| Cemil Denk |
|
Türk Ordusu ve milli egemenlik Ulusal Egemenlik denince çoğumuzun aklına 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı gelir. Oysa büyük Atatürk, “Ulusal Egemenlik” kavramını daha gençlik yıllarında yaşamına sokmuş ve onu daima aramış bir insandır. O, geçerli bir yönetimin ancak Ulusun iradesine dayanarak gerçekleşebileceğine inanmış ve “özgürlüğün” bulunmadığı bir ortamda yaşamaktansa her türlü tehlikeyi göze alıp, Milli İrade’nin ve özgürce yaşamın yaşama geçirilmesini ve bu maksatla örgütlenmenin gerekli olduğunu düşünmüştür; O, 1906’da Suriye’de görevli iken gizlice geldiği Selanik’te Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha’nın (Pars) evinde güvendiği arkadaşlarıyla yaptığı toplantıda şunları söylüyor: “(...) Köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, “Milleti Hakim” (yani egemen) kılmak, hülasa Vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum.” Atatürk, 28 Mayıs 1919’da Havza’dan yayınladığı ilk “Genelgede”: “Milli bağımsızlığımızın kurtarılması, ancak milletin yekvücut olarak yapacağı savunma ile kabil olacaktır.” diyor. 22 Haziran 1919’da Amasya Kongresi’nde, milli hareketi örgütlerken; “Milli Egemenliğe” dayalı bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak lazımdır” diyor ve; Amasya Bildirisi’ne” “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” sözlerini ekliyordu. 23 Temmuz 1919’da, Erzurum Kongresi’nde; “Milli Kuvvetleri etken, Milli İradeyi hakim kılmak esastır” diyerek; Milli Egemenliği yine ön plana çıkarıyordu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı başlatırken, Erzurum ve Sivas kongrelerine halkın temsilcilerini davet etti. Böylece; halka ve halkın temsilcilerine “Egemenlik Haklarının” olduğunu hatırlattı. İsmet Giritli, “Kemalizm” başlıklı incelemesinde çok net saptamalar yapmış: “Atatürk, Sivas’a ayak bastıktan hemen sonra (Eylül 1919) orada kurduğu gazeteye “İrade-i Milliye” (Milli İrade) adını veriyor. Ankara’ya ulaşınca bir gazete daha çıkarıyor; Bu gazetenin adı da; “Hakimiyet-i Milliye” (Milli Egemenlik)’dir. “Atatürk’ün, kurduğu gazetelere verdiği bu adlar da, hiç şüphesiz rastlantı değildir. Milli Mücadele’yi güçlü ve yasal bir temele, “Milli Egemenlik” temeline oturtmak, Atatürk’ün büyük başarılarından sadece birisidir”. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yurdumuzun yarısına yakın bir bölümü düşman işgali altındadır. İstanbul’da işgalci devletlerin elinde tutsak olan Halife-Sultan ve onun kukla bir hükümeti vardır. Halkımız, sayısız savaşlarda erkek, kadın yakınlarını kaybetmiş, yok, yoksul bir haldedir. Ordularımız, Mondros Mütarekesi’yle dağıtılmıştır. Padişah Vahdettin, yetkilerinin gittikçe azaldığını, artık İstanbul’da kalamayacağını fark etmiş ve İngiliz Komutan Harrington’a bir mektup yazarak; “Müslümanların Halifesi olarak, iltica etmek istiyorum” demiş ve İngilizlerin yardımıyla ülkemizden kendi planıyla kaçmıştır. M. Kemal, gerek savaş sırasında gerekse Büyük Millet Meclisi’nin açılması sırasında, din adamlarını hiç dışlamadı. Halk üzerinde etkili bir çok din adamını, şeyhi ve benzeri din adamlarını(!) TBMM’nin açılışına davet etti. Bunu yapmak zorundaydı. Çünkü kendileriyle uğraşılması gerekli “Dış Düşmanlar”, “İç Düşmanlar” varken, yeni düşmanlıklar yaratmak, yeni düşmanlar kazanmak istemiyordu. Ulusal Egemenlik, Saltanat ve Hilafet’e karşı, Cumhuriyet ve demokrasinin büyük bir zaferi olarak gerçekleşmiştir. Yüce Atatürk’ün, ulusal egemenliğe verdiği önemi, onun kendi sözleri ile ifade edelim: “Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayanağı Ulusal egemenliktir”, “Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. “Milli Egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun” “Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ne olursa olsun, hiç kimse bu ulusun alın yazısında ona ortak çıkamaz.” Ankara’da TBMM toplantılarının başlamasının gecikmesinden tedirgin olan M. Kemal’e, “Her kerametin Meclis’ten beklenemeyeceğini” söyleyen Yunus Nadi’ye, verdiği yanıt son derece anlamlıdır: “Ben, bilakis, her kerameti meclisten bekleyenlerdenim Nadir Bey, bir