Arama: 
22.03.2004/Sayı:52
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Ekonomi
Tarih
Kitap
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Dünya Şener Üşümezsoy

Diğer Dünya Yazıları:
Kaya Ataberk - Ortadoğu’da Kürt istilacılığı başladı!

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi
karşısında Türk stratejisi

Büyük Ortadoğu Projesi’nin arkasında yatan gerçek

Büyük Ortadoğu Düzeni olarak günümüzde savunulan politika, bir; bu ülkelere demokrasi getirmek -bu eski bilinen “regime change” projesi-, iki; bu ülkelerdeki terörist gelişimleri engellemek, üç; kitlesel terör ve kitle imha silahlarının önüne geçmek gibi söylemlerle ortaya atılan bu yeni proje, Amerika’nın Ortadoğu’ya getirmek istediği projedir.

Körfez Savaşı’ndaki durumdan farklı olarak ABD’nin bunu Avrupa’yla birlikte sürdürme çabasını görmekteyiz. Körfez Savaşı öncesi ABD’nin gerek BM kararlarını gerekse Avrupa’nın karşı duruşunu, Almanya, Fransa ve Rusya’nın karşı duruşunu hiç gözönüne almaksızın giriştiği operasyonlarla istediği başarıyı kazanmadığı için bu projeyi Avrupa’yla birlikte sürdürme çabasıdır.

Gerçek, farklı bir boyutta görülmelidir. Bunu daha önce “Yeni Dünya Petrol Düzeni ve Körfez Savaşları”* isimli Körfez Savaşı bitmeden evvel yazdığımız kitapta vurgulamıştık. Burada üç önemli olgu söz konusuydu. Neden ABD Ortadoğu’da yeni bir petrol düzeni getirmek istiyor? ABD’nin yeni Büyük Ortadoğu Projesi veya demokratik rejim değişim projesi olgusunun arkasında yatan gerçek nedir?

Bir grup, “ABD burada petrol için savaşıyor” derken bir veri tabanına inmemekteydi ve bu anlamda da “ABD dünyadan istediği fiyatta petrol alır, bu kadar çok savaş harcamasına gerek var mıdır?” sözüyle karşı çıkıyordu ama gerçek bu değildi.

İkincisi, demokrasi getirme çabası; terörizmin kökünü kurutma anlamında baktığımızda işleyen süreç bunu göstermiyor. Örneğin Afganistan’da da, Irak’ta da toplum stabilizasyonunu daha fazla kaybetti.

Üçüncü olgu ise, Fukuyama’nın savunduğu liberal demokrasi, pazar ekonomisini tüm küreye yayma tezi.

Oysa demokrasi açısından bu bölgelere demokrasi getirilmesi noktası, Mısır örneğinde İslami Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmesi veya bunun Suriye ve diğer ülkelerde bir dizi İslamcı hareketin iktidara gelmesine sebep olmasını gözönüne almak gerekir ki bu projenin arkasında bunu gerçekten bir demokratikleşme süreci yatmıyor. Yani Afganistan’da da, Pakistan’da da serbest seçimlerin sonucunda ortaya çıkan iktidarların, eğer ABD gerçekten demokratikleşme istiyorsa onun projesiyle çakışmadığını görecektir, ki bu proje Cezayir’den başlayıp Hindistan’a doğru uzanan bir Ortadoğu projesini getirmekte.

Yeni Dünya Petrol Düzeni

Bu projenin eleştirisini yapmak için yeni dünya petrol düzenini kavramamız gerekiyor. Petrolün yirmi yıl içinde tükeneceği ve başka enerji kaynaklarına geçileceği söyleniyordu. Hatta üçüncü dalga ekonomistlerin rüzgar enerjisi, güneş enerjisi gibi somut olarak bize elle tutulur olmayan enerji projeleri getirilmek isteniyordu. Bu konuda Dick Cheney ve ABD Jeoloji Dairesi’nin raporlarını incelediğimizde otuz yıllık kestirmelerle dünya petrolünün tükenmesini değil, sürekli gelişen teknolojiyle rezervlerin arttığını görmekteyiz.

Dünya petrolü üç aşamada değerlendirilmekte. İlk aşama şu anda yataklarda bilinen miktar, ikinci aşama teknolojik imkanlarla geliştirilerek alınabilecek petrol, üçüncü aşama ise bu yataklarda keşfedilecek petroldür.

