Arama: 
23.02.2004/Sayı:50
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Kitap
Kültür
Ekonomi
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Başyazı Şener Üşümezsoy

Türk-Yunan Savaşı’nda Yunan askerlerine hedef gösteren papaz.
Türk-Yunan Savaşı’nda Yunan askerlerine hedef gösteren papaz.

AB-ABD-Rus emperyalizminin Kıbrıs ve İstanbul’u paylaşma kavgası
Kurtlar sofrasında Kıbrıs

Tayyip’in “Bir adım öndeyiz” açıklaması politik hataydı

Kıbrıs tartışmalarına zaferdi, kayıptı veya başarıydı gibi dar bir diplomatik bakış açısıyla bakıldığında gerçekleri göremiyoruz.

Annan Planı konusunda Türkiye’nin daha önce haklı olarak savunduğu “Plan’ın revize edilmesi gerekir” tezi, kendi içerisinde tutarlı bir politikaydı. Bir konuda pazarlığa giriyorsanız, mutlaka istedikleriniz hedefinizden birkaç adım ileride olmalıdır. Bu pazarlığın diyalektiğidir. Yunanlılar’dan bir adım ilerideyiz demek, Annan Planı’nı baştan kabul ediyoruz demek, politik bir hata. AslındaYunanlılar’dan bir adım önde değil, hedeflerimizden bir adım gerideyiz. Şöyle ki, Annan Planı’nı biz değil Rumlar kabul ediyordu. Şimdi ise Annan Planı’nı baştan kabul ederek, onların 1960 dönemini şart koşmalarının zeminini kendi elimizde hazırlamış olduk. Şimdi Rumlar Kıbrıs Harekatı öncesine, Türk Ordusu’nun kendi kanını dökerek elde ettiği kazanımlar öncesine dönmek istiyorlar. Üstelik artık işin içinde AB de var. Annan Planı’nı imzalasak bile AB teknik olarak masada olduğu için ve Kıbrıs AB’ye üye olacağı için anlaşma AB düzenlemesine uygun olarak AB’nin istediği boyutta değiştirilebilecektir. Buna da Türkiye AB’ye üye olmadığı için biz müdahale edemeyeceğiz.

Fener Rum Patrikhanesi'nin örgütlenme şeması Ortodoks dünyası
Metropolitlikler
Efes (Aydın)
Kadıköy (İstanbul)
Maçka (Trabzon)
İmroz (Gökçeada)
Adalar (İstanbul)
Perge (Antalya)
Listra (Konya)
Terkoz
Aydın
Tranupoleos
Alaşehir
Teodorupuleos (Kapadokya)
Amfipoleos
Tianon
Silifke (Mersin)
Laodikya (Denizli)
Sivas
Apamias (Afyon)

Yurt dışı kuruluşlar
Başpiskoposluklar:
ABD (10 Piskoposluk)
Avusturya
İngiltere
Girit (7 Met.)

Metropolitlikler:
Fransa
Almanya
Avusturya
Belçika
İsveç
Yeni Zelanda
İsviçre
İtalya
Oniki Ada
Aynaroz Manastırları

Patrikhaneler
İstanbul (Ekümenik)
İskenderiye
Antakya
Kudüs
Moskova (Rusya)
Sırbistan
Romanya
Bulgaristan
Gürcistan

Otosefalortodoks Kiliseler
Kıbrıs
Yunanistan
Polonya
Arnavutluk

Otonom Kiliseler
Çekoslovakya
Finlandiya

Ekümeniklik kavramı

Kıbrıs’ta yaşanan basit bir Denktaş-Klerides tartışması değil. Olaya 1000 yıllık tarihsel bir perspektifte bakmalı ve dünya ekonomik sistemini anlamalıyız. Dünya ekonomik sistemi ve dünya birikim sisteminin 500 yıldan beri, hatta 1500 yıldan beri kesintisiz devam ettiğini görmekteyiz. Bu noktada karşımıza ekümenik, uygarlık ve imparatorluk kavramları çıkmaktadır. Ekümenik kavramı ticari bir ağı, bu ticari ağın merkezi bir yapısını ve bunun kendi içindeki belli bir düzende dolaşımını ifade etmektedir. Dünya sisteminin gelişimi ve ekümenik bağları Andre Gunder Frank vd. daha detaylı görebiliriz.