devreye yetiştik ki, onda her iş yasal olmalıdır. Millet işlerinde, meşruiyet, ancak milli kararlara istinad etmekle, (dayanmakla), milletin temayülatı umumiyesine, (genel eğilimlerine ) tercüman olmakla elde edilir. Evvela Meclis, sonra Ordu Nadir bey, orduyu yapacak olan Millet, ve ona niyaben (onun adına) meclistir” 24 Nisan 1920’de TBMM, Ankara’da ikinci toplantısını yapıyor ve M. Kemal’i kendisine başkan seçiyor. M. Kemal yaptığı ilk konuşmasında şöyle söylüyor: “... Gerek hayatı askeriye ve gerek hayatı siyasiyemin bütün edvar (devirler) ve safahatını işgal eden mücadelatımda, (savaşlarımda) daima düsturu hareketim; (eylem ilkem) iradeyi milliyeye isnat ederek, (ulusal iradeye dayanarak ) milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur...” Yukarıda da görüldüğü gibi, M. Kemal’in, TBMM’sinde yaptığı teşekkür konuşması ki, bu ilk konuşmasıdır ve artık kendisi, meclisin başkanıdır, buna rağmen yaptığı ve yapacağı her türlü eyleminde, Türk milletinin ve Milli iradenin kendinin, ve hatta Meclisin olduğunu, açıklıkla ifade etmektedir. Atatürk’ün kendi başarılarında bile Meclis’i nasıl onurlandırdığını, Millet’e olan saygısını ve Millet’in iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu ifade eden şu telgraflarını incelediğimizde, kendisinin daha savaş yıllarında halkına ve yönetim biçimine, yani Cumhuriyet ve demokrasiye ne kadar önem verdiğini tespit ediyoruz: 26 Ağustos 1922, Afyon’un kurtuluşu üzerine, TBMM’ne çektiği telgrafı: “TBMM Orduları’nın müstesna kıymet ve kabiliyeti, sebebiyle Meclisi Aliyi tebrik ederim” 1 Eylül 1922. Dumlupınar kazanıldıktan sonra emrindeki ordularına, çektiği telgrafta şöyledir: “... Afyonkarahisar-Dumlupınar, Büyük Meydan Muharebesi’nde, zalim ve mağrur bir ordunun anasırı asliyesini, (asıl unsurlarını) inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip Milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan Büyük Türk Milleti istikbalinden emin olmaya haklıdır...” Burada da önemle altı çizilen kavram sahibimiz olan büyük “Türk Milleti” kavramıdır. Aynı gün, 1 Eylül 1922’de, Milletine, yayımladığı şu bildiriye bakalım: Büyük asil “Türk Milleti”, Garp cephesinde, 26 Ağustos’tan beri başlayan harekatı taaruziyemiz, büyük bir meydan muharebesi halinde, beş gün beş gece devam etti. TBMM’nin ordularının yiğitliği ile zalim ve mağrur düşman ordusunun, anasırı asliyesi akıllara dehşet verecek kat’iyyetle imha edildi. ... En büyük kumandanından, en genç neferine kadar, Ordularımızda hakim olan fikir, Millet’in gösterdiği vazife uğrunda şehit olmaktır...” Bu telgraftada da öne çıkarılan nokta TBMM ve Türk Milleti’dir. Bursa’nın ve İzmir’in kurtuluşundan sonraki mesajı: “...Asil “Türk Milleti”, Ordularımız 9 Eylül sabahı, İzmir’imizi, ve yine 9 Eylül akşamı Bursa’mızı muzafferen tahlis ettiler. (kurtardılar) Akdeniz, askerlerimizin, zafer teraneleriyle dalgalanıyor. Millet orduları on dört gün zarfında büyük bir düşman ordusunu imha ettiler. Büyük zafer münhasıran Senindir” Bu telgrafında da, zaferlerin, padişaha veya ordulara ait değil, Asil Türk Milleti’ne ait olduğunu vurgulayarak, Milletini ve halk egemenliğini her şeyin üzerinde tuttuğunu ortaya koyuyor. Atatürk, her söylem ve eyleminde, milleti ve onun meclisini daima el üstünde tutmuştur. İşte 1 Kasım 1930’da, meclis açılış konuşmasından bir bölüm: “... Arkadaşlarım! Memleketin mukadderatında yegane salahiyet ve kudret sahibi olan TBMM “Büyük milli dertler şimdiye kadar ancak TBMM’de şifa buldu. Atiyen de, (gelecekte de) yalnız orada, kati tedbirlerini bulabilecektir.” Şimdikiler öyle mi? “Milli Güvenlik Kurulu’nda Kıbrıs’la ilgili “olmazsa olmaz” tavsiye kararlarını, MGK’ya, Cumhurbaşkanı’ına ve de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne haber vermeden değiştiriveriyorlar. Atatürk, sanki bu günleri ve yöneticilerin her türlü yanlışlığı yapabileceğini görmüş ve bizleri uyarmış: “Milletler egemenliklerini, geçici olarak da olsa, tevdi edecekleri meclislere dahi lüzumundan fazla güvenmemelidir. Çünkü Meclisler dahi istibdat yapabilir. Ve bu istibdat, şahsi istibdattan daha tehlikeli ve öldürücü olabilir.”
|