| Güneş Ayas |
|
Rejim değişikliği ve Mustafa Kemal çözümü Mustafa Kemal 85 yıl önce Nutuk’un başında çizdiği “manzara-i umumiye”den günübirlik tespit ve çözümler değil, çağını sarsacak bir ideoloji çıkartmıştı. İttihatçılığın siyaset oyunlarına da bulaşmadı, komitacılığa da, parlamentoculuğa da. O, yalnız Nutuk’un başında çizdiği “manzara-i umumiye”den çıkaracağı Şark uyanışını ve Türk Devrimi’ni düşündü. Bunun için yaptığı şey sıradan bir kurtuluş savaşı değil bir mazlum millet devrimiydi. Bizim de şimdi, 85 yıl sonra, yine bir 19 Mayıs’a giderken böyle bir bakış açısına ihtiyacımız var. Peki neden? Çünkü Cumhuriyet’in tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan bu yeni rejim aslında Osmanlı’nın son yıllarındaki meşrutiyet rejiminden başka bir şey değil. Yani “manzara-i umumiye” aynı. İki yönden bu böyle; Bir; Türkiye parçalanıyor. Milli devlet ortadan kaldırılıyor. Milli devletin kendini savunacağı hukuksal, idari ve siyasi yapı tasfiye ediliyor. İki; tüm bu çöküş sırasında da Cumhuriyet rejimi tasfiye edilerek yerine bir ılımlı hilafet rejimi getiriliyor. Bu, Cumhuriyet’in fiilen ortadan kaldırılmasıdır. Ana başlıklar halinde biz de “bir manzara-i umumiye” çizelim ve bu tespitin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha sınayalım. Neler yaşadık, neler yaşıyoruz? Kukla Kürt devleti: Kuzey Irak’tan son derece onur kırıcı bir şekilde çıkartıldık. Türkmenler katlediliyor, Kürtleştirme hızlandı, Kürt devleti fiilen kuruldu, Türkiye’ye doğru genişletilmeye çalışılıyor. PKK: PKK güncel siyasetin meşru bir parçası haline getirildi. Apo meşru bir siyasi parti liderine dönüştürüldü. Türk milletinden ayrı bir Kürt kimliği hukuki ve siyasi olarak kabul edildi. İkiz yasalar: Kürtlerin ve diğer etnik toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkını, Meclis’te kabul ettiğimiz yasalarla onaylamış olduk. Kendi ellerimizle Türkiye’nin parçalanmasının hukuki dayanağını imzaladık. DGM: DGM’yi kaldırdık. Böylece milli devlet ortadan kaldırılırken devleti savunacak önemli mekanizmalardan birini daha tasfiye etmiş olduk. Ordu: MGK’nın yetki ve işlevlerini zaten önceki paketle budamıştık, şimdi de Ordu’nun harcamalarını Sayıştay denetimine aldık. Gizlilik koşulunu kaldırdık. Bu değişiklikle vatan savunmasını izleyecek yabancı istihbaratı bile gereksiz hale getirdik. Savunmamız felce uğratıldı. Ordu’yu hareketsiz hale getirdik ve siyaset mekanizmasına bağladık. Şimdi de 35. madde’yi kaldırmak için harekete geçildi, böylece Ordu’nun Cumhuriyet’i ve rejimi koruma görevi elinden alınarak müdahale olanakları elinden alınmaya çalışılıyor. 90. madde: Milletler arası anlaşmalar Türk kanunları üzerine çıkarıldı. Bundan böyle kendi kanunlarımızla uluslararası anlaşmalar çeliştiği zaman bize zorla imzalatılan bu dayatma metinleri uygulanacak. İdam: Apo için özel yasa çıkartıp idamı kaldırmıştık. Şimdi yeni değişikliklerle birlikte savaş halinde bile idamı uygulayamayacağız. Vatana ihaneti sıradan bir suç haline getirdik. Uluslararası ceza mahkemesi: Türkiye’nin uluslararası ceza mahkemesi üyeliği yolu açıldı. Böylece Türkiye’nin