| Cihan Dura |
|
Batının “iki yüzlülüğü” üzerine yeni kanıtlar Atatürk’ün “Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş ifadesi” olarak gördüğü, “Türk vatanını, ulusal varlığı, ülkenin tam bağımsızlığını iç ve dış her türlü tehlikeye karşı korumakla görevli” saydığı kurumun başkanı; yalnızca “laiklik ve çağdaşlık konusunda taraf olduklarını”, yalnızca “bu konularda hassas ve kararlı olacaklarını” vurgulamış. Laiklik ve çağdaşlık!... İyi, güzel de, eğer sorunlara böylesine dar bir açıdan bakılırsa, yakında, üzerinde titrediğimiz “laiklik ve çağdaşlığı” uygulayacak ülke de kalmayacak, devlet de kalmayacak, ulus da kalmayacak. Batı oligarşisi bizi işte böyle sonuç mahiyetinde şeylerle oyalarken, asıl belirleyici olan etmenleri gözden kaçırtıyor; böylece sanayileşmemizi ve gelişmemizi engelliyor, ekonomik kaynaklarımızı ele geçiriyor. Oysa “ekonomi demek her şey demektir.” Eğer ekonomi ulusal değilse, laiklik de olmaz, çağdaşlık da olmaz. Bunlar ancak hep birlikte, bir arada gerçekleşebilir. Biri yoksa, öbürü de yoktur. Batıda bütünleşme Türkiye’de çözülme Bakınız, Erol Manisalı Cumhuriyet (27.02.2004) gazetesinde yayınlanan “Batı’da bütünleşme, Türkiye’de çözülme” başlıklı makalesinde neler yazıyordu (Başlığı çok anlamlı. Bizim “laiklik ve çağdaşlık” saplantılı sivil ve asker aydınlarımız kendilerine “Erol Manisalı bu başlığı neden seçmiş” diye sorarak uzun uzun düşünmelidir): “Batı kapitalizmi kendi içinde ‘bütünleşirken’ dışarıdakilere ‘çözülmeyi’ öneriyor, onları ‘çözülmeye’ zorluyor. Neden diye sorarsanız, gerek Avrupa Birliği gerekse ABD 1990 sonrasında şu ögelere ağırlık vermeye başladılar: i) Daha güçlü bir devlet (Bize tam tersini yaptırdılar, devleti küçülttük. CD), ii) Tarımda, sanayide ve hizmetlerde daha fazla destek (Eş deyimle reel sektörlerin, tarımın, sanayin, hizmetlerin devletçe korunması. Bize tam tersini yaptırdılar: Tarım çökertildi, diğer kesimler kendi kaderlerine terk edildi. CD) iii) Dış dünyaya karşı “örtülü koruma politikaları”nın daha etkili şekilde uygulanması (Biz ise IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği uğruna koruma politikalarından eser bırakmadık. CD) iv) İç ekonomi ile dış ekonomi arasında ayrım ve farklılaştırmanın yaygınlaştırılması (Biz ise ulusal ekonomimizi yol geçen hanına döndürdük. CD), v) Devleşen şirketlerin devlet yapısı içinde bütünleşmeleri... Şirket çıkarları ile devlet (kamu) çıkarları arasında örtüşmenin desteklenmesi ve oligarşik bir düzenin kurulması.” Erol Manisalı’nın anlatmak istediği özetle şu: Avrupa Birliği ve Amerika bizim gibi ülkelere Neoliberalizmi yuttururken, kendileri gizli gizli devletçi politikalar uyguluyor. Başka ülkelere küreselleşme öneren Batı kapitalizmi, kendi içinde daha ulusalcı bir gelişme sürecine girmiş bulunuyor. AB ve ABD geçmişte ne yaptı, şimdi ne diyor? Tarih gerçekten birçok yönüyle tekerrürden ibaret. Kanıt önümüzde: Batılı kapitalistler yukarda açıkladığım taktiği geçmişte de uygulamıştır. Geçen yılın sonlarında TÜRKSOLU (Sayı 43, 10.11.2003) dergisinde yayınladığım “Türkiye Avrupa’nın ne dediğine değil, ne yaptığına bakmalıdır “ başlıklı yazımda özetle şunları vurgulamıştım: Osmanlılar; bir “ekonomik tuzak” olan serbest mübadele düzenine 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması ile itildi. Ülkeye önce Avrupa ticaret sermayesi girdi, ardından da Avrupa finans sermayesi... Bu antlaşmayı 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856 Islahat Fermanı izledi. Ondokuzuncu yüzyılda dünyanın süper gücü İngiltere idi, İdeolojisi ise liberalizm... Bugün dünyanın süper gücünün ABD, onun ideolojisinin de neoliberalizm olması gibi... O zamanlar