|
Kıbrıs
hâlâ kurtlar sofrasında
Halkların direnişi yadsınarak strateji oluşturulamaz
Günümüzde Amerika’nın Birleşmiş Milletler aracılığıyla
kurduğu politik hegemonyası yanında, askeri ve savaş sanayii üzerindeki
teknolojik hegemonyası, küresel bir hegemonya oluşturması için yeterli
görülmemektedir. Gerek Afganistan’daki Amerikan başarısızlığı, gerekse
Irak halkının Amerika ile mücadelesi göstermektektedir ki, stratejistyenlerin
gösterdiğinin dışında farklı dünya gerçekleri bulunmaktadır. Bu da
halkların direnişi gerçeğidir.
Kıbrıs’a bu perspektifle bakmak gerekir. Amerikan
yatırım ve politik egemenliği altındaki Uzakdoğu ve Çin’le oluşmuş
Amerika-Pekin-Tokyo ekseni karşısında oluşmaya çalışan Moskova-Berlin-Paris
ekseni, küresel mücadeledeki her sorunda karşı karşıya gelmektedir.
Bu ikinci grup, askeri bir güce, ekonomik olarak yeni gelişen teknolojilere
dayanmadığı ve BM üzerinde egemenliği olmadığı için henüz küresel
bir güç haline gelememiştir. Ancak Amerika’nın mutlak küresel hegemonyasının
önünde engel olarak durmaktadır.
TÜRKSOLU’nda yaptığımız analizde, “Kurtlar Sofrası
Kıbrıs” söyleminde ABD-Avrupa ve Rusya ilişkilerini ve üç emperyalist
gücün Kıbrıs üzerinde hegemonya kurma çabalarını vurgulamıştık. Gerçekten
de son günlerde Rusya’nın sesini yükselterek “Burada ben de varım”
söylemini hatırlatan politikası gündeme geldi.
Rusya’nın Güvenlik Konseyi’nde Kıbrıs’a uygulanacak
silah ambargosuyla ilgili kararı veto etmesi büyük tartışma yarattı.
Günümüzün modası Avrasyacılığın etkisiyle yorum yapanlar Amerika ve
Avrupa’ya karşı bir Rusya vetosu söz konusuymuş gibi algıladı. Aslında
Rusya’nın vetosu, Rusya’nın AKEL politikası ve Kıbrıs’taki stratejik
hedeflerinin bir ürünüdür.
Denktaş referandumda haklı çıktı
Herkesin Kıbrıs’ta Denktaş kaybetti, evetçiler kazandı
dediği noktada, küresel bir bakışla olaya baktığımız zaman, Denktaş’ın
iki kere, üç kere haklı olduğu ortaya çıkıyor.
Rum Kesimi’ndeki sonuç, Rumlar’ın 60’lardan çok daha
keskin biçimde Türk varlığını Ada’dan dışlamaya dönük politikadan
bir adım geri atılmadığını göstermektedir. Rum Kesimi’nde Annan Planı’na
karşı muhalefeti AKEL’den çok Atina Metropolitliği’ne bağlı Ortodoks
Kıbrıs Rum Kilisesi’’nin sürdürmesi “Kurtlar Sofrasında Kıbrıs” başlıklı
yazımızda altını çizdiğimiz Ortodoks ideolojisinin etkisini göstermektedir.
AB, Katolik-Ortodoks dünya arasındaki sınırı
Kıbrıs’ta aştı
Kıbrıs’taki son gelişmelerle birlikte, AB yani Katolik-Protestan
Avrupası tarihsel konjonktürde ilk defa Ortodoks Yunanistan’dan sonra,
Kıbrıs’ı da Ortodoks kimliğiyle yanına almaktadır. Bir başka ifadeyle,
bin yıldır değişmeyen Katolik ve Ortodoks Avrupa arasındaki sınır
bu dönemde aşılarak Ortodoks dünyası Batı Hıristiyanlığı denilen Katolik-Protestan
dünyasıyla entegre olmuştur. Böylece, Avrupa ekonomik, askeri ve politik
olarak gerilediği bu konjonktürde, AB politikası ile öne çıkarak Yunanistan,
Kıbrıs ve giderek Doğu Akdeniz ve Mısır’daki Ortodoks dünyası ile
bir bağlantı kurarak politik genişlemesini sürdürmüştür.
