| Mustafa Aykut Akşit |
|
Rusya nereye koşuyor-2 Küresel emperyalizmin vahşi yayılmacılığına karşı, M. Kemal Atatürk’ün çerçevesini belirlediği ilkeler doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız yaşama hakkını savunan aydınlar olarak; başta Rusya olmak üzere tüm komşularımızdaki gelişme ve değişmeleri izlemek milli görevimizdir. Bu görev yerine getirilirken, bakış açımızı belirleyen etmen ve tavır Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını, bütünlüğünü koruyan unsurları benimsemek ve Türk milletinin çıkarlarını gözetmek esas olmalıdır. SSCB’deki sosyalist rejim sona erdikten sonra Rusya’nın izleyeceği yolun ne olacağını, on dört yıldır izlediğimiz gelinen noktayı şaşırtıcı bulmadığımızı; Putin yönetimin, Türkiye’ye ve Türk milletine bakış acısının, yüzlerce yıldır sürdürülen genel politikalardan farklı olmadığını daha önce yazmıştık (TÜRKSOLU, Sayı 51, sf. 10). O satırları yazarken, “Avrasyacı Yaklaşım”a, ihtiyatlı bir iyimserlikle yaklaşmak gerektiğini vurgulamıştık. Gözlemlerimiz ve basından okuduğumuz haberlere bakarak ihtiyat payı bırakmak yolunu seçmiş değildik. Bizi ihtiyatlı düşünmeye sevkeden ana unsur Avrasya Hareketi Partisi’nin önde gelen düşünürü Aleksandr Dugin’in Türkiye, Türkler ve diğer Turani ülkelere “Rus Milliyetçiliği” açısından bakıyor olmasıydı. Türkiye’deki “Avrasyacı Yaklaşım” taraftarlarının çoğunluğu Yeni Dünya Düzeni denen emperyalist akımın karşısına, bu akımın hedefi olan ve olacak olan devletlerin ve milletlerin birlik oluşturarak karşı konulması gerektiğine samimi olarak inanan insanlardır. Bu birlikteliğin temellerinin ise karşılıklı iyi niyetli eşit ve dayanışmacı temellere oturtulmasını savunmaktadırlar. Çekirdeğini Rusya’nın yeni ideolojisinin oluşturduğu bir birliktelik olması gerektiği fikrine soğuk bakmaktadırlar. “Avrasyacı Yaklaşım”, teorisyenliğini ne A. Dugin’in ne de Doğu Perinçek’in yaptığı bir kuram değildir. Kuramın son versiyonu Rusya Federasyonu İlimler Akademisi jeopolitikacıları tarafından yeniden kurgulanmıştır. Rus Avrasyacılığının ideoloğu N. S. Trubetskoy gibi bir grup ideologdur. Konuyu “Avrasya kavramı, oluşum tarihi, günümüzdeki yorumu” adlı makalesinde ele alan Prof. Dr. Aleksandr Kadırbayev, çok net olarak şu tespiti yapmaktadır: “Sovyet iktidarı tarafından desteklenen Avrasyacılık, yeniden dirilmekte ve şu anda hazır ideoloji olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat Rusya’da halen daha ziyade bir dünya görüşü olarak mevcuttur ve henüz kendisine ait sosyal, politik, ekonomik programı olan, organize olmuş bir politik hareket olarak sesini duyuramamıştır.” Ele aldığımız makalenin yazarı, “Çağdaş Rus Avrasyacılığı” dediği akımın, politik olmaktan çok entelektüel bir akım olduğunu ve üç ayrı bakış açısından ele alındığını belirtiyor. A. Dugin, E. Bagramov, A. Panarin tarafından temsil edilen her üç görüş de; temelinde Rus egemenliği olan, Rusya’yı korumak amacıyla etrafına kalkan oluşturacak ülkeler