişme karşısında ABD’den hâlâ medet umsa da aslında devletin yetkili kademelerindeki herkes böylesi bir beklentinin gerçekçi olmadığını, hatta, gerek PKK’nın gerekse de Kukla Kürt devletinin asıl hamisinin ABD olduğunun farkında.

AKP ise Dışişleri Bakanı Gül’ün “Federasyondan federasyona fark var” sözleriyle kukla devlete yeşil ışık yaktı. Türkiye’yi ziyaret eden Talabani’nin açıklamaları da AKP’nin kapalı kapılar arkasında kukla Kürt devletine onay verdiğini gösteriyor. Bundan sonraki aşama ABD’nin Türk devletini kukla devleti tanımaya zorlamasıdır. ABD kukla Kürt devletini kurmadan BOP’u hayata geçirmesinin mümkün olmadığının farkında.

BOP’un taşeron örgütü: PKK

Türkiye’nin BOP’a ikna edilmesinde ABD’nin en büyük kozu ise PKK terörü olacak. NATO Zirvesi öncesinde Türkiye ABD’ye “terörle mücadelenizde yanınızdayız ama siz de PKK terörü konusunda bize yardım edin” mesajı vermişti. Ancak ABD Büyükelçisi Edelman PKK’ya yönelik bir operasyon niyetlerinin olmadığını söyleyerek Türk devletinin beklentilerini boşa çıkardı. Bush da Sezer ile yaptığı görüşmede PKK konusunda net konuşmaktan kaçındı ve Türkiye’yi terörle mücadele konusunda yalnız bıraktı.

Bush’un tavrı kimseyi şaşırtmadı zira ABD zaten PKK’yı Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıyor. ABD’nin tam da NATO Zirvesi öncesinde terör örgütünü tekrar piyasaya sürmesi bu nedenle. Dört terörist ABD’nin talimatıyla serbest bırakılıyor, Türk devleti kendi devlet televizyonundan anayasasını çiğneyerek Kürtçe yayın başlatıyor, PKK sözde ateşkesi bozduğunu ilan ediyor. Bütün bunlar elbette birbiri ardına sıralanan tasedüfler değil. ABD düğmeye bastı ve PKK kartı yeniden Türkiye’nin önüne kondu.

PKK ateşkes ilan ederek siyasallaşma çalışmalarına hız verdiği günden beri bu siyasallaşma programında büyük mesafeler katetti. Türk devleti kendi meclisi aracılığıyla PKK programında yer alan Kürtçe eğitim, yayın vb istekleri kabul etti. Terör örgütünün siyasi kanadı olarak çalışan DEHAP hiçbir engelle karşılaşmadan seçimlere girdi, pek çok belediye başkanlığını kazandı.Bütün bunlar ortadayken PKK’nın bir anda ortaya çıkıp “ateşkesi bozuyorum” çağrısı ne anlama gelmektedir?

Bu sorunun cevabı açık. ABD, Türkiye’ye, ya “BOP içinde ABD’nin Truva Atı olarak İslam dünyasına model ülke ol ya da sonuçlarına katlan” tehdidini savurmaktadır. PKK terörü ile de aba altından sopa göstermektedir.

Sadece Türkiye değil, İran ve Suriye de aynı şekilde ABD tarafından PKK terörü ile tehdit edilmektedir. PKK Türkiye’de sözde ateşkesi bozarken eş zamanlı olarak Suriye ve İran birlikleri ile de çatışmaya girdi. Bu ABD’nin PKK’yı BOP içinde taşeron bir müdahale gücü olarak kullanacağını gösteriyor. ABD planına direnen ülkeler gerek ülke içindeki etnik ve mezhep çatışmaları kullanarak gerek PKK tarafından açık saldırılara maruz bırakılarak teslim alınmaya çalışılıyor.

NATO genişleyecek mi dağılacak mı?

ABD NATO Zirvesi’nde bu stratejiyi, uygun bir dönüşümü AB üyesi ülkelerin önüne koydu. ABD zirvede özellikle Afganistan ve Irak işgallerinin yarattığı ağır faturayı NATO’ya yükleyerek yaşadığı ağır hezimeti hafifletmek istedi. Ancak NATO’yu Ortadoğu’ya önümüzdeki dönemde yapacağı saldırılar için acil bir müdahale gücüne dönüştürmek isteyen ABD’nin bu isteği başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi tarafından kabul görmedi.

ABD Zirve’den iki gün önce Irak’tan çekilerek, Irak’ı NATO kontrolüne bırakıp kaçmayı planlıyordu. Ancak Irak konusunda çatlak sesler ABD planını bozdu. Rusya da NATO’nun genişleme konsepti içinde yer alan eski SSCB üyesi ülkelerin katılımını durdurdu. Böylelikle ABD’nin NATO için tasarladığı dönüşüm AB-Rusya ittifakı tarafından bozguna uğratıldı.

AB-Rusya ittifakının ABD’ye yönelik tepkisinin ortaya çıktığı bir diğer konu da Türkiye’nin AB adaylığı oldu. Chirac, Bush’un Türkiye’ye AB için müzakere tarihi verilmesi isteğine karşın, “O kendi işine baksın” gibi sert bir tepki vererek ABD’nin Türkiye’yi AB içindeki ABD ajanı olarak kullanma planına çok sert bir karşı çıkış gösterdi.