Sayıları yuvarlak verirsek, 2000 raporuna göre 860 milyar varil görünür petrol rezervi var. 612 milyar varil geliştirilebilir, 649 varil keşfedilebilir rezervler vardır. Şu anda 860 milyar varil petrol, yılda 30 milyar varil petrol tüketildiğini gözönüne aldığımızda 30 yıllık bir süre civarıdır. Ama eğer teknik gelişmeyle bu sürece 610 milyar varili eklediğimizde bu 20 yıllık bir petrolü, yeni keşfedilecek sahaları da eklediğimizde 650 milyar varil ise 22-23 yıllık bir petrol rezervinin de söz konusu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu haliyle 75 yıllık bir rezervin söz konusu olduğu 2000-2030 kestirmeleriyle ortaya çıkmakta. Bu boyutun içinde yatan gerçek şudur: petrol yataklarının tümü geçmişte “yedi kızkardeş” denilen Amerikan şirketlerinin, özelllikle Yahudi para sermayesinin ağırlıkta olduğu bu şirketlerin elindeydi- Sovyetler dışında.

Fakat daha sonra gerek Musaddık’ın İran’da yaptığı millileştirme, Libya’da, Irak’ta ve Suudi Arabistan’da yataklar üzerindeki imtiyazların millileştirilmesi sonucu bu şirketlerin elinden imtiyazlar alınmıştır.

ABD dünya petrolünün üçte birini kullanmaktadır, belki şu anda dörtte biridir. Günümüzde 75 milyon varil petrol kullanılmaktadır dünyada. 2040’ta 90 milyon varile çıkacak. Bunun 18 milyonunu ABD kullanmaktadır. ABD kendi iç üretiminin üçte birini kendi ülkesinden sağlamaktadır. Bu da 6-7, belki 8 milyon varildir. ABD’nin bu üçte birini kullanma imkanı, bilinen Amerikan rezervleriyle 11 yıl sonra bitecektir.

Bu nedenle dünyada bahsettiğimiz 75 yıl içinde, yeni bir enerji en azından otomobil endüstrisini ve uçak endüstrisini kullanma şansı olmadığından, petrolün kullanım değeri değişim değerinden, yani şu andaki 38 dolardan çok daha üstün bir önem kazanacaktır.

ABD, Japonya ve Avrupa’da büyüme ve kriz

Amerikan birikim sistemi, 1975’lerde mali genişleme dönemine girerek bir ekonomik, maddi büyüme sona erdikten sonra Amerikan maddi büyüme döneminin mali genişleme döneminde ihracata yönelik endüstriler Japonya’da, Asya’da ve Almanya’da gelişmiştir. Bu endüstriler, ABD’nin karşısında klasik endüstrilerde öne geçmiş ve ABD bu endüstriler karşısında gerilemiştir.

Ama ABD’nin savaş sanayiinin temelini oluşturacak stratejik endüstrilerdeki yatırımları 1990 yılında Körfez Savaşı’nın ortamını oluşturmuştur. Yani bu ortam savaş sanayii, petrol sanayii ve para sermayenin birleştiği bir yapılanma ortaya çıkarmış diğer tarafta ise o yıllarda Japonya’da ortaya çıkan kriz özellikle mali genişleme balonunun sona erdiği Tayland krizi, Rusya krizi, Meksika krizi gibi olaylarla para sermayenin işlevi; günlük 2 trilyon doların elektronik ortamda dolaştığı bir dünya sistemi, mali genişleme sistemi çökmeye başlamıştır ve bunun üzerine para sermaye, paradan kazanmak için elektronik endüstrilere, üçüncü dalga endüstrilere girerek yani savaş sanayiine girerek bir yeni büyüme merkezine girmiştir. Bunun da uygulama alanı Körfez savaşları olmuştur. Yani, savaşın süresi tüketilen savaş sanayiinin ürünlerini ve bunun tanıtımını yapmış, artı bunun sayesinde Ortadoğu’daki gücünü göstererek Amerika’nın dünyadaki politik ve askeri gücünü gösterme noktasına gelmiştir. Bu anlamda ekonomik olarak Japonya ve Almanya karşısında gerileyen Amerikan sistemi, bu gerilemesini durdurmuştur.

ABD 1990’larda 5 trilyon borcuyla dünyanın en büyük borçlu ülkesiyken ve burada Japonya’dan sürekli olarak karşılıksız para alarak borçlarını geri vermeyen bir ülke durumdandayken, bunu çözerek yeni bir büyüme merkezine girmiştir. Japonya, yeni gelişmekte olan Çin ve diğer Asya kaplanları ise dış satıma yönelik bir büyüme sistemi uygulamışlardır.

