Arama: 
05.04.2004/Sayı:53
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Tarih
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Özgür Erdem

Diğer Türkiye Yazıları:
Sevgi Erenerol - Rum Papazına dur deme zamanı

Avrasyacılık tartışması Atatürkçülük tartışmasıdır

Anıl Çeçen

Anıl Çeçen

TÜRKSOLU'nun açtığı Avrasyacılık tartışması, özellikle Atatürkçü kesimde büyük yankı yarattı. Avrasyacılık bizim için basit bir Rus-Türk ilişkileri tartışması değil. Avrasyacılık, mücadele ettiğimiz Gardrop Atatürkçülüğünün, sahte Kuvayı Milliye anlayışlarının Türk dış politikasına yansımasıdır. Açtığımız Avrasyacılık tartışması bu anlamda bir Atatürkçülük tartışmasıdır.

Bu tartışmada Batıcı Gardrop Atatürkçülerinin Atatürkçülüğü tahrif etmesi ve maocu-apocuların Atatürkçü saflara sızıp Kuvayı Milliye hareketine zarar vermesi engellenmek istenmektedir. Avrasyacılık, yanlış ve sahte Atatürkçü anlayışların nasıl emperyalizm işbirlikçiliğine neden olduğunu göstermesi bakımından çok önemli bir örnektir. Bu nedenle Batıcı Atatürkçü anlayışının Rus işbirlikçiliğine nasıl dönüştüğünü incelemek önemlidir.

Kendisine Atatürkçü aydınlar arasında bir yer edinmeye çalışan Anıl Çeçen’in görüşleri, yanlış bir Atatürkçülük anlayışının insanı nasıl Rusçu yaptığını göstermesi bakımından güzel bir örnek. Anıl Çeçen o eleştirdiğimiz Batıcı gardrop Atatürkçülüğünü savunduğu gibi, Avrasyacılığın Atatürk’ün dış politika anlayışının ta kendisi olduğunu savunacak kadar Atatürkçülüğü çarpıtıyor.

Anıl Çeçen’in savunduğu Atatürkçülük anlayışı, yazdığı makeleler ve kitaplarda mevcuttur. Avrasyacı dış politika anlayışı da, özellikle son dönem yazdığı yazılarda ve çeşitli panellerde yaptığı konuşmalarda takip edilebilir. Ancak, özellikle “Atatürk ve Avrasya” isimli kitabı, Anıl Çeçen’i tanımak için esas aldığımız kaynak olacak. Dugin’in Türkçe’ye çevrilen kitabından aldığımız çarpıcı bölümler, Dugin’in kitabının satışlarında bir patlamaya neden olduğunu öğrendik. Bu sayı da Anıl Çeçen’in kitabına atıfta bulunuyoruz. Bu da hocamıza TÜRKSOLU olarak 2. yıl armağanımız olsun.

Atatürkçülüğün bir ideoloji olmadığını savunan Çeçen Atatürkçü olabilir mi?

Anıl Çeçen Atatürkçü bir aydın olarak bilinir. Tüm Atatürkçü panellerde boy gösterir, Atatürkçü dergilerde yazıları yayınlanır, Atatürkçü derneklerde yönetici olur. Hatta o kadar Atatürkçüdür ki, yönetici olduğu Atatürkçü dernekte yöneticiliği bir türlü bırakmak istemez, Atatürkçü derneğe daha uzun yıllar hizmet etmek için tüzüğünü bile değiştirir.

Ancak yazılarını dikkatle okuyanlar belki hayret ederek görecektir ki, Anıl Çeçen hocamız Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak bile görmemektedir. Altı Ok’un Fransa ve Bolşevik devrimlerinden devşirme görüşler olduğunu öne sürmektedir. Çeçen’e göre, Atatürk “değişen koşullara ayak uydurabilen” bir “taktisyen”dir. Atatürk’ün düşüncesi eklektiktir, pragmatisttir. Atatürk’ün devrimci uygulamaları “savaş yıllarının eskiyen önlemleri”dir. Zaten Altı Ok’u da yeniden ele alıp yorumlamak gerekmektedir. “Altı Ok ve Atatürkçülük” artık 1930’ların anlamında ele alınamaz. Üstelik Atatürk’ün kurduğu devlet modeli de Fransız modelidir. Ve Batı da “sosyalizme, İslamcılığa ve Turancılığa karşı Batı'nın işine geldiği için Atatürk modelini desteklemiştir”.