birliğini arzu eden zihin eksersizi olmaktan öteye bir anlam taşımıyor. *** Rusya Federasyonu İlimler Akademisi öğretim görevlisi Prof. Dr. Aleksandr Kadırbayev, Nisan 2004’te makalesinde “Avrasya Kavramı” hakkında bilgiler vermektedir. Aşağıda bu makaleden alıntılar bulacaksınız: “Avrasya Kavramı bir fikir olarak, iki Dünya Savaşı arasındaki dönemde, Rusya’da Ekim 1917 Devrimi ve Komunizm rejimi iktidara geldikten sonra Batıya kaçan Rus mülteciler arasında ortaya çıkmıştır. (...) Avrasyacılar, o zaman SSCB adı verilen geniş coğrafyanın tarihi bütünlüğünü kavramayı ve bir teorik temele oturtmayı kendilerine hedef seçmişlerdi. Doğu ve Batı’nın, Avrupa ve Asya’nın tarihi bütünlüğünün, organik birliğinin ana fikri olan “Avrasya” kavramını ısrarla vurgulamak ve savunmak onlar için çok önemliydi. “Avrasya” kavramının ortaya çıkması, Avrasya bütünlüğüne yönelik çok yönlü (tarihi, coğrafi , etnoğrafik, kültürel, ekonomik) araştırmaların başlangıcı olmuştur.” 1 Prof. Dr. Kadırbayev, Rusların “Avrasya Ekolü”nün oluşumu ile ilgili tarihi gelişimi anlatırken başlangıç tarihi olarak eski zamanları göstermekte ve beş aşamalı bir gelişime dikkat çekmektedir. Beşinci dönem olarak 1696-1917 yılları arasını göstermektedir. Bilindiği gibi 1917 Çarlık Rusyasının siyasi ve ideolojik olarak sona erdiği tarihtir. 1917 Bolşevik İhtilali’nin ürünü olan SSCB ise siyasi ve ideolojik olarak 1990’da tarih olmuştur. Yetmiş üç yıl süren komünist yönetim dönemi sona erdiğinde yok olduğu sanılan Ortodoks kilisesi ortaya çıkmış ve 1917’de kaldığı yerden yürümeye başlamıştır. Rus Milliyetçiliği de ortaya çıkmış, kısa sürede güçlenmiş ve Kilise ile kol kola yürümeye başlamıştır. A. Dugin’in “Her türlü Turancılığa set çekilmelidir. Tüm Türk mekanında yerel, özerk, kültürel eğilimleri ayrıştırmak (...) uluslar arasındaki geçimsizliği şiddetlendirmek için elden gelen her şeyi yapmak lazımdır” derken, 1917 öncesi ve sonrasında izledikleri yöntemi tekrarlamak, bunu fikri sabit haline getirdiklerini açıkça göstermektedir. Turan havzasında yaşayan Türklerin , Rusya İmparatorluğuna entegrasyonunun -boyun eğdirilmesinin- nasıl yapıldığını, 19 ve 20. yüzyıl tarihini hiç bilmesek dahi, şu satırlardan anlamak mümkün olmaktadır. “Avrasyacılar, coğrafi faktörlerin incelenmesiyle tarih problemlerinin ortaya konulmasını ilişkilendirmeye çalıştılar ve bunu da başardılar. Görüşlerine göre, muazzam doğal zenginliklere sahip olan büyük Avrasya toprakları kontrol edilmeliydi. Bu durum ise kaçınılmaz olarak sert merkezci yönetimi getiriyordu.” Okuduğunuz paragrafta yer alan “muazzam doğal zenginliklere sahip büyük Avrasya topraklarının, sert merkezci yönetim -zor kullanma- ile ele geçirilmesini emperyalist bir tarih nazariyesinin arkasına gizlemekte, aynı zihniyet hiç değişmeden günümüze taşınmakta ve Avrasya Hareketinin teorisi içine yerleştirilmektedir. Başkan Putin “Rusya Federasyonu içinde Turani bir adla gösterilecek ulus yoktur. Rus halkı