Oysa ABD’ye 1 milyar dolar ticaret açığı olan Japonya, 150 milyar dolarlık fazla mal satar. Bunun karşılığını ABD başka yerden kapatamamaktadır. Aynı şekilde Çin, dış satıma yönelik bir üretime girmiştir, uzakdoğu ülkeleri dışsatıma girmiştir. Latin Amerika büyümeleri dış satıma yönelecektir, bu boyutuyla bu dış satımı emecek pazar küresel olarak sözkonusu değildir ve dünya kapitalizminin en önemli sorunu bu noktadadır.

Avrupa savaş sanayiine sahip değil. Son ileri endüstriler olarak elektronik, bilgisayar, mikroelektronik, telekomünikasyon, yapay malzeme ve bioteknolojiye sahip değil. Bu boyutla yeni bir büyüme merkezi olamıyor. Ancak varlığını sürdürebilmesi için “eski Avrupa” diye eleştirilen Avrupa, Rusya’yla, İran’la, Cezayir ve Libya’yla hatta S. Arabistan’la bir blok oluşturma durumundadır.

Bu blok Amerikan bloğu olarak, Amerika merkez alınarak, NAFTA yani Meksika ve Kanada, daha sonra LAFTA Güney Amerika ülkeleri ve APEC Asya ve Pasifik ülkeleri ve Çin’den oluşmuş bir dünya sisteminin merkezinde yer almaktadır.

Ülkeler doğrudan yatırımlarını kendi çemberleri içinde yapmakta ve bu çemberler içinde yapılan yatırımlarda maddi genişleme dönemi, ihracatın sınırları dolayısıyla büyük bir krize girer. İşte böyle bir noktada ABD Ortadoğu projesini yeniden başlatarak kendi çekirdek halindeki yeni büyüme aşamasını, yani yeni yüzyılını hayata geçirebilme çabasındadır.

Türkiye’nin jeostratejisi

Türkiye’nin jeostratejisini kullanırken, Mustafa Kemal’in 1930’lardaki tarih kitaplarını incelediğimizde, karşımıza Türkiye, İran, Türkistan ve Orta Asya’nın, kuzeydeki Türk bölgelerinin tarihini sürekli büyük bir hacimle vermesi ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik alanının tarihsel coğrafyasını çizmektedir ve burada doğal bir Türk alanı jeostratejik olarak sözkonusudur. Geçmişte SSCB’nin yıkılabilmesi için ABD’nin Pan-Türkçülük diye SSCB’ye karşı buradaki Türk hareketlerini destekleme projesiyle bu Türk jeostratejik alanı kavramının ağıza alınması yasaklanmış, tabu olmuş gibi görünmektedir.

Bu alan dünya petrol yataklarının en önemli olduğu alandır ve S.Arabistan, İran, Irak, Zağros kuşağı ile Kafkasya, Urallar, Tataristan ve Başkırdistan, Kazakistan oradan da Türkmenistan’ın oluşturduğu bölgede, dünyanın %70’ine yakın rezervini elinde tutmaktadır. O halde bu bölgede egemen olma zorunluluğu karşımıza çıkmaktadır. Atatürk’ün geçmişte belirttiği Türk alanının jeolojik olarak da 21. yy’da karşımıza tekrar çıktığını görmekteyiz.

Jeostratejiler olarak karşımızda çizilen resimlere baktığımız zaman birinci resim ABD’yle beraber Orta Asya’ya girmektir. Ama bu proje terk edilmiş durumdadır çünkü Avrasyacı bir tez ile Çin ile Rusya arasında bu bölgenin paylaştırılması projesi gündeme gelmiştir. Yani Avrasyacılık projesi Orta Asya’nın ve İdil-Ural Türk bölgesinin Rusya’nın sömürgesi olduğunu 21. yy.’da yeniden onaylamak anlamına gelmiştir.

İkinci grup ise Türkiye’yi parçalayarak AB’ye entegre olalım tezidir. Bu tezlerin dışında Amerikan tezi ise; “Türkiye İslam kimliğiyle İslam ülkeleri içinde bir Büyük Ortadoğu projesinin cephe ülkesi olmalıdır” tezidir.