Miloseviç-Saddam türü uygulamalara maruz kalma riski ortaya çıktı. Kıbrıs: Türkiye Kıbrıs’taki haklarından fiilen vazgeçti. Kıbrıs’ın Kuzeyi ABD’ye bırakıldı. Rum Kesimi bizi hiçbir şekilde tanımayı düşünmezken Tayyip Rum kesimini tanımaktan bahsetti. Geleneksel Kıbrıs politikamız toptan değiştirildi. Yunan meselesi: Türk-Yunan dostluğu bahanesiyle Batı Trakya Türkleri Yunanın insafına bırakıldı. Patrikhane neredeyse devlet protokolüne girdi. Ekümeniklik fiilen kabul edildi. Pontus faaliyetlerine göz yumuldu. Yunan yayılmasına karşı Batı Trakya, Ege, Karadeniz ve İstanbul’daki Türk gardı düşürüldü. Ermenistan: Geleneksel Ermeni politikası terkedildi. Ermenilere hava koridoru açıldı, şimdi sınırı açma ve ambargoyu kaldırma tartışması sürdürülüyor. Türkiye’nin, en güçlü kozlara sahip olduğu bir konuda geri adım atmasıyla Ermeniler inisiyatif kazandı, Türkiye’nin kuzeyden kuşatılması hız kazandı. Tevhid-i Tedrisat’ın kaldırılması ve molla rejimi: 28 Şubat’la birlikte yeniden sağlanmaya çalışılan öğrenim birliği İmam-Hatip yasasıyla ortadan kaldırıldı. Üniversiteler ve devlet kurumlarının yeniden imamlaştırılmalarının yolu açıldı. YÖK tasfiye edilerek üniversiteler gerici iktidara bağlandı...
Türkiye’yi satmanın zemini şeriat rejimi Şimdi tüm Türkiye İmam Hatip yasasını tartışıyor. Oysa ki o yasa bu uzun listenin bir parçasıdır. Yukarıdakiler olmasa listenin sonundaki de olmayacaktı. Bunu anlayamayan saf Atatürkçüler ve pekala bilen sahte Atatürkçüler şimdi boşu boşuna laiklik feryatları tutturmuş gidiyorlar. Artık saflığı bırakmak ve gerçekleri görmek gerek. Şimdi tüm bu listedeki tüm büyük değişikliklerin son iki yılda, hatta büyük bölümünün geçtiğimiz aylarda gerçekleştirildiğini düşünelim ve nasıl hızlı bir rejim değişikliği yaşadığımızı görelim. Türkiye’de artık cCumhuriyet’in sadece adı kalmıştır. Kökten Batıcı bir iktidar Türkiye’yi bir ılımlı hilafet rejimine sürüklemektedir. Türkiye artık devletin ortadan kaldırıldığı ve farklı emperyalist güçlerin paylaşmak için biriyle çarpıştığı bir alan haline gelmiştir. Bu tam da bir Osmanlı manzarasıdır. Dün İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya Osmanlı toprakları için mücadele ediyordu. Farklı padişahlar ve sadrazamlar ise birbiriyle çatışan bu emperyalistlerin kuklası konumundaydı. Bağımsız karar alabilen bir devlet mekanizması söz konusu değildi. Bugün de ABD ve AB Türkiye topraklarını paylaşmak için birbiriyle çarpışıyor. Rusya ise çıkarlarına dokunulduğu noktada Türkiye’deki ajanları aracılığıyla paylaşıma ortak olmaya çalışıyor. Bu bir Meşrutiyet rejimidir. Rejim değişmiştir. Türkiye’yi yeniden Cumhuriyet yapmak için bir devrim gerekmektedir. Türkiye’nin paylaşılması ve parçalanması ancak milli devletin, yani Cumhuriyet’in ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Bu yüzden de Cumhuriyet’in yerine Meşrutiyet’i koymadan Türkiye’yi paylaşamazlar. Bunun zemini ise Hilafet rejimidir, şeriatçılıktır. Bugüne dek hem Atatürkçü kesimler hem de milliyetçi kesimler bağımsızlık mücadelesi ile laiklik arasındaki bağı kavrayamamıştır. Bu hatadan dolayı Türkiye bu