Ekümeniklik sisteminin oluştuğu yerde, bunun üzerine, politik ve askeri uygarlıkla imparatorluk alanları oluşacaktır. Ama ekümenik kavramı bundan daha geniştir. 1000 yıl önceki Doğu-Batı Roma ayrımındaki çelişki günümüzdeki çelişkileri belirleyegelmektedir. Batı Roma İmparatorluğu, Roma-Germen İmparatorluğu’na, Doğu Roma İmparatorluğu ise, II. Roma İmparatorluğu’na (Bizans) dönüşmüş ve böylece dünya sisteminin ana iki ekümeniklik yapısını oluşturmuştur. Katolik-Protestan dünyası, yani Batı Roma Hıristiyanlığı, 1500’lü yıllardan bu yana feodal-Kapitalist-Emperyalist Avrupa sistemi oluşturmuştur. Ondan evvelki dönemde ekümenikliğin merkezinin doğu Roma’da olduğunu bilmekteyiz. Doğu Hıristiyanlığı-Ortodoks dünyası-II. Roma (ya da Yeni Roma) Ekümenikliği, basitleştirilmiş anlamıyla Fener Rum Patrikliği Batı Roma Hıristiyanlığına karşı bir ekümeniklik oluşturmaktadır. Doğu ve Batı Roma ekümenikleri arasındaki ilk çelişki, Haçlıların yani Katolik dünyasının Doğu Roma’yı zaptetmesi ve İstanbul’u Latinlerin ele geçirmesidir.

Rusların hamiliğinde tüm Ortodoks dünyayı biraraya getirmeye çalışan “Yeni-Bizansçılar”ın yayınladığı Büyük Avrasya İmparatorluğu haritası. Yalnız Kıbrıs değil, tüm Türkiye Rus emperyalizminin hedefinde.
Rusların hamiliğinde tüm Ortodoks dünyayı biraraya getirmeye çalışan “Yeni-Bizansçılar”ın yayınladığı Büyük Avrasya İmparatorluğu haritası. Yalnız Kıbrıs değil, tüm Türkiye Rus emperyalizminin hedefinde.
İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra ise karşımıza bir Türk-Rum İmparatorluğu tezi ileri sürülmüştür. Dimitri Kitsikis’in Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortodoks-İslam İmparatorluğu-Türk-Rum İmparatorluğu olduğu tezini işlediği kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Özal döneminde öne çıkan tezinde Türklerle Rumlar’ın, teolojik anlamda ise İslam’la Ortodoksluğun, Katolik dünyasıyla çelişkisi net olarak bir çok yazıda belirlenmiştir. Fatih’in Latin-Katolik saldırılara karşı Doğu Roma’da bir içsel tarihsel devrim yaparak iktidara geçtiği ve Rum İmparatoru ve Kayzer Sezar ünvanını aldığı öne sürülmektedir.

Haritalara bakıldığında görülecektir ki, Doğu-Batı Roma sınırı daha sonra Osmanlı ile Roma-Germen Kutsal İmparatorluğu sınırı, daha sonra Osmanlı-Avrupa sınırı sürekli aynı yerden geçmektedir. Bosna-Hersek’te Bosna Müslüman alanında iken, Sırplar Ortodoks alanında yer alır. Katolik dünyası ise Slovenya ve Hırvatistan’dır. Bu sınır bir türlü aşılamamıştır. Türkler Viyana’ya kadar gelmiştir ve bütün Katolik dünyası buna karşı çıkmıştır.