Atatürkçü ve Galiyevci strateji

Bu üç projeyi, bir de ABD’nin terkettiği eski Orta Asya Türk projesi de dahil olmak üzere değerlendirdiğimizde nasıl bir jeostrateji kurmalıyız sorunu karşımıza çıkmaktadır. Atatürk’ün kurduğu Türk coğrafyası alanı bir jeostratejik projedir ve burada İran’da, Türkiye’de Orta Asya’daki bin yıldan beri kesintisiz, Kuzeyde ise İdil-Ural bölgesinde ve Doğu Türk bölgesinde ikibin yıldan beri kesintisiz Türkleşme süreci uluslaşmanın genel alanıdır. 20. yy. politikalarıyla bu alandaki bütünsellik bölünmeye çalışılmış olsa bile bu tarihsel olarak sönmeyecek bir süreçtir ve bin yıldan beri süregelmektedir.

İkincisi, tüm tarih boyunca ekümenik ticari yolların geçtiği bu alandır ve üçüncüsü de bu bölgelerin doğal jeolojik petrol rezervleri olmasıdır. Bu noktayı esas aldığımızda kuracağımız yeni jeostrateji Galiyev’in ve Mustafa Kemal’in bu çerçevede bir daha değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Galiyev’in 1920’lerde savunduğu tez; Orta Asya’daki bu Türk bölgesinin emperyalist sistemden kopması, çağımızın yegane devrimci öğesidir bu bölge için. Bu bölgenin emperyalist sistemden kopması dünyanın temel çelişkisini oluşturmaktadır. Bu bölge tümüyle proleter halklardır ve bu proleter halkların emperyalist sömürüden, merkez ülkelerden kopması tezi ile ilk çevre devrimi tezini getirmiştir ki, burada “proleter halklar” kavramı içinde -Türkiye’de yanlış bir yorumla- Galiyev’in milliyetçi olarak milli burjuvaziyi önderlik aldığı ve milli burjuvazi önderliğinde böyle bir ulusallaşmayı savunduğu sanısı vardır.

Oysa Galiyev’in tüm metinleri ortaya çıktığında gördüğümüz gibi Galiyev, milli burjuva ağırlıklı yani burjuva önderliğindeki tezleri reddetmiştir. Bu anlamda milli burjuvazi ağırlıklı sistemlerin merkez-çevre ilişkilerinde daima merkeze doğru akan ağlar içinde bir işlevi olduğunu ve sistemle entegre olduğunu görürüz. Örnek verirsek İdil-Ural, Tatar burjuvazisinin Çarlıkla entegrasyonu reddederek Tatar burjuva milli meclis hareketini tasfiye etmiştir.

Mustafa Kemal de, sistemden kopma noktasında Türkiye’nin emperyalist sistemden kopuşu milli burjuvazi önderliğinde olmamış ama Türkiye de bir burjuvazi yaratma sürecine girmiştir. Çin Devrimi ve Rus devrimleri kendi içlerinde, sistemden kopma noktasından sonra milli burjuvasının gelişmesiyle beraber, milli kapitalizmle beraber dağılarak, -Çin’de görüldüğü gibi- Amerikan sistemine entegre olmuşlardır. Rusya ise Alman sistemine entegre olmuştur. Türkiye’de ise Kemalist programda olmadığı halde, oluşan milli burjuvazi 1950’lerde dünya sistemine entegre olmuştur.

Dünya sisteminden Galiyevci ve Mustafa Kemalci kopuş, bu ara Türk bölgesinin emperyalist sistemden kopması ve enerji kaynaklarını kontrol etmesidir. Günümüzde savunulan tezlere baktığımız zaman, bu Türk bölgesinde Azerbaycancılık, Türkmencilik, Özbekçilik, Kazakçılık, Tatarcılık ve Başkırtçılık gibi milli devletler oluştuktan sonra bunun milliyetçilikleri öne çıkarılmıştır. Ve bu milliyetçilikler, sürekli Batı sistemiyle Doğudan koptuktan sonra, Rusya’dan koptuktan sonra kaynaşıp bütünleşme yolunu aramaktadır. Oysa bu da ulusal devrimci bir çizgi değildir.

Bizim Türkçü-devrimci anlayışımız, Türk bölgelerinin Galiyevci, Mustafa Kemalci bir anlayışla dünya sisteminden kopuşudur. Bu, dünya sisteminden kopuş olgusu, çağımızdaki emek-sermaye çelişkisinden daha önemli olan, proleter ulus ile emperyalist merkezler arasındaki kopuşmadır.

