| Gökçe Fırat |
|
Alın size Kürt realitesi! Kürt realitesi kabul edilince... Kürt sorunu terimi gündeme 80’li yılların sonunda girdi. Terim, esas olarak, Türkiye’de Kürtlerin baskı gördüğü, ayrımcılık yapıldığı, haklarını alamadıkları varsayımına dayanıyor. Dolayısıyla sorun olan şey, Kürdün istediği gibi yaşayamaması oluyor. Bu açıdan bir sorun ortaya konulup, çözülmeye çalışılırsa yapılacak şey çok basittir, Kürtlerin sorunlarını çözmek istiyorsanız, istediklerini yaparsınız. Kürt sorunu diye bir gündem yaratanlar, zaten bunu istemektedir. Kürt sorununu çözelim talebi, aslında, Kürtlerin istediklerini yapalım demektir. 80’li yılların sonunda, Doğu Perinçek’in yönetiminde çıkan 2000’e Doğru dergisi, bu Kürt sorununun sözcülüğünü üstlenmişti. Hatta bu sorunu kamuoyuna duyurmak amacıyla, bizzat Perinçek, Beka’ya gidip Apo ile görüşmüş, ona gül bile vermişti. O dönemlerde PKK’nın Gündem türü bir gazetesi olmadığı için 2000’e Doğru’yu değerlendiriyordu. O dergi yoluyla kamuoyuna sürekli bir Kürt sorunu varlığı pompalandı ve bu sorunun çözülmesi çağrısı yapıldı. Onlara göre Kürt sorunu demek Türk sorunu demekti, Kürtler özgür olamazsa Türkler de özgür olamazdı! Slogan etkileyiciydi, o halde Türkler kendi özgürlükleri için Kürtlerin özgürlüğünü desteklemeliydi! Bunun karşılığında Kütler de gönüllü birlik sloganını atacaktı! 90’lı yıllara kadar Türk devleti, değil böyle bir sorunu, Türk milletinden bağımsız bir Kürt gerçeğini bile tanımıyordu. Sorun olan şey, bölücü terördü. Sorunu çözmenin yolu ise terörü bitirmekti. Fakat özellikle bu adını andığımız dergi aracılığıyla PKK’nın yürüttüğü yaygın propaganda sonrasında, kamuoyunda da, devlette de bir değişme oldu. O zamanki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini” tanıdıklarını açıkladı. Realite, biraz bilimsel gibi duran bir kelimeydi. Çok siyasi anlam yansıtmayabilirdi. Ama günlük dile çevirdiğimizde Türk devletinin bir Kürt gerçeğini kabul ettiğini anlatıyordu! O tarih bugün yaşadığımız Kürt sorunu açısından belirleyici bir tarihtir. O güne kadar, Türk devleti böyle bir realiteyi kabul etmediği için, bir sorunu yoktu; ama bundan sonra ortada bir realite vardı. Ve realitenin olduğu yerde realist olmak gerekirdi! Realitenin gerektirdikleri yapılmalıydı. Terörle mücadele edenler hapse atılıyor Hemen ardından 90’ların sonuna yaklaşırken, ikinci kritik dönem geldi: Susurluk olayı. Susurluk olayı ile, o güne kadar Türk devleti içinde bölücü terörle mücadele eden unsurlara karşı geniş çaplı bir tasfiye operasyonu başlatıldı. Denildiğine göre devlet içinde bir çete vardı, bu çete çökertilmeliydi. Devlet içinde kanunsuz işler yapılması, hele çete türü oluşumlar elbette kimse tarafından kabul görmez, ama her devletin de kendisini koruyacak bir teşkilatının olması gerekir. Susurluk, devlet içindeki çeteleri ya da kanunsuzlukları değil, terörle mücadele eden kadroları ve terörle mücadele etme azmini çökertti. Bugün bu kazanın gerçekten de bir kaza değil, bilinçli bir operasyon olduğu ortaya çıkıyor. Türk devletini terörle mücadeleden alıkoymak için, büyük bir operasyon. Bu operasyon sonrası yayın yürüten çevrenin, Kürt sorununu gündeme getiren çevre olduğu yine gözlerden kaçmıyor. Susurluk’la popüler olmaya çalışan şahıs, Susurluk’u çökerten terör örgütü ve onun arkasındaki istihbarat kuvvetinin görevlisidir. İlk açıklaması kazanın hemen ertesi günüdür! Susurluk sonrası, Türkiye oldukça değişti. 