noktadadır, hata halen de sürmektedir. İkiz yasaların çıkmasıyla veya 90. maddenin kaldırılmasıyla İmam Hatiplerin önünün açılması aynı paketin unsurlarıdır. Bunu anlayamayan veya daha doğru bir ifadeyle işine gelmediği için anlamayanlar şimdi YÖK ve İHL düzenlemeleriyle şoka uğramış durumdadırlar. En Amerikancısı en Avrupacısı, en hızlı masonu şimdi birden en sıkı Atatürkçü olmuş, Cumhuriyet yürüyüşleri düzenlemektedir. Türkiye satılırken neredeydiniz sayın rektörler? Son bir haftadır AKP’ye karşı en sert muhalefeti yürüten rektörlere tek tek bakın. Apo affedilirken hiçbirisini sokaklarda gördünüz mü? Ya Kürtçe eğitim yasası çıkarken? İkiz yasalar kabul edilirken hangisinin sesi çıktı? ABD’nin onbinlerce askerinin Güneydoğu’ya yerleşmesini sağlayacak tezkere tartışılırken hiçbiri itiraz etti mi? Kıbrıs açık açık satılırken hangisi sokaklara döküldü? MGK tasfiye edilirken hiç sesleri çıktı mı? Hepsini bir kenara bıraktık, PKK üniversiteleri üs haline getirdi, tüm militanlarını açık bir çalışma ile üniversitelerden devşiriyor, hanginiz engel oldunuz? Tüm bunlar yapıldıktan sonra ortada bir Cumhuriyet kaldı mı ki savunmak için yürüyüş düzenliyorsunuz? AKP’nin hangi uygulamasına karşı muhalefet ettiniz de şimdi yakınıyorsunuz. Ama Atatürkçü gençleri tehlike olarak gördünüz, Atatürk gençliğinin büyümesinden rahatsız oldunuz, onları yok etmek için elinizden geleni yaptınız. Hani Ordu göreve provokasyondu Hatta bu yasa çıkmasın diye yapılan bir yürüyüşte Atatürkçü gençler “Ordu Göreve” dediğinde onları provakötürlükle suçladınız, AKP’den korkup şeriatçılarla aynı safa düştünüz. O klasik demokrasi masallarıyla Ordu’nun görevini yapmasına karşı çıktınız. AKP saldırısı altındaki Ordu’ya sahip çıkmadınız. Şimdi göreve gelecek ordu mu mu kaldı? Bakın, sonunda koltuklarınızdan da oldunuz. Zaten ancak tüm bu sert muhalefeti yapmak o zaman aklınıza geldi. Ancak üzgünüz, artık çok geç. Gazetelere verdiğiniz o “Ordu göreve” ilanları, orduya bir şey yapması için yalvaran senato kararları bile artık sizi kurtaramaz. Varın siz de Cumhuriyet yürüyüşü düzenleyip bol bol yürüyün, akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş... Kıbrıs’ın satıldığı noktada YÖK yaşayamaz Artık şu nokta anlaşılmalıdır. Apo affediliyorsa, DGM kaldırılıyorsa, Kıbrıs satılıyorsa o noktada YÖK de kesin olarak kalkar. Tersi de geçerlidir. Bu iktidarın İmam Hatiplerin önünü açma konusundaki kararlılığının şiddeti Kıbrıs’ı ve Güneydoğu’yu satma konusundaki kararlılığının ölçüsüdür, habercisidir. Bu ikisini birbirinden koparan yanlış yapar, süreci anlayamaz. Son YÖK tartışması sırasında bütün “Kuvayı Milliyeci” sağ partilerin çuvallaması bu gerçeği açıklamaktadır. Hepsi Cumhuriyet’in tasfiye edildiği bu aşamada AKP’nin yanında yer almıştır. “Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı gerekirse silahlı mücadele yaparız” gibi büyük büyük laflar eden Ülkü Ocakları’nın şimdiye dek pek sesi çıkmamıştır ama İmam Hatip konusunda AKP’yi desteklemek için açıklama yapmaktan da çekinmemişlerdir. Sadece bu bile sağ-sol ittifakı olarak sunulan sahte Kuvayı Milliye’nin ne kadar