İngiltere’nin avı Osmanlı devleti idi, bugün avın Türkiye olması gibi! Emperyalizm; aslında kendi çıkarına olan değişiklikleri, Osmanlı’nın da çıkarına uygunmuş gibi göstermekte çok ustaydı (bugün de öyledir). Serbest ticaret nasıl İngiltere’nin sanayileşmesini sağlamışsa, sözüm ona, Osmanlı Devleti’nin de sanayileşmesini sağlayacaktı. Batıdan gelen, sözde Türkiye uzmanları Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafalarını sürekli işliyor, şöyle diyorlardı: “Osmanlı Devleti bu reformları uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.” (Bugün de Neo-liberalizm, IMF reform programları ve AB uyum yasaları tek kurtuluş yolu gibi, küreselleşme ve AB cennet olarak gösteriliyor. 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’nın arefesinde de başta Sabah, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler, bütün mütareke basını Türkiye’nin cennete döneceği propagandasını yapmıştı.) 1995 Gümrük Birliği Anlaşması’ndan bu yana, bugünkü Türkiye’de de aynı şeyler oluyor; IMF programlarından, Helsinki Doruğu’ndan, “ulusal” programlardan geçerek... Gümrükler açık, yabancı sermaye girişi serbest, her türlü modern soyguncuya sınır kapıları ardına kadar açılmış... Bir IMF programını bir diğeri, bir uyum yasasını başka bir uyum yasası izliyor. Durmadan, yabancılara, iç düşmanlara yeni haklar tanıyan yasalar çıkarılıyor. Acaba İngiltere Osmanlı’yı neden böyle bir antlaşmaya zorlamıştı? Bunun bir evveliyatı yok muydu? Elbette vardı: İngiltere daha önce başka ülkelerin kapısını çalmış, ancak oralardan kovulduğu için soluğu Osmanlı’nın kapısında almıştı. O devletler örneğin ABD, Fransa, Alman prenslikleriydi. İngiliz emperyalizmi karşısında yükselen, İngiltere’ye rakip olabilecek, sanayileşmeye yeni başlayan ülkelerdi bunlar. Bu genç ekonomiler Osmanlı’nın yaptığının tam tersini yapmışlardı. Eş deyimle ulusal ekonomilerini, kendilerinden daha ileri ve sanayileşmiş bir ülkenin, İngiltere’nin yok edici rekabetinden korumak için, tam zamanında devletçi politikalar uygulamış, yabancı rekabete karşı en sert önlemleri almışlardı. Peki ABD, Fransa, Almanya neden böyle bir politikaya gerek gördüler? Osmanlı kendi ekonomisini İngiliz mallarına ardına kadar açıyordu da, bu ülkeler neden kendi ekonomilerini İngiliz mallarına sımsıkı kapatmışlardı? Allahın biricik akıllısı Osmanlılar mıydı? Düşünelim: Amerika neden kendi pazarlarını İngiliz mallarına açmamıştı? Amerika ulusal pazarlarını İngiltere’ye ekonomik bağımsızlığını yitirmemek için açmamıştı. O zamanın sanayi devi İngiltere karşısında bağımsız dış ticaret politikası izleme seçeneği ortadan kalkmasın diye, antlaşmalarla gelecek “gümrük boyunduruğu” kapitalist gelişmenin temel koşulu olan bağımsız gelişme olanağını kaldırmasın diye... sanayileşmeye geçişini engellenmesin diye! Peki Almanya neden kendi pazarlarını İngiliz mallarına açmamıştı? Alman ekonomisinin gelişmiş ve gelişmekte olan sanayileri yok olmasın, gelişme olanakları bütünüyle yitirilmesin, fabrikalar İngiltere ile imzalanan serbest ticaret antlaşması uyarınca yapılan ithalatla baş edemeyip kapanmasın diye açmamıştı. Halkı yoksullaşmasın diye açmamıştı. Ya Fransa? O niye açmadı? Ticaret İngiliz egemenliğine geçmesin, ulusal ekonomi ileri bir ekonominin açık pazarı haline gelmesin, ucuz İngiliz malları Fransız pazarlarını istila etmesin, ülke İngiltere’nin açık pazarına dönüşmesin, dış borçlanmanın yolu açılmasın diye. Oysa Osmanlı bütün bu felaketleri yaşadı. Neden? Bugün Türkiye’nin katıldığı 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’nın tıpkısı olan 1838 İngiliz-Osmanlı Ticaret Antlaşması’nı bilinçsizce imzaladığı için! Daha sonra da benzer