Çeçen’in yaptığı Atatürkçülüğü tahrif etmek, yanlış bir Atatürkçülük anlayışı savunmaktan da öte bir şeydir. Çeçen, yukarıda özetlediğimiz düşünceleriyle aslında Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak reddetmekte, Atatürk’ün tam bağımsız bir ülke inşa etme sürecini ve bunu gerçekleştirirken yürüttüğü fikri mücadeleyi, bize bıraktığı düşünsel mirası küçümsemektedir. Çeçen’e göre Atatürk’ün yaptıklarında Atatürk’e özgü bir şeye rastlamak mümkün değildir. İlkelerinin bile yarısını Fransa’dan, yarısını Bolşevik Devrim’den almış, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet ve toplum yapısını Batı'dan (daha doğrusu Fransa’dan) aldığı modele göre düzenlemek istemiştir.

Çeçen’in Atatürkçülüğü tahrif eden görüşlerini uzun uzun inceleyeceğiz, ancak Atatürkçülüğü bir ideoloji olarak bile görmeyen birisinin, kendisini Atatürkçü olarak nitelendirmeye hakkı olmadığını düşünüyoruz. Hocamıza buradan bir çağrı yapıyoruz: Bırakın Atatürkçülüğü Atatürkçüler yapsın.

Batıcı Atatürkçülerin sorunu: Türk milletine güvenmemek

Atatürk, sıradan bir bağımsızlık mücadelesi vermemişti. Türkiye’nin kurtuluşunun ancak ve ancak Türk milletinin azmi ve iradesiyle gerçekleşebileceğini savunarak hem tüm işbirlikçi ve mandacı tezleri çürütmüş, hem de ezilen bir milletin kudretinin ne kadar büyük olduğunun örneğini vermişti. Atatürk’ün Türk milletine olan güvenini anlamayan Atatürkçülüğü de anlayamaz. Çanakkale’de direnmek, Yunan’a karşı savaşmak, iktisadi bağımsızlığı savunmak... Milletine güvenmeyen için bunların hepsi birer ütopyadır. Ancak Atatürk bunların tümünü gerçekleştirmiştir.

Bugün Atatürkçüyüm diye ortalıkta dolanan ancak Atatürkçülüğün değil de Batı hayranlığının propagandasını yapan kimi aydınlarımız için de Atatürk’ün milletine duyduğu bu güven öğretici olmalıdır. Milletine güvenmeyenler, Atatürk devrimlerinin Türk milletinin eseri olduğunu anlayamaz. Bu yüzden bu devrimlerin kanağını Türkiye dışında başka yerlerde arar.

Anıl Çeçen’in Atatürkçülük anlayışı tam da budur. Çeçen, Atatürk’ün bir ideolojisi olmadığını savunarak başta büyük bir yanlış yapar, ancak Atatürkçülük diye ortaya koydukları da Türk milletinin ya da Atatürk’ün değil, Batı’nın eseridir. Üstelik Çeçen Batıya karşı savaşarak Cumhuriyet’i kuran Atatürk’ün nasıl olup da Batı gibi olmayı hedeflediğini açıklayamamaktadır. Sözü Çeçen’e bırakalım:

“Atatürk gibi çağdaş uygarlık düzeyi açısından Batıyı esas alan ve Batılı bir yeni cumhuriyet yaratmaya çaba gösteren ulusal önder”

“Batı (...) sosyalizme, İslamcılığa ve Turancılığa karşı Batı'nın işine geldiği için Atatürk modelini desteklemiştir”

“Avrupa uygarlığının beşiği olan Fransa, Türk devletinin modelidir. Türkiye’deki devlet modeli 1920’lerde, 1930’larda Avrupa’daki gelişmiş ulusal devlet modeline dayanak oluşmuştur.”