Bu salt teolojik bir gerçek değildir. Ticari ağların merkezi olan İstanbul ve onun çevresinde oluşan ekümenik Doğu Roma-Osmanlı süreci ve ona karşı İtalya’da Venedik, Ceneviz ve Papalığın Katolik merkezi o dönem iki ana merkez olarak gözükmekte. Daha sonra, Osmanlı’nın Doğu Akdeniz ve Karadeniz’i Venedik-Ceneviz ticaretine kapaması, dünya ticaret yollarının Okyanusal hale gelmesi ve Atlantik’i geçişin ardından Batı Roma ekonomik ağı ile yeni bir aşamaya geliniyor. Batı Hıristiyanlığının Katolik, Anglikan veya Protestan olması fark etmiyor.
Batı Hıristiyanlığı (I. Roma) ve
Doğu Hıristiyanlığı (II. ve III. Roma) arasındaki tarihsel sınır

1000'li yılların başı

1000'li yılların başı
1175

1175

1310
1310
1560

1560

1972- Avrasyacılara göre Rus emperyalizminin en geniş sınırları. Gri bölge SSCB, siyah çizgiyle belirtilen sınır ise uydularıyla birlikte SSCB’nin etki alanı.
1972
Avrasyacılara göre Rus emperyalizminin en geniş sınırları. Gri bölge SSCB, siyah çizgiyle belirtilen sınır ise uydularıyla birlikte SSCB’nin etki alanı.
2004-Aleksandr Dugin’e göre Alman ve Rus etki alanları. (Kaynak Aleksandr Dugin-Rus Jeopolitiği)

2004
Aleksandr Dugin’e göre Alman ve Rus etki alanları.
(Haritalar: Arnold Toynbee-Tarih Bilinci
2004 yılına ait harita: Aleksandr Dugin-Rus Jeopolitiği)

İstanbul’un fethinden sonra Moskova Patrikliği III. Roma olduğunu ilan etti

İstanbul’un Türkler tarafından alınmasından sonra Moskova Patrikliği III. Roma olduğunu ilan ederek dünya politikasına giriyor. Rus ve İskandinav kabilelerinin ekümenikliğine göre Rus Devleti’ni oluşturma çabaları başlar ve Katolik dünyasına karşı Ortodoks bir yapılanmayla karşımıza çıkar. Doğu Roma’nın coğrafyası, İskender’den beri savunulan İstanbul’dan başlayıp Doğuya doğru giden, kuzeyde Avrasya’ya, güneyde İran’la Doğu’da Asya’ya giden bugünkü ekümeniklik alanı Bizans’ın Turan haritası diye geçer. Bu bölgeye “ara bölge” ismi verilmektedir. Batı Hıristiyan dünyasıyla Doğuda Çin ve Hint dünyası arasındaki “ara bölge” İstanbul merkezli Roma’nın doğal bölgesidir. Bu “ara bölge” Megali İdea’nın çok daha geniş bir kapsamıdır.

Bu nokta Türkiye gerçeğini anlamak için de çok önemli.

Çünkü günümüzde, ABD ile olan sorunların çözümü için Türk-Rus ittifakı Avrasyacılık olarak savunulmaktadır. Bu ittifakın Rusya kanadı aslında, III. Roma ve Rus-Ortodoks dünyasının sürekli büyümesi tezini emperyalist bir güç olarak savunmaktadır. Bir emperyalist ideoloji ile başka bir emperyalist ideoloji arasında tercih yapmak devrimciler tarafından kabul edilemez.

Doğu Roma ile Batı Roma arasındaki tarih boyunca değişmemiş sınırlar

Doğu Roma ile Batı Roma arasındaki ayrım ve sınırlar, değişen devletlere karşın, tarih boyunca değişmemiştir. Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan’ın milli devletler olarak Osmanlı’dan ayrılma süreci Üçüncü Roma-Moskova’nın inisiyatifiyle gerçekleşmiştir. Bu noktada geri kalmak istemeyen Batı-Katolik-Protestan dünyası ise Helen-Grek kültürünün kökü olarak Yunanistan’ı öne çıkararak Yunanlılar’a sürekli kucak açmıştır. Balkanlar’daki bu gelişmeler III. Roma (Ortodoks Moskova) ile I. Roma (Batı Hıristiyan dünyası) arasındaki çelişkinin örneğidir. Örneğin, Ege’deki 12 Adalar ve Girit’te Venedik ve Cenevizlere dayanan tarihsel İtalyan varlığı, Katolik-Latin dünyasının bu bölgedeki sömürgeci yayılımlarının ürünüdür. Buna karşı Osmanlı döneminde Ortodoks-İslam birliği ile Katolik dünyası arasında bir Akdeniz mücadelesi yaşanmıştır.