1994’te PKK’lı sözde milletvekilleri hapse girmişti. Dört yıl sonra ise PKK ile mücadele eden emniyet ve askeriye görevlileri hapse girdi. Geçen ay PKK’lı sözde milletvekilleri salıverildi ama devlet görevlilerei hala içerde. PKK ile barışıp TÜRKSOLU ile savaşanlar Tüm bu tarihsel açıklamaları neden yapma gereği duyuyoruz? Önceki gün Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlter Başbuğ’un bir açıklaması vardı: Bürokrasideki zaaf yüzünden, DEP’lilerin salıverildiğini açıklıyor ve eleştiriyordu. Fakat bu açıklama gerçeği yeterince yansıtmıyor, zaaf büroksaside değil devlettedir. Türkiye’nin PKK terörü ile karşılaştığı 1984’ten 20 yıl sonra, Türk devleti örgüt, PKK devlet halini almıştır! İrkiltici ve kabul etmesi zor bir durum. Ama gerçeklerin üzerini örtmenin imkanı yok. Şimdi PKK’lı milletvekilleri meydanlarda bölücü mitingler düzenliyor. Genel Kurmay Başkanı’na ateşkes çağrısı yapabiliyor. O mitinglerde “Zana’lar dışarda, sıra Apo’da” sloganları atılıyor. Ve PKK terör örgütünün yönlendirmesi ile binlerce insan “Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması” için valiliklere dilekçe veriyor! Alın size Kürt realitesi! Anlaşılan o ki Kürt realitesinin kabul edildiği yerde devlet realitesi kalmıyor... Bu noktada Türkiye’nin kendisine çizdiği ulusal güvenlik anlayışının masaya yatırılması gerekiyor. Yapılacak en cesur iş bu olur. Türkiye böyle bir realiteyi kabul ederek en önemli hatayı yapmıştır. Kürt gerçekliği demek Türkiye’ye olmayan bir Kürt sorunu getirmiştir. Ayrılıkçı, bölücü Kürtlerin kendi kafalarındaki sorun, devletin sorunu haline getirilmiştir böylelikle. Öyle bir ortam yaratılmaktadır ki, Kürtlerin özgürlüklerine karşı çıkmak faşist olmak anlamına gelmektedir. Oysa ortada Kürt diyebileceğiniz bir millet bile yoktur. Kürdü realite haline getiren bakış açısı, bugün Kürt devletini Habur’a kadar getirmiştir. Bundan sonrası ise Diyarbakır’dır. Bir diğer yanlış, Kürt tehlikesinin sınırlarının yanlış tespitidir. Kürtçü bölücüler beş ülkede bölündüklerini ve bu beş ülkeyi birleştirip büyük Kürdistan’ı kurmak gerektiğini açıklarlar. Ama öyle bir hata yapmıştır ki Türk devleti, bu beş parçadan Irak’taki parçanın aşiret liderliğini savunmuştur. Türk devleti pasaportu alan Talabani ve Barzani, bugün kapı komşumuz Kürdistan’ın devlet liderleridir. Irak’ta Kürt devletini kuran, aslında bu iki aşiret reisi değil, onlara pasaport veren Türk devlet liderleridir. Şimdi aynısını Zanalar için yapıyorsunuz. Yarın Apo için de yapacaksınız. Teröre el uzatarak, ona şefkat göstererek onu yatıştıramazsınız, sadece azdırırsınız. Nitekim terörist talepler hep artmaktadır. Hem de barış diye diye! Zanalar dışarda bir barış türküsü tutturmuş gidiyorlar. Bir devlet yetkilisi de çıkıp ne barışı, siz devletle mi savaşıyorsunuz yoksa diyemiyor! Kimsenin diyemediğini diyen bir TÜRKSOLU kalıyor geriye. PKK ile mücadele görevi kendilerine anayasa ile yüklenmiş kimi devlet görevlileri ise PKK ile mücadeleyi bırakmış TÜRKSOLU ile mücadele ediyor. Görünürde kolayı seçiyorlar. Ne de olsa PKK’nın elinde silah var, arkasında Amerika! Oysa TÜRKSOLU öyle mi? Elinde kalem, arkasında sadece halk! Kolay lokma sanıp TÜRKSOLU’na savaş açanları uyaralım; PKK ile barışıp TÜRKSOLU’na savaş açmayı bu millete de, altınızdakilere de anlatamazsınız! Yarın öbür gün, kendinizi temize çıkarmak zorunda kalacağınız mahkemelerde, bizim yazılarımızı gösterip, bakın Apo aşktan bahsediyor bunlar savaştan derseniz inandırıcı olmazsınız. Biz ne yazdığımızı biliyoruz. Millet de biliyor. Siz de ister Apo’nun aşk yazılarına kulak verin, isterseniz bizim savaş yazılarımıza... |