Galiyev’in tezlerinde emperyalist sistem merkez olarak, endüstriyel toplum olarak Rusya’da devreye girmiştir. Rusya’da, Sovyetler Birliği’nde Bolşeviklik rejimi giderek emperyalist bir sisteme dönüşerek Orta Asya’daki ulusal bütünleşmeyi parçalayıp kendine entegre eden bir sistemi doğurmuştur.

Minimum ve maksimum program

O halde bu, ara bölgedeki devletçikleri birleştirmek ve bu devletçikler arasındaki ilişkileri sistematik bir halde birleşmiş bir Doğu halkları yapısı ile, mazlum ulusların oluşturduğu bir enternasyonalist yapı ile Batı sisteminden kopmadır ve burada petrol, doğal kaynaklarımız gibi ekonomik gelişmenin yollarını getirmektedir.

Bu yeni Amerikan birikim sistemi, para sermaye ve savaş sanayinin önderliğinde ağırlıklı olarak Yahudi para sermayesinin inisiyatifi çıkmaktadır. WASP Amerikası yerine Yahudi para sermayesinin dünya sisteminde egemen olması, küreselleşmesi olgusu Amerika ile Suudi Arabistan arasında, Arap ülkeleri arasında kopuşmaya neden olmuştur. Ve bu kopuşma antiemperyalist bir sürtüşme eksenli değil, çıkarların egemen olduğu, Suudi burjuvazisinin bu sistemle çelişmesinden kaynaklanmaktadır. İslami başkaldırı dünya devrimci sisteminde kopma için bir önderlik oluşturmamaktadır. Yanıltıcı olarak İslamcı hareketlerin, “devrimci İslam” diyerek Çakal tarafından devrimci bir çizgi olarak yorumlanması konjonkturel bir tarihsel yanılgıdır.

Türkiye’nin ve İran’ın, Türkistan’ın ve kuzeyde de Tataristan ve Kazakistan’ın oluşturduğu bu cephedeki devletlerle olan politikalarımız bu devletlerin gerek Rusya, gerek Çin gerekse emperyalist sistemler tarafından sömürülmesini engelleyecek bir bilinçte burada bu ülkelerdeki milli burjuvaların önderliğinde de olsa bugünkü yapılarını emperyalizme karşı durabilmek için desteklemek minimum programdır.

Ama maksimum bir programda ise bu ülkelerdeki Ruslar tarafından yapılmış yapay ulusların ideolojik yapıları değiştirilerek bu sistemden kopma ve Türklerin, Galiyev’in savunduğu gibi ulusal bir bütünlüğünü sağlama doğrultusunda bir program gütmelidir. Bu Mustafa Kemal’in mazlum milletler beraberliğini savunan programıdır ki ancak bu şekilde sistemden kopulabilir.

Sonuç olarak, yeni Büyük Ortadoğu Projesi, Avrupa ile ABD arasındaki kopuşmanın en belirgin ortaya çıktığı, Avrupa’nın varolma ABD’nin ise tek egemen güç olma mücadelesinin ürünüdür.

Avrupacı, Amerikancı ve Avrasyacı tezler karşısında kopuş tezi

Avrupa’ya yanaşalım diyen tezler, Avrupa’ya entegre olalım diyen tezler AB’ye katıldığımızda büyük bir büyümeye gireceğimizi belirtmektedir oysa Avrupa sistemi, maddi genişleme sistemini ihracata yönelik olarak yapan bu yapılanma aslında Avrupa içinde pazar kalmamıştır. Avrupa’nın bu ürünlerini dünya sistemine satabileceği bir alan da yoktur. Bu anlamda da Avrupa’ya entegre olduğumuzu varsaysak bile ülkede direkt yatırımların, dolaysız yatırımların olacağı tezi bir hayaldir. Çünkü Avrupa kendi endüstrisini dağıtmaktadır. Wolkswagen’in 5000 işçisini işten çıkarması gibi.

Dünya ekonomik sistemi, ihracata dayalı endüstrilerin aşırı şişmesi sonucu büyük bir krize gebedir. 1 trilyon dolar ihracata yönelen Japonya, keza Çin ve Uzakdoğu ülkelerinin toplam ihracatının yapılabileceği bir dünya sistemi söz konusu değildir. Bu üretim fazlalarını özümseyecek ne Avrupa ne Amerika ekonomileri söz konusudur. Bu da dünya sisteminin çöküşünü hazırlayacak bir krizi geliştirmektedir. AB bizzat ihracata yönelik bir ekonomi hedeflediği için bu ekonomi içinde pazar bulamamaktadır. Bu anlamda Türkiye AB’ye girebilse bile doğrudan AB yatırımları Türkiye’de olanak dışıdır.