Ortodoksluk ideolojisi; Moskova’nın II. Roma’nın (Bizans) devamı olarak III. Roma’yı oluşturma ve II. Roma’yı tekrar zaptetmeyi hedefleyen Rus politikasının görünür tezidir. Rusya’nın Yunanistan’a, Bulgaristan’a, hatta Yeşilköy’e kadar gelerek Türkiye’ye de sarkması bu ideolojinin bir ürünüdür.

Ekümenik aygıt ABD hizmetinde

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Sovyetler’in tasfiyesi için Ortodoksluğun kullanılması tezi önemliydi. Türkiye’de Fener Rum Patrikhanesi’nin patriksiz kaldığı dönemde ABD Başkanı Truman, ABD vatandaşı Athenagoras’ı Türkiye’ye Patrik olması için göndermiştir. Athenagoras Türkiye’de bir günde Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşı yapılmış, sonra da Fener Rum Patriği seçtirilmiştir. Athenagoras, patrik seçildikten sonra Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden açtırmıştır. Heybeliada Ruhban Okulu, Kıbrıs’taki Makarios örneğinde olduğu gibi dünyanın ve Türkiye’nin pek çok yöresinde Metropolitlerde görev alacak ve Ortodoksluğun çıkarlarını dünya çapında savunacak kişileri yetiştirme amacını gütmektedir. Burada yetişen talebelerden Yakovas ABD Ortodoks Kiliseleri Başkanlığı’nı almıştır. Böylece İstanbul’un Ortodoks dünyasının merkezi olması sözde kalmıştır. Ortodoks dünyanın merkezi ABD’nin seçilmesini sağladığı Fener Rum Patriği sayesinde artık ABD’dedir.

Konuya bu şekilde baktığımız zaman, Ortodoks-İslam İmparatorluğu kavramının arkasında Fener Rum Patriği’nin Yeni Roma’yı yaratması, Kiliselerin Roma Satraplıkları biçiminde örgütlenmesi yattığı görülmektedir. Dünya çapında, cemaatlerin olmadığı belli yerlerde cemaatler oluşturulacak, Yeni Roma bu cemaatlere dayandırılacaktır. Bu nedenle Türkler’le Rumlar arasında antagonizma vardır. Biz Rumlar’a hümanist yaklaşsak da Rumlar’ın hedefi geçmişteki Roma’yı, çoktan yok olmuş Roma’yı yeniden yaratmaktır. Bunu yaratamayacaklar, ancak bu hedef başka bir biçime dönüşerek başka bir jeostratejinin aracı olmaktadır. Bu jeostrateji, temelinde Türkler’in Anadolu’da azınlık olduğu tezine dayanmaktadır. Bu temele göre Orta Asya’dan gelen Türkler çok azdır. Türkiye batıda İyonya, Frigya, Lidya, doğuda ise Kürtler ve Medler’den oluşmaktadır. 5000 yıldan Anadolu uygarlıklarının insanları olduklarını savunmakta ve böylece Anadolu’da Türkler olmadığı tezine ulaşmaktadırlar. Anadolu’da Satraplıkların yeniden kurulduğu ve Türkler’in Türkiye’den kovulacağı bir rüya görülmektedir. Bu rüya işlemez, ancak bu vazgeçilmiş bir kuram değildir. O halde antagonist bir mücadele söz konusudur. Olaya bu bakış açısıyla yaklaşmamız gerekir.

“Dostumuz” dediğimiz ABD’nin, Athenagoras’ı getirerek patrik seçmesi, SSCB’ye karşı Ortodoks Ekümenikliği kullanmak içindir. Böylelikle SSCB ve onun uydu devletleri Bulgaristan ve Romanya’nın Ortodoks ideolojisiyle içten çökertilerek yıkılması hedeflenmiştir.

Avrasyacılığın altında Ortodoks ideolojisi yatmaktadır

“SSCB yıkıldığı gün ne oldu?” sorusuna gelmeden önce “Yıkıldığı gün neydi?” sorusunu yanıtlamak gerekir. SSCB biz devrimcilerin düşündüğü gibi tarihsel materyalist sistem içinde bir yapı değildi. Tersine, Moskova Metropoliti Sergi’nin Sergiyanlık tezine dayanır. Rus yayılmacılığı politikası,

Rusların hamiliğinde tüm Ortodoks dünyayı biraraya getirmeye çalışan “Yeni-Bizansçılar”ın yayınladığı Büyük Avrasya İmparatorluğu haritası. Yalnız Kıbrıs değil, tüm Türkiye Rus emperyalizminin hedefinde.