ABD’nin NATO Zirvesi’ndeki en önemli kazanımı ise Afganistan’daki ISAF güçlerinin takviyesi ve sözde Irak ordusunun eğitiminin şu anda Irak’ta bulunan 16 ülke tarafından yapılmasını sağlamak oldu. Bu Türkiye’nin K. Irak’taki Kürtleri eğitmek için Irak’a gitmesi anlamına geliyor.

Daha önce Türk askerinin bölgeye girişini savaş ilanı sayacaklarını duyuran Irak’ın sözde dışişleri bakanı Zebari de Türk askerinin gelişini memnuniyetle karşılayacaklarını açıkladı. Tabii güvenlik için değil sadece eğitim amaçlı.

Ancak bu durum Türkiye’nin sıradan bir NATO görevini yerine getirmesinden çok Irak’taki Kürt devleti oluşumuna adım adım ikna edilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye ilk olarak eğitim için daha sonra da kukla Kürt devleti ve sözde Irak yönetiminin güvenliği için Irak’a asker göndermek zorunda kalacaktır.

Bu noktadan itibaren Türkiye’nin yeni NATO konsepti ve BOP konusunda kesin kararlar vereceği bir süreç başlayacaktır. Türkiye ya elli yıldır ulusal güvenliğini yoketme noktasına gelen NATO üyeliğini sorgulayarak NATO’dan çıkacak ya da ABD jandarması olarak Ortadoğu’da işbirlikçi bir ülke olacaktır.

Ancak Türkiye’nin mevcut yapısıyla bu rolü oynaması da mümkün değildir. İşbirlikçi rolü kabul eden Türkiye NATO konsepti içinde yeralan Büyük Kürdistan, Büyük İsrail gibi toprak bütünlüğünü bozacak yapılanmalara da boyun eğecektir.

Diğer seçenek, Türkiye’nin ABD-NATO yörüngesinden çıkarak bölgesel ittifak arayışlarına girmesi ve ulusal güvenlik politikasını kuruluş felsefesine uygun bir mazlum millet strateji doğrultusunda yeniden tarif etmesidir. Bu en doğru seçenek olacaktır. Zira NATO ABD’nin yeni planları için zorla ayakta tutulan, işlevini çoktan yitirmiş bir örgüttür.

Bunun iki temel sebebi vardır: Birincisi, NATO kuruluş misyonu itibariyle Soğuk Savaş ortamının ürünüdür ve Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte işlevini tamamlamıştır. İkincisi, NATO büyük bir hızla yeni üyeleri bünyesine katarak genişleme görüntüsü verse de aslında NATO içinde büyük bir ayrışma şimdiden su yüzüne çıkmıştır. AB artık NATO’dan bağımsız bir askeri güç oluşturmak için Avrupa Güvenlik ve Savunma Konsepti doğrultusunda bir Avrupa Ordusu kurmak için çalışmaktadır. Bosna’daki NATO güçlerinin komutasını devralmaya hazırlanan Avrupa ordusu artık işlevsel hale gelmektedir

ABD ise AB’den gelen karşı çıkışları dizginlemek için “eski Avrupa” olarak adlandırılan Almanya, Fransa ve Belçika gibi ülkelerle “yeni Avrupa” olarak adlandırılan diğer AB üyesi ülkeler arasında bir kopukluk yaratma peşinde. Rusya NATO’nun genişlemesinden rahatsız olmakta ve AB ile işbirliği arayışlarına girmektedir.

Yeni bir dünya kurulurken

Hızla Üçüncü Dünya Savaşı rotasına girilirken hâlâ “dünya barışı” safsatalarıyla ayakta kalmaya çalışan NATO’nun sonu gelmiştir. Bütün bunlar bir yana NATO esasen ABD’nin varlığı ve gücü oranında ayakta kalabilecek bir güçtür. Oysa bırakın NATO’yu bugün ABD’nin kendisi Ortadoğu’da büyük bir bataklığı girmiş durumda. ABD Irak’ta yönetimi devrederken aslında açıkça kaybettiğini de dünyaya ilan etmiş oldu. Dolayısıyla ABD ve NATO açısından geri sayım başlamıştır.

Kaldı ki yeni ABD-NATO konseptinin ılımlı İslam, PKK terörü, Kıbrıs, Kukla Kürt devleti gibi Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendiren en temel konularda açıkça düşman konumunda bulunması Türkiye’yi ister istemez NATO konseptine karşıt bir konuma taşıyacaktır.

Türkiye’nin ulusal güvenliğinden sorumlu çevrelerin artık ABD korkusunu yenerek doğru dürüst bir güvenlik anlayışı oluşturmaları zorunludur. Önümüzdeki dönem dünya çapında güç dengelerinin büyük altüst oluşlar yaşayacağı ve dengelerin yeniden kurulacağı bir dönem olacaktır. Türkiye’nin bu süreçte en azından İsmet İnönü kadar cesur davranıp “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye o dünyada yerini alır” diyecek kararlılıkta olması gerekmektedir.