antlaşmalar, yaptığı, İngilizin, Fransızın sözde “reform” diyerek uygulattığı, ülkeyi sömürgeleştirici politikalara boyun eğdiği için. Merdiveni itmek Sivil ya da asker, bizim çoğu aydınımızın gözlerini Avrupa hayranlığı öylesine bürümüştür ki bir Türk, örneğin ben ne desem inanmazlar. İlle de söyleyen bir yabancı olacak. Önemli olan gerçeklerin yayılması. Öyleyse, onların anladığı şekilde de derdimizi anlatalım. Ekonomist Ha-Joon Chang, Cambridge Üniversitesi Gelişme Etütleri Bölümü’nde yönetici... UNCTAD, WIDER, UNDP ve UNIDO gibi Birleşmiş Milletler kuruluşlarında, başta Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası olmak üzere pek çok uluslararası teşkilatta danışmanlık yapmış. Chang’ın çok ilgi çekici bir kitabı, “Kicking Away the Ladder: Development Strategy in Historical Perspective”, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü” [İletişim Yayıncılık, 2003, 248 s.] adıyla dilimize çevrildi. Tuba Akıncılar Okumuş’un Türkçesi sayesinde son derece kolay anlaşılan bu kitabı, sivil-asker, her Türk aydınının okuması bir yurtseverlik görevidir. Bu yazımın konusu gereği ben ana fikrini aktarmakla yetineceğim. Önce kitabın orijinal İngilizce başlığı, “Kicking Away the Ladder” üzerinde durmalıyız. Bu bir deyim olup ilk kez XIX. Yüzyıl Alman İktisatçısı Friedrich List (1789-1846) tarafından kullanılmış. Sanayileşmiş bir ülkenin, zenginliğin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan “merdiveni itmesi” (kendi uygulamış olduğu politikaları kullanmasını engellemesi) anlamına geliyor. Chang kitabına şu can alıcı sorularla başlıyor: Zengin ülkeler gerçekte nasıl zenginleştiler? Bugün sanayileşmiş Batının az gelişmiş ülkelere tavsiye ettiği politika ve kurumlar; gelişmiş ülkelerin, gelişmekte iken benimsedikleri politika ve kurumların aynısı mıdır? Yazar yanıtı şöyle veriyor: Hayır, değildir! Dünyanın zengin ve sanayileşmiş ülkeleri, bulundukları yere, bugünün yoksul-az gelişmiş ülkelerine önerdikleri politikalar ve kurumlarla gelmemiştir. Çoğu etkin bir biçimde “yavru sanayi koruması” (infant industry protection) ve ihracat teşvikleri gibi politikalar, kısacası devletçi ekonomi politikaları uygulamışlardır. Oysa bugünün sanayileşmeye muhtaç yoksul ülkelerinin aynı politikaları uygulamaları, Dünya Ticaret Örgütü, [IMF ve Dünya Bankası, yani ABD ve Avrupa Birliği] tarafından engellenmektedir. Yavru sanayi argümanının babası Friedrich List’tir. Argümana göre dünyada gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeler var oldukça, geri kalmış ülkelerin, devlet müdahalesi -özellikle de tarife koruması- olmaksızın sanayileşmeleri imkânsızdır. Yavru sanayi koruması, bir ülkeyi zenginliğe götürecek yoldaki en önemli unsurdur. Yavru sanayi koruması sanatında mükemmelliğe ulaşan ilk ülke ise İngiltere’dir! Serbest ticaret ancak aynı gelişme düzeyinde bulunan ülkeler için yararlıdır. Farklı gelişme düzeyine sahip ülkeler arasında ise yalnızca zengin ülke lehine işler. Yoksul ülke serbest ticaretten faydadan çok zarar görür. Geçmişte Britanya’dan başka, Amerika Birleşik Devletleri de korumacılığın en gayretli uygulayıcısı olmuştur. Yalnız bu ülkeler mi? Almanya, Fransa, İsveç, Belçika, Hollanda ve Japonya da! Bu ülkelerin hepsi günümüz ortodoks iktisadının, az gelişmiş ülkelere “bugünün gelişmiş ülkeleri bunları uygulamıştı” diyerek önerdiği (dayattığı) politikaların tam tersini yapmışlardı. ABD’de korumacı eğilimler Bizim fanatik Amerika ve AB hayranlarına bir kanıt daha sunayım. Cumhuriyet’te (27.02.2004) bir haber: “Amerika korumacı politikalara mı dönecek?” ABD’nin bütçe açığı 520 milyar dolar, dış ticaret açığı ise 490 dolar milyar dolar. Yatırımlar işgücünün ucuz