Rusların hamiliğinde tüm Ortodoks dünyayı biraraya getirmeye çalışan “Yeni-Bizansçılar”ın yayınladığı Büyük Avrasya İmparatorluğu haritası. Yalnız Kıbrıs değil, tüm Türkiye Rus emperyalizminin hedefinde.

Korkunç İvan döneminde Rusya’nın Doğu’ya doğru yürüyüşüdür, Katerina döneminde Rusya’nın “İslam ülkelerine kavuşması” sloganıyla bugünkü Avrasyacılığın temeli olan yaklaşımıdır. SSCB döneminde de eski Rus jeostratejisi devlet stratejisinin devamı olmuş ve en büyük Rus Coğrafyası’na bu dönemde ulaşılmıştır. Sergiyanlık da eski Ortodoks Kilisesi’nin yerini almıştır. Geçmişte İstanbul’u zaptetmek için Yeşilköy’e kadar gelen Rus ideolojisinin kılıfı, Ortodoks bütünlüğü için Türkler’in eline geçmiş İkinci Roma’yı kurtarmaktı. Bu Rusya’nın yayılmacı politikasının bir ürünüydü. Avrasyacılığın dünya çapındaki sözcüsü Aleksandr Dugin “Rus Jeopolitiği” kitabında bunu itiraf ediyor. Günümüzde Avrasyacılığın temelinde bu yaklaşım vardır. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmanın gereği yok. Geçmişteki Tatar-Rus İmparatorluğu, Türkiye’de Türk-Rum imparatorluğu gibi aldatıcı görüntüler gibi bugün Türkiye’de Avrasyacıların savunduğu Türk-Rus dostluğunun da altında Ortodoks ekümeniklik ideolojisi yatmaktadır.

Bu boyutuyla bakıldığında Rusya’nın Ortodoks boyutlu egemenliğine karşı ABD de Ortodoksluğu kendi ideolojik aygıtı olarak kullanma amacındadır. Althusser’in dediği gibi din ideolojik aygıt olarak materyalist görev görmektedir. Bu anlamda Ortodoks dünyasının ABD tarafından bu kadar desteklenmesi, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke’un 1995’te “Ekümenikliği tanıyın, Fener Rum Patrikhanesi’ni açın,” demesinin arkasında insani ve dinlerüstü bir yaklaşım bulunmamaktadır. ABD ekümenikliğin ideolojik aygıtının peşindedir. Bu Türkler’le ABD’nin arasında antagonist bir çelişki olduğunu göstermektedir. Türkiye’yle dostluk içindeysen ekümeniklik sistemini savunmayacaksın. Ekümenikliği savunuyorsan Türkiye’yi yok edecek bir ideolojiyle işbirliği yapıyorsundur. Böylece kimilerinin savunduğu Türk-ABD dostluğunun temelinin olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Karasuyu genişliğinin 12 mile çıkmasıyla
Ege Denizi nasıl Yunan gölü oluyor
Kara suyu genişliği
6 mil
(Mevcut durum)
12 mil
(Yunanistan'ın isteği)
Türk kara suları
(km2)
14.322
(%7,5)
18.209
(%9.6)
Yunan kara suları (km2)
79.007
(%41,5)
116.607
(%61.3)
Açık deniz alanı
(km2)
96.703
(%51)
55.306
(%29.1)