temelsiz olduğunun göstergesidir. Türkiye’de milli devletin yıkılması bir molla rejiminden geçilerek mümkün hale getirilmektedir. Onun için de devlet ne kadar mollalaşırsa o kadar sömürgeleşir. Bakın bugün Türkiye’yi sabıkalı bir imam yönetiyor, devlet kademeleri bunlarla dolduruluyor, durum ortada. Kökten Batıcılık ile ılımlı hilafet birbirinin ikiz kardeşidir. Şeriata giden yola karşı çıkmayan kökten Batıcılığın ekmeğine yağ sürer. Yalnız laiklik konusunda tarafsan Tayyip de yasayı geçirir Bu molla yasalarının çıkması Ordu’nun tamamen etkisiz hale getirildiğinin de kanıtıdır. Hükümet yasayı ilk kez bu kadar açık biçimde Ordu’ya rağmen çıkartmıştır. Yanlışlar birikmiş, birikmiş ve sonunda Ordu’nun elini kolunu bağlamıştır. Şimdiye dek her konuda susan Ordu’nun bu konuda konuşması hiçbir fayda getirmemiştir. Orgeneral Hilmi Özkök demokrasiyi kurtarmak adına Kıbrıs’ın satılmasına onay veren konuşmasında yalnız laiklik konusunda tarafız demişti. Böyle bir şey mümkün müdür? Bir kere Cumhuriyet laiklikten ibaret midir? Milli devlet ortadan kaldırıldıktan Türk hukuk sistemi rafa kaldırıldıktan sonra ortada laiklik adına bir şey kalır mı sanıyorsunuz?
Madem ki Meclis’in Ordusu olduğunuz için Kıbrıs’ta, Güneydoğu’da ve Kuzey Irak’ta taraf değilsiniz, öyleyse İmam Hatip’te niçin tarafsınız demezler mi adama? Bakalım şimdi ne yapacaklar, Meclis Tevhid-i Tedrisat’ı lafa kaldırdı. “Meclis’in Ordusu” bunu da savunacak mı? Türk ordusunun seyir defteri Türkiye’nin geldiği noktada Ordu’nun içinde bulunduğu durumu yeniden masaya yatırmak artık farz olmuştur. Türk Ordusu’nun başta saydığımız uzun listenin tümüne karşı olduğu ortadadır. Bu noktada şimdiye dek belli noktalarda bir direnme hattı kurarak ABD ve AB ile cephe cepheye gelmeme çizgisi takip edildi. Bu noktada en kötü seçenekle karşılaşmamak için tavizler verme politikası savunuldu. Ancak şimdi gerçekten de en kötü seçenekle karşı karşıyayız. Türkiye parçalanmanın son aşamasına geldi ve gerçek bir molla rejimi kapıda. Büyük tavizler Ecevit hükümeti döneminde başladı. Rum kesiminin AB üyeliğine izin verilmesi yıllardır izlenen Türk tezinin ilk önemli kırılma noktasıydı. Ordu bu noktada KKTC’yi ve Denktaş’ı savunup gerisini hükümete bırakmakla yetinerek olası çatışmalardan kaçabileceğini düşündü. Sonuç ortada. İkinci nokta Kürt unsur aracılığıyla Türkiye’yi parçalama planlarıydı. Türkiye’nin Kuzey Irak’tan çıkarılması, PKK’nın yasallaştırılması ve Kürt kimliğinin zorla yaratılması ve Güneydoğuda da Amerikan askeri bölgesinin oluşturulması planı bu dönemde yürürlüğe konuldu. İşte AB darbesi tam da bu sırada yapıldı. Bu darbeye ancak karşı bir darbeyle engel olunabilirdi, Ordu ise tersine darbeye karşı erken seçimi savundu ve böylece kendi elleriyle AKP’yi iktidar yaptı. Bununla kalmadı 3 Ağustos yasalarının çıkmasına da sessiz kaldı. Bu dönemde Ordu’nun en kritik hatası budur. Çünkü 3 Ağustos’ta Türkiye’nin anayasası değişmiştir, iktidarı değişmiştir ve rejimi değişmiştir. Bir rejim değişikliği parlamenter yollarla engellenemez. Madem ki dış kaynaklı bir darbe sözkonusudur, öyleyse devlet kendisini savunmalıdır. Bu görev de elbet Ordu’ya düşer. Ancak Ordu bu kritik noktada işi gelişigüzel parlamenter çözümlere bıraktığı için Türkiye bu noktaya düşmüştür. 