vardır” dediğinde bu sözlerin tam yüz yıl önce Avrasyacı ekolün düşünürleri tarafından aynen söylendiğini de şüphesiz biliyordu. Onlar da şöyle diyordu: “Biz ne Slav ne de Turanlıyız (Türk). Aslında bizim atalarımız arasında her ikiside mevcuttur, biz Rus’uz.” Bu sözler çok geniş bir coğrafyaya egemen olmuş ve kan dökmüş olan Rusya’nın, Beyaz Rus hegomonyasına ideolojik kılıf geçirmek için başvurduğu yeni bir kimlik yaratma yöntemidir. “Biz Rus’uz” potasında Türk kimliğini eritme yoludur. Zira muazzam doğal zenginliklere sahip Turan havzası Türklerine egemen olmanın tek yolu kimliklerini unutturmaktan geçiyordu. Makalede “Bu ideoloji SSCB sonrası, onun sahasında, emperyalist politik geleneğin yeniden gözden geçirilmesidir. (...) Bir ideoloji ve Dünya bakışı olarak Avrasyacılık Rus ve Türk kimliğinin paradokslarını yansıtarak Rusya’ya ve Türkiye’ye Batı’nın karşısında istikrarlı kimlik verebilir ve onlara hak ettiği geleceği tasarlayabilir.” denmektedir. Oysa A. Dugin “Rus jeopolitiği” adlı kitabında Türkiye ve Suudi Arabistan’a karşı “Pax Persica” yaratmaktan bahsetmektedir. Açıkçası Dugin’in hayali ideolojisinde Türkiye’ye yer yoktur. Öte yandan konuya daha soğukkanlı bakan öbür Avrasyacılar ise şunları savunmaktadır: “Avrasya’nın timsali ve mihveri ancak Türk-Müslüman halklar olabilir. Rusya ancak kendi içindeki Türk- Müslüman dünyasını tanıyarak ve gerektiği gibi değerlendirerek bir Avrasya devleti olabilir. Ortaya çıkacak Avrasya, Türk ve Slav dünyaları arasındaki kesintisiz diyalog ve Ortodoks Hıristiyanlığı ile İslamiyet arasındaki diyaloğun ürünü olacaktır. Buna paralel olarak, bugünkü Türkiye’de ve Rusya’da olduğu gibi din sekülire edilmelidir. İslam bütünlüğü sağlayan bir faktör olduğu için uluslararası alanda Rusya Müslüman ülkelerle, özellikle Türkiye ile yakınlaşmalıdır.” “Çağdaş Avrasyacılar” diye adlandırılan bu jeopolitikacılar grubu Türkiye ile yakınlaşmaktan bahsediyor olsa da, daha çok Orta Asya Türkleri ile ilgilenmeyi tercih etmektedirler. Şüphesiz bu ilgi yönlenmesinin yönünü belirleyen ana unsur Türkiye’nin Batı alemine daha yakın duruyor olmasıdır. Avrupa Birliği üyesi olma yolunda adımlar atmakta olan Türkiye’nin böyle bir birliktelik içinde doğal olarak yeri yoktur. Bu durumun farkında olan A. Dugin Türkiye’deki Ermeni ve Kürtler üzerine oynanmasını savunmaktadır. Yani Türkiye’nin bölünmesi arzusunun Rus versiyonunu dile getirmektedir. *** Türk Aydınlarının, Batı kaynaklı Aydınlanmacı mantıkla “Doğu”ya bakışlarına, ötedenberi akıl erdirebilmiş değiliz. Türk aydını, Aydınlanma felsefesinin temel ayaklarından biri olan din karşıtlığına dört elle sarılmış olduklarından ve her Müslümanı potansiyel Hizbullahçı olarak algıladıklarından, sıradan halkla bile uzak durmuşlardır. Aydın narsizmi de (kendini beğenmişlik) bunun üzerine eklenince ortada dayanışacak kimse bırakmamışlardır. Kendilerini, kendi kendilerine verdikleri bir görevle “Halk Önderi” akıl dağıtıcı ilan etmeden önce başlarını