| Gökçe Fırat |
|
Neden Türk barikatı? Türkiye’nin zemini sarsılırken 28 Mart yerel seçimlerine tam bir hafta kala ne yapacağız sorusu daha sık sorulmaya başlandı. Ancak bu soru, basit bir kararsızlığı değil, derin bir endişeyi yansıtıyor. Bu ‘ne yapacağız’ sorusu, ‘yapılacak bir şey kaldı mı ki’ diye de yorumlanabilir. Böyle bir ruh halinde olmamız çok doğal. Çünkü 3 Kasım seçimlerinden sonra Türkiye’de pek çok şey kökten değişmiş durumda ve ülkenin zemini sarsıldığı için, herkes bir çöküş korkusu içinde. Tabi Türkiye Cumhuriyeti’nin zemini dediğimiz zaman, bu zemini iki tür programda bulabiliriz. Birincisi 6 Ok’ta ve onun anayasal hükümlerinde. AKP iktidarı Cumhuriyetimizin ve bizi bir Cumhuriyet rejimi olarak vareden tüm ilkelerin yıkımını başlattı. Cumhuriyet’i korumak ya da savunmak tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının en büyük görevi elbet. O nedenle de kendisini Culhuriyet’e bağlı hisseden herkes elinden geldiğince birşeyler yapmaya çalışıyor. Her çaba özünde iyi olsa da bazı çabalar istedikleri kadar iyi olsa da sonuç almaya yaramıyor. Bunun neden böyle olduğunu en fazla anlamamız gereken dönemdeyiz. 28 Şubat 1997’de şeriatçı partiyi iktidardan alağı etmiş bir Türkiye’de Meclis’te %75’lik bir şeriatçı çoğunluğu ile yönetiliyoruz. Üstelik 28 Şubat süreci 1000 yıl sürecek dediğimiz halde! Ve daha önemlisi 28 Mart’tan sonra belediyelerin de %50’den ve felaket senaryolarına göre %70’ten fazlası şeriatçı partinin eline geçecek. Peki bunun sorumlusu kim? Bu durumun bizce sorumlusu, Atatürkçülüğü sadece laikliğe indirgeyen yanlış anlayıştır. Bu anlayış, Atatürkçülüğü gerçek tabanı olan Türk milletinden ve milletin ihtiyaçlarından kopartarak onu gardroplara sokan anlayıştır. Şeriatçılık gibi Batıcı rejimin bir sonucunu, herşeyin sebebi olarak gören yanlış anlayıştır. Şeriatla mücadele ederken, onu vareden toplumsal ve siyasal yapıyı ayakta tutmaya çalışan yanlış anlayıştır. Bu nedenle Türkiye buralara kadar gelmiş durumda. Şimdi özellikle sol ve CHP kökenli kimi aydınlarımız ve yurttaşlarımız, çok doğal bir şekilde, Cumhuriyet’i korumak için AKP’ye karşı mücadeleye çağırıyorlar. Doğru mu? Doğru. Nitekim biz iki yıldır TÜRKSOLU’nun pekçok kapağını AKP iktidarına ayırmış ve ona karşı mücadele etmişiz. Yine AKP yandaşı medyanın sürekli saldırılarına hedef olmuşuz. AKP yandaşı soruşturmalarla mahkemelerdelerde boğuşuyoruz. Sarsılan zemin: Misak-ı Milli Ama tüm bunlara rağmen, geldiğimiz noktada oturup biraz daha derinlemesine düşünmek, karşı karşıya kaldığımız tehlikenin boyutlarını ve nedenini anlamak istiyoruz. Bunu yaptığımız anda, Cumhuriyet’in esas sarsılan zeminini görüyoruz. Bu zemin, Atatürk’ü de, Atatürkçülüğü de, Cumhuriyet’i de, 6 Ok’u da vareden gerçek zemindir: Misak-ı Milli. Bizce AKP’nin esas sarstığı zemin budur. Bugün Türkiye’nin Kıbrıs’ta sınırları tartışılır hale gelmiştir. Bugün Türkiye’nin Ege’de sınırları tartışılır hale gelmiştir. Bugün Türkiye’nin Güneydoğu’da sınırları tartışılır hale gelmiştir. Bugün gerek AB’nin gerek ABD’nin ilgilendikleri Türkiye bu Türkiye’dir. İşte bu tartışılan Türkiye’nin 1919 öncesinde paylaşılan Türkiye olduğunu gördüğümüz zaman, çok doğal bir şekilde bu ülkeninin temel zemini olan Misak-ı Milli zemininde düşünmeye başlıyorsunuz. Her tartışma zemininin altında, bir milli mesele olduğunu görüyoruz. Bugün Türkiye, ciddi bir Kürt sorunu yaşamaktadır. Ve bugün Türkiye ciddi bir azınlık sorunu yaşamaktadır. Bu Kürtler ya da azınlıklar sorun çektiği için değil, Türkiye bu unsurlar eliyle ve bu unsurlar kullanılarak paylaşılmaya çalışıldığı için böyledir. Bakın bu nokta milli meselemizin tartışıldığı noktadır. Son Osmanlı Meclisi zabıtlarına bakarsanız, size