Çok uzatmak istemiyoruz. Çeçen’in yazılarında bu tip pek çok ifade bulunabilir. Bu ifadelerden ancak şu sonuca varılabilir: Türkler kendi başlarına bir devlet modeli yaratamayacak kadar yeteneksiz bir millettir. Kurdukları devleti de zaten savunamazlar, idare edemezler. Bu görüşün aynısını Türkiye’yi Almanlara teslim eden İttihatçılar, İngilizlere teslim eden Damat Feritler, Sivas Kongresi sırasında Amerika’ya teslim etmek isteyen mandacılar da savunuyordu ve Atatürk’ün tüm mücadelesi bu teslimiyetçi görüşlere karşı gelişmişti.

Halbuki, Türkler 5000 yıldır dünya tarihine damgasını vurmuş, dünyanın dört bir tarafında tarihin her döneminde büyük ve güçlü devletler kurmuş, medeniyet yaratmış bir millettir. Dünyada çok az milletin tarihi Türkler kadar zengin, köklü ve başarılarla doludur. Bu nedenle, yeteneksiz bulunacak en son milletlerden biri Türkler olmalıdır. Türkler’in devlet kurmak için ne Fransa’ya ihtiyaçları vardır. ne de devletini koruması için ABD’ye.

Çeçen Atatürk’ün yaptıklarını küçümsüyor

Çeçen’de örneklerini bulduğumuz Batıcı Atatürkçü görüşlere göre Atatürkçülük eklektik bir düşünce sistemidir. Altı Ok’un yarısı (Milliyetçilik, laiklik, cumhuriyetçilik) Fransa’dan diğer yarısı ise Bolşevik Devrim’den (devrimcilik, halkçılık, devletçilik) esinlenilmiştir. Bu görüş Atatürk’e ve Atatürkçülüğe en çok zarar veren görüşlerden birisidir. Öncelikle Altı Ok’u birbirinden kopararak Atatürkçülüğün düşünsel bütünlüğüne zarar vermektedir. Atatürk eklektik bir düşünce yapısına sahip değildir. Çeçen ise Altı Ok’u Fransız Devrimi’yle Sovyet Devrimi’nin melezi olarak sunmaktadır. Halbuki Altı Ok kendi içinde bir bütündür. Hiçbir ilkesi diğerinden önemli olmadığı gibi tüm ilkeler de birbirini tamamlar, birarada olursa anlamlıdır. Üstelik, Atatürk’ün Altı Ok’undaki ilkeler ile Fransız ve Sovyet Devrimlerinin ilkeleri sadece isim olarak benzerdir. Atatürk bir ulusal kurtuluş mücadelesinin önderi olarak Altı Ok’u oluşturmuştur. Ve bu düşünsel inşa sürecinde tamamen ezilen bir milletin ferdi olarak dünyaya bakmış, emperyalist sisteme nasıl baş kaldırılır, o sistemden nasıl bağımsız yaşanır, bu sorulara yanıt aramıştır.

Atatürk’ün hem ideolojisi hem de eylemi, ezilen dünyada büşük yankı uyandırmış, emperyalizme karşı direnişinde pek çok milletin örnek aldığı bir lider olmuştur. Dolayısıyla Atatürk Çeçen’in dediklerinin tersine “pragmatist”, “taktisyen”, “sentezce” değil, Türkiye’yi emperyalist sömürüden kurtarmaya çalışan devrimci bir liderdir.

Çeçen’in “neo-Kemalizm”i

Ancak Anıl Çeçen’in de içinde yer aldığı bir kısım düşünürümüz, Atatürkçülüğün 1930’larda kaldığını, 30’ların kimi uygulamalarının yenilenmesi gerektiğini savunmaktadır. Sözü yine Sayın hocamıza bırakmak sanırız gereklidir:

“Altı Ok ve Atatürkçülük artık, 1930’ların anlamında ele alınamaz. Değişen dünya koşullarında yeniden değerlendirilmesinde ve içeriklerinin zenginleştirilmesinde ulusal yarar vardır. (...) Sosyal demokraside yenileşme ve gelişme, simgesel anlamıyla Altı Okun ve Atatürkçülüğün korunması ve geliştirilmesi ile gerçekleşme yoluna girebilecektir.”

