Arama: 
03.05.2004/Sayı:55
Anasayfa
Başyazı
Türkiye
Dünya
Tarih
Ekonomi
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Tarih  Turhan Feyizoğlu

“Kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum”

Deniz GezmişEmperyalist güçlerin sömürülerini daha da arttırmak istemeleri nedeniyle sömürmekte oldukları ülkeleri işgal etmeleri ile yoğunlaşan bağımsızlık mücadeleleri dünyanın bir numaralı gündemi haline geldi.

Bağımsızlık mücadelesi, belli bir süreçte ortaya çıkmıyor. Bu bütün toplumsal tarih süreci boyunca devam eden bir olay.

Mayıs ayının tarihine baktığımızda bağımsızlık mücadelesi nedeniyle tarihte yer almış önemli kişilikler ve olaylar bulunmaktadır. Bunların hepsinin dökümünü yapmak ayrı birer yazı konusu olmakla birlikte bunlardan bir kısmını aktarmak mümkün.

Çarlık Rusya’nın esareti altında bulunan Azerbaycan, 28 Mayıs 1918 günü bağımsızlığını ilân etmişti. Tamı tamına 23 ay sonra, 28 Nisan 1920’de o zamanlar Rusya lideri olan Stalin’in onayı, Troçki’nin emriyle, Azerbaycan, Rus Kızıl Ordusu tarafından işgal edilip Sovyet Rusya İmparatorluğu’na dahil edildi. Azerbaycan’ın Sovyet Rusya’nın işgalinden kurtuluşu 1992 yılında gerçekleşti. Azerbaycan’ın bağımsızlık önderlerinden Mehmet Emin Resulzade ile Ebülfeyz Elçibey’i sevgiyle anıyorum.

İlk anayasamız olan Kanun-i Esasi, 23 Aralık 1876’da ilan edilmişti.

Fakat Osmanlı Padişahı Abdülhamit, kısa bir süre sonra Anayasa’yı yürürlükten kaldırttı, daha sonra da, Mithat Paşa’yı 7 Mayıs 1884 Çarşamba günü, sabunlu ve yağlı iple boğdurttu.

Önemli ve ciddi bir devlet adamı olan Mithat Paşa, öğrenci gençliği eylemli olarak ilk politikaya sokan ve Cumhuriyet yönetimini Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulamaya çalışan bir devlet adamıydı.

Mustafa Kemal Yürüyüşü1872’de Sultan Abdülaziz tarafından kısa bir süre de olsa Sadrıazamlığa (Başbakanlığa) getirtilen Mithat Paşa, 1876’da, demokrasiye yönelik ilk adımlarını atarken diğer taraftan da asker-öğrenci ve sivillerden oluşan bir darbe yapıyor, Sultan Abdülaziz’in yerine Veliaht Murat’ın tahta geçmesine olanak sağlıyor ve siyasette yeni bir anlayışın önünü açıyordu. Mithat Paşa’nın öncülüğünde yürürlüğe sokulan fakat Padişah Abdülhamit tarafından yürürlükten kaldırılan 1876 Anayasası, yeni değişikliklerle 1909’da tekrar yürürlüğe konuldu ama uzun ömürlü olamadı. Çünkü, işgalci emperyalist güçler, Osmanlı İmparatorluğu’nu her yönüyle çökertmişler, sonunu getirmişlerdi.

Bunu gören Mustafa Kemal, yine Mayıs ayında milli güçleri biraraya getirmek için, 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya gidiyordu.

Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verilirken 1921 Anayasası yürürlüğe sokuldu. Daha sonra, 1924 Anayasası ile yeni yönetim oluşturulmaya çalışıldı.

Öğrenci-asker ve siviller, 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle yapılan 1961 Anayasası, gerçekten çağın ve demokrasinin gerekleri bakımından yeterliydi. Fakat, 1961 Anayayası tam olarak uygulanmadı ve uygulatılmadı.