Kıbrıs’ta Batı ile Doğu Hıristiyanlığı arasındaki çelişki yeniden ortaya çıktı

İkinci Dünya Savaşı sonrasında SSCB ile ABD arasındaki çelişki egemenken, Batı Hıristiyanlığı ile Ortodoks dünyası arasındaki çelişki arka plana itilerek Ortodoks ideolojisi SSCB’ye karşı kullanılan bir araç haline geldi. 1970’ten sonra ABD sisteminin gerilemesiyle, Triad dediğimiz ABD-Avrupa ve Japonya üçleminin ortaya çıktığı dönemde, Ortak Pazar’a giren Yunanistan artık ABD ekseninden çıkmaya ve Katolik eksenine girmeye başlamıştır. Böylece Katolik ile Ortodoks dünyası arasındaki tarihsel sınır Yunanistan’ın Avrupa’ya yaklaşmasıyla değişmiştir. Keza Almanya’nın Hırvatisyan ve Slovenya’yı Yugoslavya’dan koparması da bu işlevin bir parçasıdır. Kıbrıs olayında da keza AB’nin aktif olarak katılması, katılmıyorum derken, yüzlerce uzmanıyla adaya gelip tartışmaları, sözleşme AB Yasaları’na göre yapılmalıdır tezi, AB’ne entegrasyon ve Avrupa tezi olarak karşımıza çıkma durumunda oluşu bu tarihsel çelişkinin, tarihsel yapının günümüzde bu yapının ideolojik bir aygıt olarak jeopolitikada kullanılması amacındadır.

O zaman taraflara bakıyoruz. Rum cemaati “Bu adayı biz temsil ediyoruz siz azınlıksınız,” diyor. Türkiye ise ikili yapılanma istiyor. Annan Planı, bu ikili yapılanmayı kısmen veriyor.
Tarih boyunca Yunan yayılması. 1830’da Mora, 1880’de Teselya, 1913’te Makedonya, Girit ve Batı Trakya, 1947’de ise 12 Adalar.
Tarih boyunca Yunan yayılması.
1830’da Mora, 1880’de Teselya, 1913’te Makedonya, Girit ve Batı Trakya, 1947’de ise 12 Adalar.

Ancak Avrupa Birliği yasalarına geçildiği zaman olay bu anlamda Avrupa Yunanistan ve Kıbrıs’ı kendine çekerek ABD’nin önünü petrol boru hatlarına giden yolda kesmek istiyor.

ABD ise bu yapıda AB’ye kaptırdığı ekonomik gücünü askercil ve politik gücüyle dengelemeye ve bu politik gücünün içinde de ideolojik olarak ekümenikliği kullanarak Yunanistan’ı ve Kıbrıs’ı yanına almak zorunda. Bunu yaparken de Türkiye’ye “Taviz verin” demek ve İslam ve Hıristiyanlık arasında dinler kardeşliği söylemini kullanmak durumunda. Bu söylem ile Ortodoks Hıristiyanlığı ile İslamcı Demokratlar arası blok ile hem Ortodoks bölgeleri, hem de İslam ülkelerinin yönlendirilmesi amaçlanmıştır. Günümüzde küreselleşen dünyada bu tip çelişkiler yoktur demek ya da tarihsel perspektiften uzak bir şekilde bu tip çelişkileri görmemek yanlıştır. Türkiye’deki Fener Patriği’nin bu misyonunun abartılarak öne çıkarılması, bir taşla birkaç kuş vurmaktadır.

ABD’nin Rusya’ya dayatması

Dünyadaki en büyük petrol yatakları Rusya içinde Tatarlar ve kuzeydeki Sibirya alanında bulunmaktadır. ABD bu yatakları işletmek için Rusya’ya büyük baskı yapmaktadır. Rusya ya petrolünü ABD şirketleriyle beraber çıkaracaktır ya da Rusya dağılacaktır. Son olarak da Rusya’nın en büyük petrol şirketinin sahibi olan Yahudi işadamı Putin tarafından tutuklanmıştır. Rusya Yeltsin zamanındaki ABD’ci çizgi yerine Putin döneminde Avrasyacı, Rusya-Moskova merkezli bir çizgi izlemeye başlamıştır. Biz bunu III. Roma çizgisi olarak değerlendirmek durumundayız. Bu teolojik bir yaklaşım değil, tersine varolan bir durumun, varolan jeostratejik bir gerçeğin açığa vurulmasıdır. Bu taşla ABD’nin Kıbrıs’ta Yunanistan’a ve Rusya’daki egemenliği AB ile olan çelişkisi önünde önemli bir atak yapmaktadır.