Çeçen’e göre Atatürk’ün uygulamaları “savaş koşullarından” kaynaklanan dönemsel tercihlerdir: “Savaş yıllarının eskiyen önlemlerinin günümüz koşullarında bir anlamı olamaz. O dönemler geride kalmıştır. Artık, değişen koşullarda kendini yenileyen bir Atatürkçülük söz konusu olacaktır.”

“Yapılacak olan Altı oku değiştirmek değil, ama Atatürkçülüğü ve Altı Oku günün koşullarında yeniden ele alarak yorumlamaktır. Altı Ok yenileşmeye veya gelişmeye engel değildir. Çağdaş sosyal demokrat partilerin programları ülkemiz koşulları çerçevesinde ve değişen dünya koşulları doğrultusunda ele alınarak ülkemiz için yeni programlar hazırlanabilir. Ne var ki, ulusal kurtuluşumuzu ve çağdaş cumhuriyet devletimizi simgeleyen Altı Okun ve Atatürkçülüğün simgesel anlamıyla kalmasında ulusal bir yarar vardır.”

Daha fazla alıntıya sanırız gerek kalmıyor. Çeçen’e göre Atatürkçülük ve Altı Ok 1930’larda kalmış ve miadını doldurmuş bir programdır. Avrupa sosyal demokrasisinin ilkeleriyle yenilenmeli, Atatürk’ün yaptıklarının da dönemsel olduğu unutulmamalıdır. Hocamızın Kemal Derviş’i seveceğini hiç sanmıyoruz. En azından sevmediğini söyleyecektir. Ancak şu özetlediğimiz görüşlerinin Derviş’in dediklerinin ne farkı olduğunu açıklayabilir mi bize? Acaba CHP’yi ele geçirmesi için Derviş’i görevlendirenlerin, ADD için de mi bir planları var?

Çeçen’in yukarıda özetlediklerimiz aslında oldukça yaygın görüşler. Atatürkçülük, Çeçen gibilerinin iddia ettiğinin tersine, dönemsel bir fikir akımı değildir. 1930’larla sınırlanamaz. Atatürkçülük, bugün de Türkiye’de ulusal solun fikirsel temelidir. Altı Ok’un üstüne yeni bir fikirsel tartışmaya girişmek, yeni bir devrimci program hazırlamaya kalkışmaya lüzum yoktur. Çünkü emperyalist hakim ideolojinin iddia ettiğinin aksine, dünya sistemi 1900’lerden beri büyük bir dönüşüm yaşamamıştır. Kapitalist-emperyalist sömürü çarkı değil 100 yıl, 500 yıldır devam etmektedir. Türkiye gibi ezilen ülkeler açısından kurtuluş programı da bu nedenle değişmemektedir. Atatürk’ün 1920’lerde belirlediği ulusal kurtuluşçu anlayış 2004 Türkiye’sinde de aynen geçerlidir.

Atatürkçülüğün yenilenmeye ihtiyacı olduğu tezi bilindiği gibi 2. Cumhuriyetçilerin temel tezidir. Bir de Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün halk nezdindeki itibarından çekinenler, Atatürkçülüğün dönemsel olduğu propagandasıyla halkın gerçek Atatürkçülüğü savunmasını engellemeye çalışmaktadır. Anıl Çeçen bu fikrin en yılmaz savunucularından birisidir ve bizce asıl tehlikeli olan budur. ADD’de Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Genel Başkan Danışmanlığı yapan birisinin 2. Cumhuriyetçilerle aynı tezleri savunması ve Atatürkçülüğün yenilenmesi gerektiğini savunması Mehmet Altan’ın bu görüşleri savunmasından daha tehlikelidir. Çünkü, Anıl Çeçen gibi Atatürkçü çevrelerce Atatürkçü bilinenlerin yaydığı yanlış görüşler Atatürkçü mücadeleye zarar vermektedir.