Geniş Avrupa Birliği Projesi ile Büyük Ortadoğu
Projesi arasındaki mücadele

“Her boru Kıbrıs’a akar”
ABD’nin İsrail aracılığıyla Kerkük
ve Musul petrollerini Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı’nı kapatarak
Hayfa’ya akıtması, diğer taraftan ise Basra petrollerini de yeni
bir boru hattıyla Hayfa’ya akıtmasıyla İsrail’i bir yeni Rotterdam’a
dönüştürme projesi vurgulanmaktadır. Kuzeyde ise İskenderun Körfezi’ne
ulaşan boru hattıyla Bakü-Ceyhan Boru Hattı da çalıştığında Doğu
Akdeniz’de Kıbrıs’ta bu iki hat kesişmektedir. Bu harita AB ile
ABD arasındaki Kıbrıs üzerindeki mücadeleyi resmektedir. (Joe
Vialis, 17 Nisan 2003) |
Kıbrıs’ta paylaşılamayan nedir? AB’nin genişleme hedefine
karşılık ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi, Avrupa’yı da yanına alarak
Ortadoğu’da hegemonya oluşturma çabasıdır. Ancak, Kıbrıs’taki emperyalistler
arası mücadele bu iki politika arasındaki keskinleşmeyi ortaya çıkarmıştır:
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi mi, yoksa AB’nin “Geniş Avrupa Projesi
nin uzanımı olan “Geniş Ortadoğu Projesi mi?
Özetle vurgularsak, Protestan ve Katoliklerden oluşan
Batı Hıristiyan emperyalizmi, tarihsel olarak kendi hegemonya sınırları
dışında kalan Ortodoks coğrafyasında Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır’a
kadar uzanan alanda, egemenlik kurma şansını AB projesi ile birlikte
sağlamıştır.
AKEL’in ve Kıbrıs’taki Ortodoks Kilisesi’nin Annan
Planı’na hayır demesi, ABD’nin Fener Rum Patrikhanesi aracılığıyla
kurmaya çalıştığı hegemonyaya karşı AB’nin Yunan-Atina Metropoliti’nin
aracılığıyla egemen hale geldiğini göstermektedir.
AB’nin geniş Avrupa projesinin bir sonucu olarak
Libya, Suudi Arabistan ve İran üzerindeki egemenliğini kurmak için
Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, üstlenmek istiyor. AB’nin Kıbrıs’ta egemen
hale gelmesi, askeri olarak da genişleyecek bir politikanın ilk adımlarındandır.
Çünkü Kıbrıs tarihte tüm ticari yolların birleşme noktasında yer aldığı
için kazandığı önemden çok daha büyük bir önemi 21. yüzyılda tüm boru
hatlarının Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’a aktığı için stratejik-askeri ve
ekonomik önemi AB’nin varlığı için vazgeçilmez olmuştur. ABD ise Shekinan
Projesi olarak isimlendirilen (Kerkük-Musul petrolleriyle Basra petrollerinin
İsrail Hayfa Limanı’yla Akdeniz’e bağlanması projesi) proje için de
vazgeçilmezdir. Keza, Bakü-Ceyhan ve Kerkük-Yumurtalık boru hatlarının
da Akdeniz bağlantısı Kıbrıs’ta askeri egemenliği gerektirir. Kıbrıs’tan
Türkiye’nin dışlanması veya Kıbrıs’ın Türkiye’den koparılması bu boru
hatları üzerinde Türkiye’nin söz sahibi olmasının engellenmesi için
de gerek ABD, gerek AB, gerekse Rusya için de gereklidir.
Rusya’nın, ABD projesini BM’de veto etmesi de baştan
beri söylediğimiz Berlin-Moskova ittifakının bir ayağını oluşturmaktadır
ve bu proje kapsamında değerlendirmek gereklidir.
Avrupa AKEL aracılığıyla ABD’ye Kıbrıs’ta dur
dedi
Annan Planı olarak sunulan BM projesinde, ABD, AB’nin
adaya girmesine karşılık Kıbrıs’ta askeri egemenliğini Birleşmiş Milletler
aracılığıyla kurmayı hedefliyordu. ABD’nin bu projesinin ikinci ayağı
Shekinan Projesi’dir. Bu projeye göre Irak petrolleri Kerkük-Hayfa
boru hattı ile Akdeniz’e taşınacak ve İsrail aracılığıyla dünyaya
pazarlanacaktır. Basra petrolünün Hayfa’ya ulaştırılmasıyla ikinci
bir Rotterdam yaratılmak istenmektedir. Kıbrıs bu projenin güveniği
için de önemlidir. Diğer yandan, Kıbrıs vasıtasıyla Azerbaycan’dan
İskenderun’a gelen Hazar petrolleri de kontrol edilebilecektir.