3 Ağustos’ta Orduya da darbe yapılmıştır Şimdi çok daha iyi anlıyoruz ki 3 Ağustos darbesini yapanlar yalnız Ecevit hükümetini devirmemiştir, Ordu’ya da darbe yapmıştır. 94’lerden başlayarak 2002’lere kadar Batı ve şeriat konusunda çok bilinçli yetişen komuta heyeti temel direnme noktalarında taviz vermemiştir. Bugün de alt kademelerden üst kademelere kadar Batının parçalanma planları ve şeriatçı yükseliş görülmekte ve tepki duyulmaktadır. Fakat AB darbesi sırasında ne olduysa olmuş ve bu komuta kademesi bir şekilde sekteye uğratılmıştır. Üst düzey komutanlarımız hâlâ temel konularda nettir, tavırları ortadadır. Ancak Kıbrıs’ın satılmasına onay veren birisi Ordu iradesinin de dışında hareket etmektedir. O birisinin hükümetle uyumlu tavrı Ordu’nun bütününü temsil etmemektedir. Söylediği görüşler kendi kişisel fikirleridir. Ordu elbette ki şeriatçı ve kökten Batıcı AKP’nin oluşturduğu Meclis’in ordusu değildir. Ordu Atatürk’ün Ordusu olduğuna göre Atatürk’ün Ordusu gibi davranacaktır. Ancak bu orduya yapılan darbeyle engellenmekte, Türk Ordusu pasifize edilmektedir. Hareketsizlik ve tavizler tam da bu darbe döneminde başlamış ve çorap söküğü gibi devam etmiştir. Kürt devletinin kurulması tehlikesi tam da bu dönemde kapıya dayanmıştır. TÜRKSOLU’nda Kürt devletinin fiilen kurulacağını tespit etmiş ve daha iki yaz önce ABD bölgeye gelmeden, koşullar uygunken Ordu’nun müdahalesini savunmuştuk. Ordu müdahaleden kaçınmış kırmızı çizgilerini açıklamakla yetinmişti. Şimdi artık herkesin diline dolandığı gibi o kırmızı çizgiler pas pas olmuştur. Ordu Kuzey Irak’tan çekilirken laiklikte, MGK’da ve Kıbrıs noktasında bir direnme hattı kuracağı sinyalini vermişti. Fakat hemen ardından Tayyip yasadışı şekilde Başbakan yapıldı. Önceki Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu’nun “beyni ile dili arasındaki irtibat kopmuş” dediği bir sabıkalı imam Türkiye Cumhuriyeti’nin başına getirildi. Kıbrıs ve Irak’ta hükümet geleneksel Türk tezine aykırı olarak yapılması gereken ne varsa yaptı. Hep Genelkurmay geri adım attı, hükümet ilerledi. Son olarak MGK etkisiz hale getirildi, bu da sineye çekildi. Geçtiğimiz ay Özkök’ün açıklamalarıyla birlikte Kıbrıs’taki kırmızı çizgiler de terkedilmiş oldu. Kıbrıs’ta da teslim olduktan sonra Ordu’nun tek direnme noktası olarak laiklik kaldı. Ama burada da Tayyip herkesi aldatmayı başardı ve kimseyi dinlemeden yasayı çıkarttı. TÜSİAD ve Aydın Doğan’ın değil ABD’nin adamı Gerek Ordu, gerek medya, gerekse de kimi Atatürkçüler AKP’nin Batıcı uygulamalarını gördükçe şeriatçılığın bu kadarına cesaret edemeyeceğini düşünmüşlerdi. Yanıldıkları ortaya çıktı. Çünkü AKP’nin muhafazakar demokrasisi şeriatçılığın törpülendiği, ılımlı bir şeriatçılık anlamını taşımıyor. Tersine özlemi duyulan şeriat rejiminin Batı devletlerinin garantörlüğünde uygulamaya konulması anlamını taşıyor. Zaten Ordu’yu korkutan da iktidarın arkasındaki bu büyük Batı desteği değil mi? Kökten