ABD-Paris-Berlin-Moskova ve Tahran ekseni 1980’lerden beri dünya sistemini analiz eden Frank’lar, Wallerstein’lar tarafından da görülmüştür. Buna karşı Washington-Londra-Tokyo eksenine 1990’daki Japonya’nın ekonomik krizinden sonra Pekin de girmiştir. Böylece, Shanghai Beşlisi’ni savunan Avrasyacılara büyük bir darbe indirilmiştir. Pekin’in artık Amerikan sisteminde olduğu Dugin tarafından da kabul edilmektedir. Buna karşın Türkiye’de aydınların Rusya-Çin-Hindistan ve Türkiye gibi birbirinden çok farklı hedefleri olan, farklı jeostratejik alanda bulunan grupları birleştirecek bir Avrasya tezi; Hindistan ve Çin’in dışlamasıyla Rus-Türk ittifakına dönüşmektedir. Bunun arkasında ise Rusya’nın II. Roma’ya karşı III. Roma’yı savunma, İkinci Roma alanını zaptetme anlayışı vardır. Rusya’nın Türkiye ile ittifakı ise aslında Rusya’nın Türkiye’deki Patrik’le olan ittifakıdır. Fener Patriği Amerikancı tavır aldığı zaman Moskova’daki Sergian Patrik’le çelişkisi vardır. Ama Yunanistan’la Kurtuluş Savaşı döneminde iyi ilişkiye giren Fener Patriği, önceki dönemde ise Yunanlılar’ın ayaklanması sırasında Roma’yı parçalamayın diye Yunanistan’a karşı çıkmıştır. Fakat bu politikaların özünde biz ara bölgenin merkeziyiz anlayışı bulunmaktadır. Bu anlayış Orta Asya’dan gelen Türkler kovulmalıdır tezini içermektedir.

ABD (Washington-Tokyo-Pekin) ile Almanya (Rusya-Batı Hıristiyanlığı) arasındaki mücadeleyi son Irak işgalinde belirgin bir şekilde gördük. ABD’nin bu Alman Bloğu’nu çözmede görünmeyen adım Bulgaristan ve Romanya üzerine askeri birliklerini kaydırması ve Polonya’yla ittifak yapması oldu. Bu ülkeler Avrupa içindeki Klasik Ortodoks dünyasının alanı içinde yer alıyor. Yunanistan ise hem ABD’den hem de AB’den destek alma eğiliminde. ABD, Patrikliğin ekümenik gücünü kullanarak Yunanistan’a baskı yapmak ve kendi yanına çekmek istemektedir. ABD’nin tavrı aynı zamanda Yunan Lobisi’nin de gücü sayesinde Rum tezi ekseninde olmaktadır. Bu da Kıbrıs tartışmalarında yine Türkiye’nin yalnızlığa itilmesine neden olacaktır.

Türkiye Ortodoks Satraplıklara bölünmek isteniyor

Küreselleşme hem yukarıdan hem aşağıdan ulusal devletleri aşındırmaktadır. Yukarıdan aşındırma Kemalizmin ideolojik olarak gereksiz olduğu, gümrükler eliyle ekonomik korunmaya ve askeri korunmaya ihtiyaç kalmadığı teziyle gerçekleşiyor. Alttan aşındırma ise etnik temelde gerçekleşiyor. Aleviler, Kürtler, Çerkezler, Gürcüler gibi ayrımların ötesinde Likya, İyonya, Frigya, Pontus gibi eski ayrışmalara gidilmekte ve bu ayrışmalar Fener Patrikliği’nin Satraplıklarına dönüştürülmektedir. Tehlike büyüktür. Sadece Batı’daki alanlarda değil, Anadolu’nun Sivas gibi iç kesimlerinde de bu ayrımlar söz konusudur. Bu ayrımlar AB müktesebatında dinlerarası hoşgörü kavramıyla kiliselerin serbest bırakılması taktiği ve yaygın misyoner faaliyetleri yoluyla Roma vilayetlerinde oluşturulmuş kiliseleri yeniden canlandırma çizgisidir. Bu dinsel bir faaliyetten çok 1000 yıllık ekümenik bir sistemin bugünkü küresel sistem tarafından kullanılmasıdır.