ABD, hegemonyasını, petrol üzerinde de hegemonya
kurarak, küreselleşmiş tek bir süper hegemonyaya dönüştürme çabasındadır.
Ancak, bu çaba Irak ve Afganistan’da kesintiye uğramıştır. Bugüne
kadar Avrupa’yı politik ve askeri bir güç olarak kaale almayan ABD,
bu nedenle Avrupa’yı artık yanına almak istemektedir. Ancak, ABD’nin
bu çabası Kıbrıs’ta başarılı olamamıştır. Avrupa AKEL aracılığıyla
Kıbrıs’ta ABD’ye yer olmadığını ve olmayacağını, Kıbrıs’ın AB’nin
toprağı olduğunu göstermek istemiştir. Her ne kadar, Polonya’da Bulgaristan’da
ve Romanya’da mobil Amerikan üsleri kurulmuşsa da, o ülkelere konulan
AB’nin çekinceleri bu çelişkiyi göstermektedir.
Peki Türkiye açısından olaya baktığımız zaman zafer
kazandıklarını iddia edenlerin söylemi nedir? “Türkiye Avrupa Birliği’nin
bir ülkesi olan Kıbrıs’ı (Rum Kıbrıs’ı) tanımalı ve Kıbrıs’ın gemilerine
Türk limanlarını, Kıbrıs’ın uçaklarına Türk hava sahasını açmalıdır.
Bundan sonra gelecek ikinci aşama ise “Kurtlar Sofrası Kıbrıs”ta da
belirttiğimiz gibi “Avrupa ülkesinin kara suları gasp edilmemelidir”
diyerek Ege’de Avrupa karasularının 12 mile çıkmasıyla Türkiye’ye
bütünüyle Ege ve Akdeniz’in yasaklanması ve Türkiye’nin Anadolu’ya
hapsedilmesidir. Buna neden gerek duyulmaktadır? Çünkü Türkiye bu
çizdiğimiz iki kutuplulaşan dünyada Amerika’nın yanında yer alma noktasındadır.
Bunun için Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetmek amaçlanmaktadır. Kıbrıs’ın
Türkiye’den koparılması bu politikanın ürünüdür.
Avrupa Türkiye’yi ABD’nin Truva Atı olarak
görmektedir
Avrupa Türkiye’yi Amerika’nın bölgedeki Truva Atı
olarak görmektedir. Bu noktada bakıldığı zaman da, AB’nin KKTC’yi
tanıması AB’nin tavrı KKTC’yi tanımayan Lahey Adalet Divanı’nın kararına
gönderme yapılmasıyla olanaksız olduğunu göstermiştir. Kaldı ki, AB,
Kıbrıs’a verilecek Türkiye’nin yaptığından çok az bir yardım için
bile, Lahey kararı nedeniyle engellenmektedir.
ABD, küresel politik hegemonyası altındaki BM’yi
kullanarak Kuzey Kıbrıs’taki politikasını yoğunlaştırmak ve Kuzey
Kıbrıs üzerindeki hegemonyasını geliştirmek durumundadır. AB ise,
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi aracılığıyla Kıbrıs’a egemenlik kurmak istemektedir.
Bu bağlamda ABD, Yeni Rotterdam Hattı olarak bilinen
Kerkük-Hayfa Hattı gerçekleşmezse, Irak’tan Suriye ve İskenderun’a
gelecek boru hatlarını Kürtler vasıtasıyla kontrol etmek istemektedir.
Bu nedenle, Shekinan Projesi uygulanmazsa, Suriye ve Türkiye üzerinde
genişleyen Kürdistan projesi uygulamaya konulacaktır. ABD’nin Kürtler
vasıtasıyla petrol boru hatlarını kontrol etme projesi Türkiye’de
Ordu tarafından reddedileceği için, ikincil bir senaryo olarak kalmaktadır.
Referandumun sonucu şu olmuştur: BM şemsiyesinden
çıkarak AB’ye ait bir Güney Kıbrıs ve ABD’nin kontrolünde bir Kuzey
Kıbrıs.