Batıcı bir rejimin aynı zamanda kökten şeriatçı olması pekala mümkündür, mümkün olmanın ötesinde emperyalizm için gayet iyi bir çözümdür. Emperyalistler gericileri sever. Ayrıca dinci bir ideoloji milliyetçiliği ve milli devleti ortadan kaldırmanın en emin yoludur. AKP, dışarıda ABD’ye ve kısmen AB’ye dayanmakla birlikte içerde onun klasik işbirlikçilerine dayanmamaktadır. Hem taban hem de sermaye olarak. Oysa ki işbirlikçi medya ve onun dayandığı sermaye kesimleri kendisiyle yaptıkları anlaşmaya dayanarak Tayyip’i öncekiler gibi avuçlarının içine aldıklarını zannetmişlerdi. Ancak Tayyip hiçbirine pabuç bırakmayacağını ortaya koydu. Tayyip’in ülke içinde dayandığı İslamcı bir kesim elbette vardır ve bildiğimiz klasik TÜSİAD oligarşisine karşı on yıllardır beraber yürüdüğü yol arkadaşlarını tercih etmesi gayet normaldir. Şimdi özellikle Aydın Doğan medyasının duyduğu şaşkınlık aslında laiklik elden gidiyor endişesinden çok bu endişeden kaynaklanmaktadır. Hem TÜSİAD hem de Aydın Doğan bu konuda kendilerine çok güvenmiş ama avuçlarını yalamışlardır. Tayyip her ikisini de kandırmış ve son manevralarıyla nakavt etmiştir. Bu noktada Ordu’nun da bu çatışmaya oynayarak hükümeti caydırma hesabı iflas etmiştir. 28 Şubat günlerinde değiliz. Çünkü bu iktidarın içteki dayanağından çok daha önemli bir dış desteği vardır ve bu dış destek içteki bağlantılarından kaynaklanmamaktadır. Yani bunlar öncekiler gibi Aydın Doğan’ın veya TÜSİAD’ın değil direk olarak Bush’un kuklalarıdır. AKP’nin şeriatçı uygulamalarını engellemek istiyorsanız Batıyla hesaplaşmayı göze alacaksınız. İşte bunun için bugün yeniden Mustafa Kemal tavrına muhtacız. Hem Hilafet Ordusuyla hem de Yunan ordusuyla savaşacak bir Ordu lazım! Menemen’deki Şeriatçı isyanı silahla bastırırken İngiliz ve Fransız şirketlerine el koyacak bir yönetim lazım! Anayasaya laiklik ilkesini geçirirken Hatay’da Fransızlara karşı savaşı göze alacak bir irade lazım! İşte böyle bir iradeniz yoksa hep en kötü seçenekle karşı karşıya kalırsınız. Tüm üniversiteleri ve devlet kurumlarını imamlarla doldururlar ses çıkaramazsınız, Kıbrıs’ı Rumlara verirler, askerinizi Türkiye’ye postalarlar susarsınız. Orada tavır almayan burda da tavır alamaz. AB’ye onurlu giriş Kıbrıs’ta iflas etti Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta geldiğimiz noktaya bir bakalım. Rum kesimi KKTC’yi tanımayı hiç bir şekilde düşünmüyorken ve kendi devletini tüm Kıbrıs’ın temsilcisi olarak görüyorken Tayyip “Rum kesimini tanıyabiliriz” mesajı verdi. Bunun neresi diplomatik zafer? Talat, Annan planını tek taraflı uygulamaktan bahsediyor. Yani Rumlar istemese de biz onlara evlerimizi, topraklarımızı vermeye hazırız diyor. Ya bunun neresi diplomatik zafer? Geldiğimiz noktada Kıbrıs’ta artık bir Türk tarafı kalmadığını bilelim. Güney’de Rum kesimi ve AB vardır, Kuzeyde ise yalnızca ABD vardır. ABD’nin Talat’a “sayın Başbakan demesi, KKTC’yi tanımayı tartışması da tamamen bundandır. Öyleyse yine iki ucu da köleliğe çıkan bir politikayla karşı karşıyayız demektir. AB’ciliğe devam edeceksek Kıbrıs Türkünü Rumların egemenliğine