Anıl Çeçen Türk milliyetçisi mi, Çeçen milliyetçisi mi?

Anıl Çeçen, soyadından da anlaşılacağı gibi Çeçen asıllı bir vatandaşımız. Biz Atatürkçüler için vatandaşlarımızın kökeni önemli değildir. Atatürkçüler için Türklük ırksal bir kimlik değildir. Kendisini Türk olarak nitelendiren ve Türk milliyetçiliğinin gereğini yerine getiren herkes Türk’tür. Bu açıdan Sayın Çeçen’in kökeni bizi çok ilgilendirmiyor.

Ancak Anıl Hocamızın Çeçenlerle hakkında söylediklerini görünce, Çeçen’in değil Atatürkçülükle, Türklükle de çok ilgisi olmadığını düşünmeye başlıyoruz. Çeçen’in yazılarında büyük bir Çeçen hayranlığı gözlemlenmekte. Çeçen’e göre Çeçenler Kafkasların en devrimci ve bağımsızlıkçı halkıdır, Ruslara en az boyun eğmiş toplumudur... İşte bir kaç örnek: “Dağıstan Çeçenistan’dan da büyük ve kalabalık olmasına rağmen Çeçenistan gibi bağımsızlık savaşı verememektedir çünkü Çeçenler kadar bağımsızlık yanlısı bir konumda değildirler. (...) Bir tek Çeçenler Ruslara boyun eğmemişler ve sürekli olarak bağımsızlık arayışı içinde olmuşlardır.” Anıl Çeçen Çeçenleri Türk Cumhuriyetleriyle de karşılaştırmakta ve Türkleri Çeçenler kadar olamamakla suçlamaktadır: “Çeçenlerin gösterdikleri cesaret ve kararlılığı diğer Türk ve Müslüman Cumhuriyetler de gösterebilselerdi, belki bu cumhuriyetler de Azerbaycan gibi bağımsızlıklarını kazanabileceklerdi.” “Türk ve Müslüman uluslar arasında en boyun eğmeyeni ve en savaşçısı Çeçenler olduğu için, Rusya önce işgal daha sonra da katliam ve sürgün yolları ile Çeçenleri yok etme hazırlığı içinde olmuştur.”

Sanırız daha fazla uzatmaya gerek yok. Görüldüğü gibi Anıl Çeçen, soyadının hakkını vermekte, açıkça Çeçen milliyetçiliği yapmaktadır. Bir insanın kökeni itibariyle Çeçenler’e sempati duyması belki anlaşılabilir, ancak tarihin ilk ulusal kurtuluş savaşlarından birisini başarıyla kazanmış Atatürk önderliğindeki Türk milletiyle Çeçenler’i karşılaştırmanın ne anlamı vardır? Çeçenler en savaşçı ve bağımsızlığına en düşkün millet ise Atatürk ve Türk milleti nedir? Çeçenler’e karşı değiliz. Rus emperyalizmine karşı direnişlerinin de önemli olduğunu düşünüyoruz. Çeçen milliyetçiliği yapılmasını da anlayışla karşılarız. Ancak Çeçenler’in Türkler’den daha üstün olduğunu düşünen birisinin Atatürkçü kesilmesini, ADD’de yönetici olmasını anlayamıyoruz. Bizce Çeçenler’i bu kadar takdir eden birisinin yeri Ankara’da konferans salonları değil Çeçen direnişçilerinin yanı olmalıdır. Sanırız bu şekilde daha tutarlı olur.