kaldırıp insanlara bakmazlar mı? Baktıkları zaman gördüklerini anlamaktan ve algılamaktan yoksun mudurlar? Yoksun oldukları, yıllardır söylemeye çalışıp da, bir türlü anlatamadıkları fikirlerine yandaş bulamayışlarından belli değil midir? “Kemalist” olduklarını söylerken, M. Kemal Atatürk’ün din ve Müslümanlara bakış açısının ne olduğunu öğrenmek, okuduklarını doğru anlamak ve halka ona göre önderlik etmeye çalışmak gibi bir mecburiyetleri olduğunu göremezler mi? Çerçevesi ve içeriği belirsiz, muğlak bir laiklik anlayışı savunagelmektedirler. Müslüman Türk halkının devleti ile ters düşmesine sebep olan bu garip anlayışın sonucu Tarikat/Cemaat yapılanmasını engelleyemediğini hatta tehlikeli oluşumlara zemin hazırlayan birincil etmen olduğunu ne zaman fark edecekler? Avrasya Bloku kurma hayallerine kafa yorarken Avrasyacılık stratejisinin bir ayağının da din olduğunu, Ortodoks kilisesinin belirleyici rol oynamakta bulunduğunu görmüyor olmaları imkansızdır. Karşımızda, Eti, kemiği ve dini inançları ile Rus Milliyetçiliği bulunmaktadır. Rusya’nın egemen konumunu koruması, zengin doğal kaynakların kendi kullanımlarına açık tutulması için müttefik saydıkları ulusların dini inanç ve kültürel farklılıklarını görmemezlikten gelmeyi ya da uzlaşmayı tercih eder söylemler geliştirmişlerdir. Çağdaş Avrasyacılar “Halkları ve dinleri karşı karşıya getirmeden ‘bizim’ ve ‘yabancı’ gibi kavramlarla ayırmadan, kültürel ve ekonomik işbirliği temeline dayalı bir birliktelik stratejisi izlenmelidir.” demektedirler. Ortaya attıkları “İki Doğu Teorisi” içinde Türkiye’ye biçilen rol Rusya’nın uluslararası arenada dayanağı olacak Müslüman dünyası içinde bir parça olmasıdır. *** Atatürkçü Dış Politikayı benimseyen hiç kimse, bu tür ilişkilerde halkların, dinlerin dostluğuna dayalı hayali ilişkileri olumlayamaz. Devletlerin, karşılıklı eşitlik ilkesine bağlı, ekonomik çıkarları doğrultusunda oluşturulacak dostluğa ve dayanışmaya değer verirler. Vazgeçilmez temel ilke budur. “Bizim aydınlık ve uygulanabilme kabiliyeti gördüğümüz siyasî meslek, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü umumî şartları ve asırların dimağlarda ve karakterde biriktirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük hata olamaz.Tarihin ifadesi budur, ilmin,aklın,mantığın ifadesi budur.” (Mustafa Kemal Atatürk) Daldan eğme, sonradan olma Kemalistlere duyurulur. Öyle “doğal ve vazgeçilmez müttefikler” havasına girmenin nelere mal olduğunu, Batı ile özellikle ABD ile Milli Şef döneminden başlayarak günümüze getirilen ahbap-çavuş ilişkilerinde gördük. Hala akıllanmadıysak bir daha akıllanacağımız yok demektir. Devletler arası ilişkiler, hayallere ve iyi niyet sözlerine dayalı olarak yürütülemez. Bu ilişkiler, tarihi geçmişten, coğrafyadan gelen stratejik konumdan, oluşturmaya çalışılan yeni yapılanmayı ulusların algılamalarından,kültürel ve dinsel aykırılıklardan arındırılmış bir ilişki kurulabileceği varsayımı üzerine kurulamaz.
|