1961-1971 dönemi, iktidar ile muhalefet arasında, 1961 Anayasası’nın uygulatılıp-uygulatılmaması arasındaki mücadeleler sonucu çetin geçti.
Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenleyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türk halkına çağrısı

Büyük Türk Milleti!
Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluş idealini yaşatmak için,
Mustafa Kemal devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için,
Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için,
Tam Bağımsız Gerçekten Demokratik Türkiye için,
Gazi Mustafa Kemal’in Milli Kurtuluşçu saflarında toplanalım!
Yaşasın Türkiye!
Yaşasın yarının bağımsız Türkiyesi için mücadele!

 

1961 Anayasası’nın sağladığı görece düşünce ve örgütlenme özgürlüğü sonucu, kitleler, toplumsal ve iktisadi sorunlara daha katılımcı yaklaşmaya başladı. Bunun sonucu, iktidardan ve iktisattan daha fazla pay istemeğe başladılar.

Egemen güçler ve bu güçlerin işbirliği yaptığı uluslararası emperyalist güçler, kitlelerin bu isteklerini bastırmak için her türlü yolu kullanmaya başladı.

Kitlelerin, 1961 sonrası, ilk anti-Amerikan gösterisi, Kıbrıs’ta Rum-Yunan ittifakının Türklere yaptığı katliamlar sonucu yapıldı.

5 Haziran 1964 tarihinde, ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye, Türkiye’nin Kıbrıs’ta katliama uğrayan Türklere yardım edemeyeceğini ihtar eden bir mektup gönderdi. Başbakan İsmet İnönü, buna yanıt olarak tarihi demeci verdi: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada onurlu yerini alır.”

ABD Başkanı Johnson’un bu emperyalist tavrı ve İsmet İnönü’nün ona verdiği yanıt kamuoyuna yansıyınca, Türkiye-ABD arasındaki ilişkiler kamuoyunda açıkça tartışılmaya ve eleştirilmeye başlanmıştır. Sonuçta, ABD karşıtı gösteriler arttı.

1961 sonrası, ABD karşıtı ilk gösteri, üniversiteli gençlerin önderliğinde, 27 Ağustos 1964 Perşembe günü, Ankara’da Zafer Meydanı’nda yapıldı. ABD karşıtı gösteriler, 28 Ağustos 1964 günü İstanbul’da ve Türkiye’nin dört bir tarafında devam etti.

“68 Kuşağı” olarak adlandırılan gençlerin bu dönem en önemli özelliği, antiemperyalist olmaları ve ülkelerinin çıkarlarını herşeyin üstünde tutmalarıdır. Bütün amaçları, Türkiye’nin bağımsız olması için çaba göstermekti.

 

Deniz Gezmiş’ten babasına:
“Sana müteşekkirim çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni”

Baba,
Sana her zaman müteşekkkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız.
Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları.
Düşün baba, bugünkü hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdalar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.
Ya vatan ya ölüm!

Deniz Gezmiş (29 Ocak 1971)

1958’de, daha ilkokul öğrencisi iken CHP’nin gösterilerine katılan Deniz Gezmiş, 1968 yılında bir öğrenci lideri iken Kasım 1968’de yayınlanan, “Gençlik ve Anti-Emperyalist Kavgası” başlıklı yazısında şunları belirtiyordu:

“Çağımız, devrimcilerin Amerikan emperyalizmini adım adım kovaladığı çağdır. Çağımız, gençliğin Çekoslavakya’da ve diğer revizyonist ülkelerde karşı devrimci olduğu çağdır. Çağımız biz yaştakilerin Vietnam’da, Dominik’te, Meksika’da Amerikan emperyalizmine karşı dövüşerek öldüğü çağdır. Azgelişmiş dünya halkları emperyalizme karşı bir savaş verirken gençlik bunun dışında kalamaz. Biz daima ezilenlerden yana çıkmak zorundayız. Eğer bizim kavgamız antiemperyalist kavganın paralelinde yürümezse, ayaklarımız havada kalır. Yalnız, gençlik bu paralelde savaşırken politik partilerden bağımsız olmak zorundadır. Geçmişteki örnekler bağımlılığın zararlarını göstermiştir. Bu hataları bir kere daha tekrar etmenin hiçbir anlamı yoktur. Gençlik yalnız devrime karşı sorumludur, politik partilere değil. Zaman olur ki, bütün politik partiler karşı devrimci olabilirler. Bugün Türkiye’de olduğu gibi. Bu nedenlerden ötürü gençliğin görevi antiemperyalist kavgaya katılmak, fakat bağımsız olmaktır. Bugün bu zorunlu kavgada tek umut olması gereken devrimci gençlik bölünmüştür. Bunda şüphesiz ki, oportünist kişilerin rolü büyüktür. Dürüst, yiğit, devrimci kardeşlerimizden bir kısmı, sekterlikleri yüzünden oportünistlerin etki alanına girmiştir. Bu giriş, onları giderek karşı devrimcilerin safına düşürmüştür. O kadar ki, Amerikan erlerini denize atmak isteyenlere engel olmak için barikat kurmaya kadar götürmüştür. Bu gidiş onları aktif direnmenin başladığı yerde pasif direnmeye itmiştir. Cağaloğlu’nda görüldüğü gibi. Bu oportünist kişiler hiçbir şey yapamadıkları zaman faşizm gelir fobisini ortaya atarak devrimci gençliği eylemden çekmeyi denemişlerdir. Bu fobi, kısmen başarı sağlamış ve devrimci eyleme büyük darbe vurmuştur. Bu iddiayı dikkatle incelemek gerekir. Sosyalist örgütün %3 oy aldığı bir ortamda faşizme gitmek için hiçbir sebep bulunmazken bunu söyleyenler Hürriyet Meydanı’nda ve Kızılay’da hiçbir şey halledilmez diyenlerle aynı düşünceye sahiptirler. Fakat bütün bunları olağan karşılamak gerekir. Çünkü, küçük burjuva sosyalistlerinden daha fazlası beklenemez. Onlar, elbette ki, rahat mücadeleyi tercih edeceklerdir. Bizim bu gibilere söyleyeceğimiz tek şey şudur:

‘Düşmesin bizimle yola

Evinde ağlayanların gözyaşlarını

Boynunda ağır bir zincir gibi taşıyanlar.’

Devrimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizmine karşı duran gençliktir. Onların görevi, sayısının azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir. O, en iyi biçimde karar veren ve uygulayandır. O, boş gecelerini değil, boylu boyunca ömrünü bu kavgaya verendir.

Deniz GezmişYaşasın Bağımsızlık Savaşı Veren Dünya Halkları. Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını “Birinci Kurtuluş Savaşı”, kendilerinin yaptıklarını “İkinci Kurtuluş Savaşı” olarak gören Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan da, Türkiye’nin bağımsızlığı için çaba göstermiş, bu amaç için hayatlarını hiçe saymışlar, 6 Mayıs 1972’de idam edilmişlerdi.

Deniz, 29 Ocak 1971 günü yayınlanan mektubunda şunları belirtiyordu:

“Baba, Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları. Düşün baba, bugün hükümet, işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız… Ya Vatan Ya Ölüm!”

Deniz Gezmiş, 20 Temmuz 1971 günü, yargılandığı mahkemede, geçmişte yaptığı eylemleri tek tek açıkladıktan ve Türkiye’nin toplumsal-iktisadi yapısını irdeledikten sonra, bağımsızlık konusunda özetle şunları söylemişti:

“Bizlerin tek özlemi, tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık... Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğim.”

Yusuf Arslan, idam edilmeden önce son sözü sorulduğunda şunları söylüyordu: “Ben, ülkemin bağımsızlığı ve ülkemin mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Biz, halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz. Yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm.”

Hüseyin İnan da, son nefesini vermeden önce, şu sözleri söylüyordu: “Ben, şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm.”

Mayıs ayında hayatını yitiren bir diğer devrimci genç de Sinan Cemgil’dir. 31 Mayıs 1971’de hayatını yitiren Sinan Cemgil, Deniz Gezmiş ile arkadaştı ve aynı siyasi amaç doğrultusunda hareket ediyorlardı.

Bağımsız olmak kolay değil. Bedelleri oluyor.

Türkiye’nin bağımsızlığı için hayatlarını yitiren bütün kişileri sevgiyle anıyorum. Onlar unutulmayacak.