Milletine güvenmeyen Ruslar’a güvenir

Sanırız yanlış bir Atatürkçülük anlayışının Avrasyacılıkla nasıl sonuçlandığı ortaya çıkmaktadır. Avrasyacılığın temelinde Türk milletine güvenmeme vardır. AB ve ABD’nin Türkiye üzerindeki emellerinin tesbitini artık herkes yapıyor. Önemli olan bu kuşatmaya alternatif yaratmaktır. Atatürk alternatifi Anadolu bozkırından çıkarmış sadece Türk milletine güvenmişti. Ancak kimilerinin Türk milletine güvenemediğini, o yüzden de sırtını dayayacağı bir emperyalist ülke arayışında olduğunu görüyoruz. İşte Avrasyacılığın bir temeli budur. Atatürkçülüğü küçümseyen, Türk milletine güvenmeyen, Batıcı kalıplardan kurtulamayan kafalar başları sıkınca çareyi Ruslar’a sığınmakta bulmaktadır.

Avrasyacılığın nasıl bir çaresizliğin ve güvensizliğin ürünü olduğu Çeçen’in yazılarında net bir şekilde görünmektedir. “Küreselleşminin ilkelerini incelediğimizde bunun büyük ulusal ulusal devletleri tehdit ettiğini buna karşın bir antiemperyalist dayanışmanın kendiliğinden gündeme geldiğini söylemek mümkündür. Bunun başını Rusya ve Çin’in çekmesi doğaldır.” Bu noktada bir parantez açmak ihticanı hissediyoruz. İlk tespit çok doğrudur. Bir antiemperyalist cephe şarttır. Bİzim anlamadığımız ikinci tespittir. Rusya ve Çin acaba emperyalist değil midir de AB ve ABD’ye karyı anti-emperyalist cephe kuracaktır? Ayrıca bu cephenin başını neden Türkiye ya da başka ezilen bir ülke değil de illa Rus ve Çin çekmelidir. Bu çelişkiyi yanıtlamadan önce Çeçen’in yanıtını okuyalım: “Türkiye bugün çok kutuplu dünyaya giderken kutup başı olabilecek büyüklükte bir ülke değildir. Yani Rusya, Çin, Hindistan, Japonya’nın sahip olduğu kutup başı, bölge merkezi olma şansına sahip devlet ve ülke potansiyelinde değildir.”

Şimdi Çeçen hocamıza sormak istiyoruz. Atatürk Sadabat ve Balkan paktlarını kurarken sizin gibi düşünseydi ne yapardı? Atatürk, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’nı sezmiş ve komşu ülkelerle kurduğu bu paktlar vasıtasıyla emperyalist yayılmacılığa karşı tampon bölgeler oluşturmuştur. Rusya ve Çin’in güçlü devletler oldukları doğrudur. Ancak bu güç onların emperyalist olmalarından gelir ve işte tam da bu yüzden bu ülkelerden uzak durmak gerekir. Rusya Türkiye’yi bir başka emperyaliste karşı koruyabilir ancak bunun karşılığı tabii ki bu sefer Türkiye’nin Rusya güdümüne girmesi olacaktır. Kısacası Çeçen’in bize önerdiği Özbekistan gibi AB-ABD’ye karşı Rus güdümünde bir ülke olmamızdır.

Yazımızın başından beri Çeçen’in Atatürkçülüğü nasıl tahrif ettiğini açıklamaya çalıştık. Çeçen’in yaptığı en büyük tahrifat Atatürk’ün dış politika anlayışı hakkındadır: “Kemalist dış politikanın üç ilkesi vardır. Birincisi Kuzeydeki büyük komşu Rusya ile dostluk ilişkisi vardır. İkincisi Balkan ülkeleriyle Balkan Paktı, üçüncüsü de Ortadoğu ülkeleriyle Sadabat Paktı”.

Öncelikle şunu belirtelim. Bolşeviklerin Kurtuluş Savaşı’na verdiği destek herkesin malumudur. Bu destek ve ortak çıkarlar nedeniyle Atatürk döneminde Bolşeviklerle çok sıcak ilişki kurulmuştur. Ancak Lenin’in ölümünden sonra Türkiye-SSCB ilişkilerinde gözle görülür bir bozulma yaşanmıştır. Stalin’in Kars-Ardahan üzerindeki emperyalist emelleri 1925’lerden beri devam etmiştir. Atatük Ruslarla olan tarihsel düşmanlığımızı da çok iyi bildiği için, Ruslar’a karşı her zaman temkinli olmuştur. Dikkat edilirse, ne Balkan Paktında, ne de Sadabat Paktında Ruslar’a yer yoktur. Halbuki bu iki bölge de Rusya’nın çok güçlü olduğu bölgelerdir. Sadece bu bile Atatürk’ün Ruslar’a karşı ne derece temkinli yaklaştığını göstermeye yeter.