vermeyi kabul edeceğiz demektir. Bu noktada ada tamamen Rumlaşacak, Türk askeri kovulacak. Yok biz AB’ye tavır alır, ABD’yle birlikte Kuzey’de iş tutarız derseniz o zaman da güneyi Rumlara ve AB’ye, kuzeyi de ABD’ye bırakırsınız ve onlar orada çatışırlar, tabi Türkiye yine adadan kovulmuş olur. Onun için AB’ye onurlu giriş stratejisi artık bütünüyle iflas etmiştir. Biz bir Atatürkçünün hiçbir şekilde AB’yi savunamayacağını söylerken bazı çok bilmiş ve kendini çok beğenmiş profesörlerimiz bu görüşü fazla radikal bulunuyordu. Şimdi AB’ye onurlu veya onursuz giriş stratejisi arasında herhangi bir fark kalmamıştır, ikisi de aynı kapıya çıkmaktadır. Ortadoğu’da Mustafa Kemal tavrı ABD ve AB Ortadoğu’yu paylaşmak için birbiriyle çatışıyor ve Türkiye yine paylaşım mücadelesinin tam merkezinde. AB Güneydoğu’da PKK’ya ve DEHAP’a dayanarak Türkiye’de bir Kürt devleti kurmak ve buradan Ortadoğu’ya açılmayı düşünüyor. ABD ise aynı işi Kuzey Irak’ta Barzani’ye dayanarak, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye doğru genişleyen bir Kürt devleti planlıyor. Bu iki plan birbiriyle çatışmaktadır. Ancak bu çatışma sırasında tarafları birbirlerine oynayarak zaman kazanma şansı bile yoktur. Çünkü çatışmanın merkezinde zaten Türk toprakları vardır. Tüm bunlar artık ne üstü örtülebilecek ne de ertelenebilecek çatışmalar. Bu noktada emperyalistlere karşı Mustafa Kemal tavrı stratejik bir çizgi olmanın ötesinde güncel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Türkiye ya Mustafa Kemal tavrı alacak ya da parçalanacaktır, bir ara yol kalmamıştır. Nedir Mustafa Kemal tavrı? Türkiye’de PKK’nın silahla bastırılması, yasallaşma girişimlerinin ve Kürt kimliği yaratılması politikalarının tasfiye edilmesi. Ortadoğu’da da işbirlikçi Kürt aşiretlerine karşı Suriye, İran ve Irak direnişçileriyle işbirliğine gidilmesi. Şimdi özellikle Ordu’nun hatasını anlayarak yeni bir Irak stratejisi çizmesinin zamanıdır. Türkiye’nin geleceği Irak direnişinin geleceğine bağlıdır. Bu yüzden Ortadoğu’da emperyalizme karşı yakılan bu direniş ateşiyle mutlaka bir bağ kurulmalıdır. Maalesef bize Mustafa Kemal’i Arap direnişçileri öğretmektedir. Yazık... Oysa ki Araplar emperyalizme karşı direnişi Mustafa Kemal’den öğrenmişti. Şimdi Mustafa Kemal gibi bu Şark ayaklanmasını örgütleyip onun başına geçecek ve Türk milletini bütün mazlum milletlerin lideri yapacak bir tavra ihtiyacımız var. İşte bu yüzden bir kez daha Mustafa Kemal’i arıyoruz. Çağımızda ABD ve AB’nin karşılığı Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal yalnız Türk milletinin devrimci lideri değildir, mazlum milletlerin direnişinin simgesidir. Emperyalizme karşı mazlum milletleri koymak emperyalizme karşı Mustafa Kemal ile karşı çıkmaktır.