Dünya sistemi içinde Rusya’nın da varlığı iki noktada söz konusudur. Ya Avrupa’yla birleşecek veya Amerikan sistemi içinde petrol yatakları, Sibirya, Yakutların bulunduğu, Saka Türklerinin bağışı yataklar, Tatarların ve Başkırtların bölgesindeki Ural petrol yataklarının Amerikan şirketleriyle birleşmesi ve ABD’nin Rusya’yı yeniden parçalaması, dağıtması projesi gündemdedir.

Yeltsin döneminde ABD’yle işbirliği yapan çizgi Putin döneminde sahte bir Avrasyacılıkla Orta Asya’daki Türkleri kendi sömürgesi olarak bütünleştirerek ABD’ye karşı durabilme çizgisini izlemektedir. Ve Türkler bu Rus sömürgeciliğine hedef olacaktır.

Keza Çin Orta Asya’yla olan ilişkisinde Türkmenistan ve Kazakistan’dan petrol yolu hatları ile Çin’e akmasına ve bu yoldan da Çin’de enerji sorununu çözmesi noktasına gelmektedir. Çünkü Türk bölgesi olarak Turfan’da petrol yatakları vardır. Onun dışında Çin, petrol yatakları açısından yoksul bir ülkedir. Çin’in Amerikan sisteminde olmasına karşılık Suudi Arabistan’la işbirliğini sürdürmesi, ucuz petrol sayesinde üretimini sağlamıştır. Çin’in petrol tüketimi giderek artmaktadır. 2001’de günlük 3 milyon varil iç üretimi ve 5 milyon varil petrol ithalatıyla 8 milyon varil petrol tüketerek 2010 yılında 2 milyon varil iç üretimiyle 9 milyon varil ithalatı söz konusu olacaktır. Günlük 7 milyon varil açığı söz konusudur.

Petrol 70’lerde 50 dolara yükseldiği zaman bütün büyüme durmuş ama 15 dolarlara indiğinde Çin büyümüştür. Amerika’nın yeni petrol düzeniyle bu petrol şirketlerine beş kızkardeşin inisiyatifine alındığı zaman ABD’nin egemenliği dünya sistemine istediği fiyattan petrol sunmasını getirecektir ve bu da Çin’in büyümesini durduracaktır. ABD’nin çemberi olduğu halde. Japonya’nın da tavrı bu noktada odaklanmaktadır.

Avrupa’nın tavrı ise İran, Irak, Rusya gibi ABD’nin egemen olmadığı üretim alanlarında devamını sürdürmektir. Diğer taraftan ise askercil bir güç olmaması, politik bir güç olmaması ve yeni teknoloji merkezli bir endüstriye sahip olmaması, Avrupa’nın böyle bir merkez olma şansını zayıf tutmaktadır. O da Rusya ve İran’la böyle bir ilişkiye girmektedir.

Japonya, maddi genişleme dönemine baktığımızda Altın Dönemi’ni kapatmış, yeni endüstri ürünlerine yönelen bir endüstriye sahip olmadığı için, askeri bir güç olmadığı için küresel bir güç merkezi değil, Amerikan çevresi haline gelmiştir.

Gelecek dünyası bu iki sistem ile, ABD, Japonya, Çin ile Rusya, Fransa, Almanya arasındaki asimetrik cephelenme arasında kalan Türk dünyası yeni bir eksen oluşturarak doğal kaynakların egemeni olan bir politika izlediğinde bu sistemden kopma aracılığıyla karşımıza yeni bir yüzyıl doğacaktır. Devrimci bir yüzyıldır bu.

Dünya sisteminin ihracata yönelik büyümesi nedeniyle aşırı üretimden dolayı büyük bir krize gebe olduğu görülmektedir. Mustafa Kemal’in 1920’lerde sağladığı, Leninlerin 1917’lerde, Mao’nun 1930’larda Çin’de kopmayı sağladıklarında görece bir büyüme sağladıkları dönem 21. yüzyılda karşımıza gelmektedir. Türk jeostratejisi bu olmalıdır.

*ÜŞÜMEZSOY Şener, Yeni Dünya Petrol Düzeni ve Körfez Savaşları, İnkılap Yayınevi, 2003, İstanbul