Atatürk Avrasyacı mıydı?

Atatürk’ün Avrasyacı olduğu son dönemde sıkça tekrarlanıyor. Hatta Anıl Çeçen hocamız bir kitabının ismini de bu doğrultuda belirlemiş. Bakın Çeçen kitabını nasıl tanıtıyor: “Atatürk ve Avrasya kavramlarının birbirleriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünmesine karşılık, kitabın ilgi li bölümleri okunduğunda bu iki kavramın ne derece birbirine yakın olduğunu, Atatürk’ün Avrasya gerçeğinden çıktığını, yaptıklarının da Avrasya’da geleceğe dönük bir yeniden yapılanmayı hedef aldığını görmek mümkündür.”

Öncelikle şunu tekrar belirtelim, Avrasya kavramı Avrupa ile Asya’nın birleşmesinden oluşmaktadır. Ve coğrafi olarak hem Asya hem de Avrupa’da çıkarları olan en büyük ülke Rusya’dır. Dolayısıyla Avrasya üzerinde politika yapmak Rusya hesaba katılmadan mümkün değildir. Avrasya kavramını da gündeme getirenlerin Ruslar olması bu yüzden tesadüf değildir. Bu bağlamda bakıldığında Atatürk’ün Avrasya’yla değil, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgilendiğini görürüz. Avrasya içinde Çin de vardır. Atatürk’ün bu ülkelerle dostluk politikası yoktur. Atatürk gayet gerçekçi bir şekilde kendi komşularıyla iyi ilişkiler kurarak, paktlar oluşturarak etrafında bir dostluk çemberi oluşturmuştur, kendi ulusal güvenliğini bu çember üzerinden savunmuştur. Dikkat edilirse bu çemberde Rusya yer almamaktadır. Rusya güvenilen bir müttefik değil, ateşkese varılmış saldırgan bir emperyalisttir. Bu nedenlerle Atatürk Avrasya üzerinde politika yürütmediği gibi Çeçen’in iddia ettiği kadar Rus yanlısı bir dış politika Lenin sonrası uygulamamıştır. Rusya’yla ilişkileri diğer komşularıyla olan ilişkilerinden pek farklı değildir, hatta pek çok komşusundan daha zayıftır.

Ruslar’a teslim olanlar

Çeçen hocamızdan son bir alıntıyla bitirelim: “Türkiye’nin dünyanın bir büyük ülkesi olarak Rusya’yı karşısına alması (...) mümkün değildir. Bu noktada Türkiye’nin Rusya’yla kapışması değil, aksine birbirlerine anlayış göstermeleri ve yakınlaşmaları Avrasya’daki yeniden yapılanmada birbirlerine yardım etmeleri önemlidir.”

Görüldüğü üzere, Avrasyacılık aslında Rusya’ya teslimiyetin ideolojisidir. Bu ideolojinin Rusya’dan ithal edilmiş olması doğaldır. Ancak doğal olmayan bunun Atatürkçülük adı altında savunulmasıdır. Hele hele bunu açıkça Çeçen milliyetçiliği yapan birisini savunması daha da büyük politik komedidir. Türkiye’de yıllarca Rus düşmanlığı yapanların bugün Avrasyacılık adı altında Rusçuluk yapmasını ancak gülerek izleyebiliriz. Bir dönemin azılı Sovyet düşmanı maocularıyla Çeçen milliyetçileri kolkola vermiş Rusçuluk yapıyorlar.

Sanırız Avrasyacılığın baş ideologlarından Rus faşisti Dugin, “Türkiye’deki Avrasyacılarla tanıyınca çok etkilendim” derken bunu kastediyordu.