milletvekillerinin siyasal ve sosyal görüşlerine değil milletlerine göre bölündüğünü gösterir. Bu bizim isteğimizin dışındaki gerçekliktir. Bu gerçeklik, Türkiye’yi parçalayan gerçekliktir. Aynı Meclis tablosunun benzerini bugün yine mecliste yaşıyoruz. Belediylelerde yaşıyoruz. Bugün etnik kökenini ön plana alan politikacılar, bir etnik grup dayanışması ile Türkiye’de Türklüğü yıkmaktadır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti kendinden önceki Osmanlı’nın kaderini paylaşmaktadır sanki. Osmanlı da bir Türk devletiydi ama Osmanlı Türklerin ezildiği ve ikinci sınıf olduğu bir devlet yapılanmasıydı. Tayyip’in tuzağı etnikçilik, Böyle bir ortamda Atatürk bu ülkede bir millet yaşadığını ve o milletin Misak-ı Milli sınırları içinde egemen olması, kendi devletini kurması, kendi kendini yönetmesi gerektiğini savundu. O nedenle Atatürk’ün geliştirdiği milliyetçilik, ırka değil, daha doğru deyimle etnik temele değil, ortak tarih, ortak kültür ve ortak gelecek kaygısına dayanan bir milliyetçilikti. Bunun formülasyonu “Ne mutlu Türküm diyene”ydi. Bu, bu ülke sınırları içinde yaşayan ve farklı etnik kökenden gelse bile herkesin tek bir millet olduğu, Türk olduğu teziydi. Bugün Türkiye’nin yaşadığı temel sorun bu formülasyonun bozulmuş olmasıdır. Bugün her etnik kimlik kendisini milli bir kimlik olarak yansıtmaktadır. Ve dahası Türk olmak, ayıp olmanın ötesinde bir etnik gruba mensup olmak haline gelmiştir, getirilmiştir. Oysa Atatürk bu ülkede yaşayan herkesin Türk olduğunu, çünkü milliyetçilik anlayışının ırka dayanmadığını ifade etmişti. Bu formülasyonu bozanlardan biri AKP ve onun lideridir. Erbakan’a göre biz ne mutlu Türküm dersek birileri de ne mutlu Kürdüm diyebilirdi. Bunu Tayyip aynı şekilde tekrarladı ve bu nedenle hapis yattı. Ama şimdi aynı formülasyonu, bazı Atatürkçülerimiz bilmeden, hem de AKP’ye karşı olmak adına savunmaktadır. Tarihin garip cilvesi, Tayyip’e günahını vermek istemeyecek Atatürkçü aydınlarımız, onunla bu zeminde buluşmakta ve Türk barikatının yanlış olduğunu söylemektedirler. Tayyip ve onun gibiler için Türk barikatı ürkütücüdür, çünkü onlar millete hele hele Türk milletine hiçbir zaman inanmamışlardır. Onlar kendilerini Türk milletinin değil İslam ümmetinin parçası olarak görürler. Onları anlamak belki mümkün ama Atatürkçü insanlarımızın Atatürk’ün milliyetçi formülasyonunu tam da Tayyip’in işine geldiği gibi ve tam da AKP’yi güçlendirecek şekle getirmesi pek anlaşılır değil. Bizce sorgulanması gereken yanlış burada başlamaktadır. O nedenle barikatın Türklük’te kurulmasını öneriyoruz. Çünkü Türklük, Tayyiplerin, Apoların iddia ettiği gibi belli bir etnik unsuru değil bir milleti tanımlamaktadır. Türklük, ırkçılığın, mozaikçiliğin panzehiridir. Türklüğe karşı çıkmak ise tam da etnik tuzağa düşülen yerdir. Etnik tuzak, milletin parçalanmasını başlatır. Bu ırkçı parçalanmaya karşı milliyetçiler, milli kimlikte birliği savunurlar. Türklüğü savunmak tam da bu anlama gelir ama Türklüğe karşı çıkmak, Kürtçülük tuzağına düşmek olur. Biz, bir Türk barikatını bu tuzağa çok düşüldüğü için öneriyoruz. Ama daha önemlisi, bu ülke parçalandığı zeminde ayağa kalkacaktır o da Türklüktür. Mustafa Kemal’in sözleriyle: “Türkiye Türklerindir, işte milliyetperverlerin umdesi budur.” (Türklük politikamıza karşı çıkan büyüklerimize Falih Rıfkı’nın Çankayasını bir de bu dönemde okumayı öneririm. Eminim pek çok şeyi o zaman farklı değerlendireceklerdir. Bu arada Tanrı Türk’ü korusun sözümüz ırkçılık olarak anlaşıldıysa düzeltelim, biz Türk’ün Tanrının korumasına muhtaç konumda olduğunu belirtmek istedik; tıpkı Ordu Göreve derken darbeciliği değil Cumhuriyet’in Ordu’nun korumasına muhtaç olduğunu söylediğimiz gibi!) |