Türkiye’nin jeostratejisi

Türkiye’nin jeostratejisini oluştururken Avrasya devrimcisi Galiyef’in Sovyet Devrimi’ndeki deneyimi ve Kemalist Türk Devrimi’nin kazanımlarını esas almamız gerekir. Türkler’in Anadolu’yu Türkleştirmeleri, 1000 yıllık bir süreçtir. Birinci tarihsel devrim Selçuklular’ın Anadolu’yu ve İran’ı Türkleştirmesidir. Daha sonra İlhanlılar bu Türkleştirmeyi pekiştirmiştir. Rusya ve Avrasya’yı Türkleştiren ise Batu Han’ın Altınordu Devleti ile Türkistan’da Çağatay Hanlığı olmuştur. Türkler Anadolu’yu 1000 yıl, Rusya’yı ise 300 yıl yönetmiştir. Bu nedenle Türkler’i Anadolu’dan dışlayan Ortodoks-İslam teziyle, Avrasya’dan dışlayan Avrasyacılık tezi devrimcilerin kabul edemeyeceği tezlerdir.

Bizim jeostratejimizde baktığımız zaman, Kıbrıs, İran, Irak ve Azerbaycan, bizim kandaşlarımızın yaşadığı yerler olmalarının yanı sıra bizim doğal savunma alanlarımız oldukları için önemlidir. Ayrıca bu bölgeler boru hatlarının geçeceği ve petrolün Avrupa’ya gideceği bölgelerdir. Bu noktayı gözden kaçırmak doğru değildir ve ulusal savunmamızı güçsüz duruma getirmektedir. Oysa Türkiye’nin savunması bu anlamda, Kıbrıs’ta olduğu gibi AB’nin “öncelik olmaksızın Kıbrıs sorununu çözün, Ege sorununu çözün” dayatmalarına karşı çıkmaktır. Yunan adalarında karasuları 12 mile çıkarılarak Türkiye hapsoluyor. Oysa Türkiye bu adaları Yunanlılar’dan değil Girit de dahil olmak üzere Venedikliler’den ve Cenevizler’den yani Katolik Latinlerden almıştır. Böylece Yunanistan 1820’lerden beri Mora Yarımadası’ndan başlayarak, savaş kaybetmesine rağmen büyüyerek, bu alana genişlemektedir. Hangi Türk Anadolu’ya sıkışıp kalmayı, Kıbrıs’ta askeri üslerini kurmuş olan Yunanistan-AB-ABD’nin varlığını kabul edebilir? Ege’ye uçak uçuramıyorsun. Bu dar anlamda bir strateji değildir. Bu Türkiye’yi Türksüzleştirmeye giden stratejinin adımlarıdır. O halde Türk jeostratejisinin ana ekseni olarak denize açık alanımızı korumamız gerekiyor.

Günümüzde de bir grup AB’ci, ABD’ye dayanarak AB üyeliğini istemektedir. Bu tamamen hayalperestliktir. AB’ye stratejik olarak karşı olan ABD’den destek alarak AB’ye girebilmek mümkün olamaz. Ne zaman ABD’den bir şey istesek Almanya’dan reaksiyon görmekteyiz. Diğer taraftan da Rusya’yla Türkiye’nin ittifak yapması gibi bir durum yoktur. Ruslar en büyük ittifakını Berlin’le ve Tokyo’yla yapmaktadır. Tokyo ABD’ye entegre olduğu için bu hayaldir. Ancak Berlin’le bir ittifak yapmasına karşılık Çin’le ittifakı savunmamaktadır. Bu anlamda Rusya-Berlin-Paris-Tahran ittifakı gerçekçi olabilir, ancak Tahran Türk ittifakının doğal alanıdır.

Bizim bugün TÜRKSOLU’nda Türkiye’deki devrimcilerin tarihine bu tarzda bir bakışla geliştirdiğimiz çizgi Türkiye’nin konumuna ve Türkiye etnisitesine bakışıyla en devrimci çizgidir. Bu herhangi bir ırkçı sapma değildir. Tam tersine sürekli etnisiteler ve cemaatlar ile parçalanmaya çalışılan ve yok edilmeye çalışılan bu jeostratejik alanın korunmasını hedeflemektedir. Bu Mustafa Kemal’in de savunduğu ve bizi Orta Asya’yla bütünleştiren teoridir.