“Akdeniz-Karadeniz-Hazar çevresi Avrupa” projesi
Avrupa, Yunanistan’dan sonra Kıbrıs’ı da yanına alarak
Amerika ve İsrail karşısında, Libya, Suudi Arabistan başta olmak üzere
Arap ülkeleri ve İran’la oluşturacağı ittifakının güney yolunu oluşturmaktadır.
Avrupa’nın kuracağı ittifakın kuzey yolu ise Berlin-Moskova-Tahran
eksenidir. Bu Avrupa Birliği’nin çizdiği “Akdeniz-Karadeniz-Hazar
çevresi Avrupa” projesidir. Bu proje nedeniyle, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs,
Amerikancı politika izlediği izlenimi yarattığı sürece Türkiye’nin
AB’ye girme ihtimali kalmadığı gibi, AB’nin hedefi haline gelme riski
oluşmaktadır.
Buna karşılık ABD’nin bu bölgedeki projelerinin gerçekleşebilmesi
için Türkiye kadar Kuzey Kıbrıs’ta da egemenliğe ihtiyacı vardır.
Çünkü bir uçak gemisi konumuna gelen Kıbrıs’ın güney kesiminde AB
yer alacaksa, Kuzey kesiminde de ABD yer almak zorundadır. Bu olguları
gözden kaçırmazsak, “Biz çözüme yakın halk olduğumuzu gösterdik. Rumlar
da çözüme karşı olduğunu gösterdi. O zaman AB bunu değerlendirsin”
tezinin yanlışlığı ortaya çıkmaktadır.
Bu çerçevede, AKEL’in referandumda AB ve Moskova’dan
aldığı destekle verdiği “hayır”, ABD’nin bu bölgedeki egemenliği için
kırıcı olmaktadır. Bu anlamda, Kuzey Kıbrıs’ın elinde bir tek şans
kalmıştır: ABD’nin hegemonyasına sarılarak dünya politik ve ekonomik
platformunda yer bulmak. Bu ise ABD’nin her zaman nihai hedefi olarak
süper dünya hegemonyasını kurmak, bir başka ifadeyle, AB’yi ve Rusya’yı
hegemonyası altına almak olduğu için ABD politik platformlarda Kuzey
Kıbrıs’ı savunması politikasıyla çelişmektedir. Ancak, askeri amaçları
için Kuzey Kıbrıs ile ikili ilişkisini Türkiye’yi dışlayarak sürdürmek,
bir başka ifadeyle Kuzey Kıbrıs’ı uçak gemisi olarak kullanmak olacaktır.
Halbuki, Kuzey Kıbrıs Amerika hegemonyasını gerçekleştirme durumuna
girdiği zaman Türkiye’nin AB üyeliğinin önünü açmak bir yana, Türkiye’nin
AB üyeliği yolunu kapatmaktadır.
Sonuç: Denktaş haklı çıktı
Bu olgulara dayanarak sonuçlarsak Denktaş’ın haklı
olduğu ortaya çıkmıştır. BM şemsiyesindeki politika Amerika’nın küresel
çaptaki politik egemenliği nedeniyle ABD’nin Kıbrıs üzerinde bütünüyle
egemenliğini hesaplayan bir politikaydı. Güney Annan Planı’nı kabul
etmeyerek Amerika’nın bu bölgedeki egemenliğini reddederek AB’ye entegre
olmuştur. AB de petrol yataklarına yakın bir bölge olduğu için Kıbrıs’ı
almıştır.
Bu sonuç, bizim baştan beri savunduğumuz gibi Türkiye’nin
hem AB’ye, hem ABD’ye, hem de Rusya’ya hayır diyebilecek bir politika
izlemesi gerektiğini göstermektedir. Yoksa AB ve Rusya’ya karşı Amerika’yla
veya Amerika’ya karşı AB ve Rusya’yla birlikte yürümek Türkiye’deki
ulusalcılığın terkedilmesi anlamına gelecektir. Emperyalist kutuplardan
birini seçme zorunluluğu değil, Türkiye’nin bu bağımsızlığını savunan
ve bu gerçekler düzeyinde bir politika izleme zorunluluğu önümüzdedir.
Ve bu bilnçte olan Denktaş gerçekten öne çıkmaktadır. Referandum sonuçları
Denktaş’ın Rumlar, AB ve ABD hakkında dediklerini doğrulamıştır.
|