Samsun-Ankara mı Samsun-Moskova mı? Şimdi kimileri ABD ve AB’ye karşı Rusya’yı savunmanın Mustafa Kemal tavrı olduğunu savunabiliyorlar. Türkiye’de defalarca yaşadığımız, Mahmut Nedim Paşalardan bu yana gelen Rus ajanlığını bize Avrasyacılık, bağımsızlıkçılık, ulusalcılık diye yutturmaya çalışıyorlar. Hiç çekinmeden adını koymalıyız. Bu Türkiye’de gittikçe etkisi artan Mustafa Kemal ruhunu, milliyetçi ve Kuvayı Milliyeci fikirleri bir emperyalistin peşine takma faaliyetidir. Politikasıdır demiyoruz, çünkü politika filan da değildir açık bir ajan faaliyetidir. Atatürk’ün en zor koşullarda bir devleti yokken, düşman Ankara kapılarına dayanmışken, asker yokken, para yokken yapmadıklarını bunlar yapıyorlar ve Rusya’nın kucağına atlıyorlar. Avrasyacılık milli güçlerin maneviyatını ve savaşma gücünü zedelemektedir. En tehlikeli yanı bu aciz, sefil, korkak Tanzimat kafasının milli güçler arasında yayılmasıdır. Üstelik Avrasyacılık stratejik açıdan da son derece ahmakça bir fikirdir. Bu yüzden bir ajan faaliyeti sonucu milli güçler arasında popüler hale getirilen Avrasyacılığı artık ortadan kaldırmak şarttır. Bu bir ajan faaliyetidir, işin en kötüsü bu ajan faaliyetine Atatürkçü bir hava verilmektedir. Öyle ki Rus papazı Dugin’in Türkiye acentaları tutmuş Türkiye’nin bağımsızlığı için Samsun’dan Ankara’ya yürümektedir. Onlara önerimiz yürüyüşün adını ve yönünü değiştirmeleridir. Samsun-Ankara değil Samsun-Moskova çok daha yerindedir! Bir daha dönmemeleri daha da yerindedir!.. Seni, ruhunu, ordunu arıyoruz Bugün tasfiye edilen Atatürk’ün yarattığı Cumhuriyettir. Atatürk’ün yarattığı Ordu’dur. Atatürk’ün yarattığı tam bağımsızlık ve devrimcilik ruhudur. Ama en çok da bunların karşısına dikilecek o Mustafa Kemal tavrını engellemeye çalışıyorlar. Mustafa Kemal’in ocağından yeni Mustafa Kemaller çıkmasın diye uğraşıyorlar. Ortadoğu’da Mustafa Kemal’in başlattığı Şark ayaklanmasını boğmaya çalışıyorlar. Türkiye’den ve Ortadoğu’dan Mustafa Kemal’lerin çıkmasından korkuyorlar. Türkiye’yi paylaşma savaşı artık kesin olarak başlamış durumda. Dün olduğu gibi vaziyeti idare etmek artık mümkün değil. Türkiye’yi parçalamak için tüm hukuki ve siyasi alt yapı hazırlanmış durumda. Osmanlı’nın Küçük Kaynarca’dan başlayarak Birinci Dünya Savaşına kadar gelen 150 yılını biz 20 yıl içinde katettik. İlk toprak kaybını da Kıbrıs’ta yaşıyoruz. Ancak bu sefer tüm liste bir kerede önümüze sürülmüş durumda. Tüm paylaşma planı aynı anda karşımıza çıktı. Bundan sonrası Mustafa Kemal’in ruhunun, Ordusu’nun dirilmesi olayıdır. İçinde yaşadığımız günler Türkiye için felaket günleridir, Türk milletinin başına çok büyük belalar getirilmektedir. Ancak bu, aynı zamanda büyük bir fırsattır da. Türk’ün aklı geç gelir. Geç olsun güç olmasın. Artık herkes kendi konumunu gözden geçirecek. Siyaset oyunlarını bırakıp vatan savunması çizgisinde birleşecek. Ara çözümler iflas etmiştir. Ya Mustafa Kemal’in devrimci, tam bağımsızlıkçı tavrı ya da ölüm! Başka seçenek kalmadı... Önce Mustafa Kemal’in Ordusu yeniden Mustafa Kemal’in Ordusu olduğunu tüm dünyaya kanıtlamalı. Milli güçlerin içinde gözükerek Mustafa Kemal tavrının doğmasını engelleyen dış kaynaklı akımlar saflarımızdan temizlenmelidir. Atatürkçülük bir direnme, dirilme ve arınma ideolojisi olarak yeniden milli saflarda hakim olmalıdır. Mustafa Kemal’i bugün çok daha fazla arıyoruz. Ve O’nun şanına uygun bir 19 Mayıs’ı ancak Mustafa Kemal tavrını hakim kıldığımız zaman kutlayabiliriz. |