olduğu ülkelere kaçıyor. Küreselleşmenin doğurduğu işgücü kaybı, kaynak israfı, işsizlik, ekonomik durgunluk gibi olumsuz sonuçlar; tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, ABD’nde de kendini göstermeye başladı. Maryland Üniversitesi Uluslararası Politika Bölümü’nün araştırmasına göre, zengin Amerikalılar serbest ticaretten yana olan tutumlarını giderek terkediyor. Araştırmaya göre yıllık geliri 100 bin doların üzerinde olan gelir grubundaki iş adamlarının %57’si 1999’da serbest ticaretten yana idiler. Aynı oran Ocak 2004’de yalnızca %28... ABD’nin zengin kesiminde görülen bu dramatik değişiklik kuşkusuz Kasım 2004 başkanlık seçimini de etkileyecek: Seçim kampanyaları sırasında “piyasa serbestliği ve “serbest ticaret” kavramlarından çok, “korumacılık” ve “devletçilik” gibi sloganlar duyulabilir. Maazallah ABD böyle bir yola açıkça giderse, bizim liberalizm çığırtkanları ne yaparlar acaba? Sonuç ABD, Fransa, Almanya gibi ülkeler 1800’lerde aşağı yukarı bugünkü Türkiye’nin gelişme düzeyinde idiler. Bu ülkeler eğer İngiliz kapitalist sınıfının ayartmalarına kanıp sınırlarını İngiliz mallarına açmış olsalardı, sözde “reformlar” yapsalardı, bugünkü dünyada az gelişmiş birer ülke olarak yer alırlardı; İngiltere ise büyük bir süper güç olarak... O nedenledir ki Türk ulusunun evlatları -sivil ya da asker- ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın bugün ne dediğine değil, geçmişte ne yaptıklarına, 2000 Türkiyesi’nin yapısal özelliklerine sahip oldukları 1800’lü yıllarda ne yaptıklarına bakmalıdır. Yoksa, biz bu Batı yardakçılığı ile daha çok şey kaybederiz. Avrupa Birliği diye diye daha çok şeyimizi kaptırırız. Hatta bir bakarız ki ortada bir AB de kalmamış girecek. “Dünya küreselleşiyor, artık Neoliberalizm geçerli, egemenlik kavramı değişti” diyerek her şeyimizi değiştirip, her şeyimizi satıp savdıktan sonra bir de bakarız ki küreselleşme de yalan, Neoliberalizm de yalan, Avrupa Birliği de yalan. Herkes kendi derdine düşmüş, herkes kendini zenginleştirmekle, kendini kurtarmakla meşgul. Aslında bu eskiden beri böyleydi de, biz fark edemiyorduk. Evet Batı Eliti bizi sürekli kandırıyor. Bu geçmişte de öyleydi, bugün de öyle. Batının bize önerdiği her şey yalan: Politikada, iktisatta, kültürde,... her şeyde. Demokrasisi, insan hakları, Neoliberalizmi, küreselleşmesi, kalkınma reçeteleri,... hepsi yalan. Onların hepsi kendileri için doğru... Bize gelince birer yalana dönüşüyorlar. Peki nasıl başarıyorlar, Türkiye’ye bu yalanları yutturmayı? Çünkü Türkiye iki parça: Biri, ufak ancak güçlü olan, büyük parçaya ihanet ediyor; onu uyutuyor, sömürüyor, yiyip bitiriyor.Türkiye kendi kendini yiyip yok eden bir yaratık sanki! Birkaç bağrıyanık yurtsever dışında aydınlarımız... Kimi cahil, kimi eyyamcı, kimi hain. “İç ve dış düşmanlar” ekonomimizi öylesine ele geçirmişler ki, ne derlerse boyun eğiyor, ne derlerse yapıyoruz. Oysa Atatürk, o Büyük Bilge ne demiş: -Bizi “ekonomik hayatımızı geliştirme, refaha ulaşma” hedefine erişmekten alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge yapmak için, ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bizim için, bunlardan daha zararlı bir sınıf vardır. O da içimizdeki hainlerdir. -Yabancıların öğütlerine uyularak, bir vatanın, bir ulusun bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Devletin ve ulusun böyle bir sona doğru yürümesine, “her şey bir yana, demokrasi bir yana” diyerek izin verilemez. Böyle bir önceliği ancak Türk Devleti’nin varlığını gözden çıkarmış olanlar savunabilir. Öyleyse, bu vatanı seviyorsanız, yalnız laiklik için değil, ekonomi için de taraf olun. Yılanın kuyruğunu değil, başını ezin.
|