| Gökçe Fırat |
|
Atatürkçülük ve Ulusal Sol, sanırım Erkin’in düşünce sistematiğini en iyi açıklayan isim. Maalesef bu değerli kitap, ancak onun erken ölümünden sonra yayınlanabiliyor. Ancak her devrimci gibi, Erkin için de asıl yaşanılacak yer bu fani dünya değil, mazlum milletlerin direnişi olduğu için, Erkin bu kitapla birlikte hep aramızda olacak. ... Şimdi elinizde tuttuğunuz kitabın hacmine bakıp, henüz 23 yaşında bir gencin, bu kısacık yaşamında nasıl da bu kadar çok şey yazdığına hayret edebilirsiniz. Ancak esas hayret edilecek şey, kesinlikle bu yazıların taşıdığı tarihsel önem ve teorik derinlik olmalı. Erkin, TÜRKSOLU gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. İleri dergisinin düzenli yazarıydı. Sonuçta bu iki dergi de, Türk siyasal yaşamında da, Türk fikir dünyasında da çok önemli bir dönüm noktasını işaret eder. 1919’da başlayan Türk Bağımsızlık Savaşı ve Türk Devrimi, şüphesiz mazlum milletlerin uyanışının önemli bir işaretiydi. Ancak mazlum milletler, dünya sahnesine yeni bir kimlikle çıkıyordu. Bu kimlik, Batının düşünme kalıplarının dışında oluşmuş yeni bir mazlum millet ideolojisiydi. Atatürkçülük bu mazlum millet ideolojisinin Türkçe karşılığıydı. Atatürk’ün önderlik ettiği Türk Devrimi ve onun düşünce dünyası, Türkiye’de çok büyük bir değişime yol açtığı halde, bir ideoloji olarak hakettiği yeri bir türlü bulamadı. Önce Osmanlı artığı gerici Şeriat düşüncesi onu Batıcılıkla damgaladı ve dışladı, İngiliz liberalizminin Türkiye’deki izdüşümü olan sağcı hareket onu diktatörlükle suçladı, Rus Bolşevizminin Türk gönüllüleri ise bir türlü yeterli bulamadı, hep küçük gördü. Atatürk adı ve onun eserleri ve en büyük eseri olan Türk Cumhuriyeti de aynı şekilde ülkedeki Şeriatçılardan liberallere, sağcılardan Bolşeviklere kadar her kesimin saldırısına uğradı. Bu saldırı önemli bir şeyin göstergesidir, saldırı Atatürk’ün kişiselliğine değil, o kişiliğin temsilcisi olduğu bir dünyayadır. Bu dünya ise, mazlum milletler dünyasıdır. Bu mazlum milletler dünyası, özellikle düşünce dünyasında hakimiyeti ele geçirmiş sol ve sağ liberaller tarafından hep yok sayılmıştır. Bu, öylesine bir yok sayılmadır ki, sağcı liberaller onu solculukla, solcu liberaller ise onu sağcılıkla suçlar. Bu fikrin, düşünce dünyasının soluna mı, sağına mı ait olduğu hep en büyük tartışma konularından biri olarak gelir gündeme. Tartışılması doğaldır, çünkü tartışanlar sömürgeci Batının sol ve sağ uçlarıdır. Onların Atatürkçülüğü bir türlü bir yere yerleştirememeleri çok doğaldır, çünkü Onun fikri, bu Batı dünyasının içinde tanımlanamaz, ancak dışında tanımlanabilir. Bu, Türk düşünce dünyasının yaşadığı tüm buhranı çözecek en temel başlangıç noktasıdır. Çünkü Batı dünyası içine yerleştirilmeye ve orada açıklanmaya çalışılan Atatürkçülük, bu nedenle bir türlü anlaşılamamaktadır. Tıpkı Türk milleti gibi! Aynı engin ve derin bilimadamları Türk milletinin davranış kalıplarını da bir türlü açıklayamamaktadır ya! Elbet tesadüf değil, Atatürk de milletin bir ferdiydi ve O’nun düşüncesi milletin düşüncesinin sistemli bir yansımasıydı. O nedenle Atatürk’ü anlamak, Atatürkçülüğü açıklamak ancak ve ancak milletin içinde olmakla ve elbet kesinlikle Batı dünyasının dışında kalmakla mümkündür. ... Fakat Türkiye’de Atatürk’ün ölümünden sonra başlatılan Batılılaşma çabaları, bir türlü bu girişime izin vermez. Batı dışına çıkma yolundaki tüm girişimler doğrudan gericilikle, bilimdışılıkla suçlanır. Bu suçlamayı göze alıp, millete seslenmek ise her babayiğidin harcı değildir. Değildir ama ülkemizde bu kalıbın dışına cesaretle çıkanlar olmuştur. Nitekim bugün Türk düşünce dünyasına ait tüm değerli fikirler, bu tür bir çabanın sonucudur. Bugün bir Niyazi Berkes, bir Şevket Süreyya, bir Doğan Avcıoğlu hâlâ Türk düşünce dünyasının en özgün ve en parlak isimleri olarak anılıyorsa, bu, kesinlikle onların tuttukları yolla alakalıdır. ... Türkiye’de bu çabanın en son örneği ise İleri dergisi ve TÜRKSOLU gazetesidir. İlginç gelebilecek bir rastlantı, her iki dergi de gençler tarafından yayınlanmıştır. Erkin Yurdakul, bu genç isimlerin en önde gelenlerinden biriydi. Burada okuyacağınız ilk yazısının yayınlanma tarihi 2000 yılıdır ve Erkin 1980 doğumludur. 20 yaşında bir gencin, nasıl büyük bir işi başardığını ancak kitabı okuyup bitirdikten sonra daha iyi kavrayabileceksiniz. Sonuçta her iki dergi de henüz 20’li yaşlarının başındaki gençlerin kendi çabaları ile Türk düşünce dünyasında yeni bir kapı açmıştır. Bu kapı, mazlum milletlere açılan kapıdır. 60 yıllık Batılılaşma karanlığından sonra, Şarktan doğan yeni bir güneştir. Bu güneşin kendisine Atatürkçülüğü rehber edinmesinden daha doğal ne olabilirdi ki? Sonuçta tüm dünya Atatürk’ü Şarkın mağrur lideri olarak tanımıyor mu? Evet, dünyadan bakınca öyle ama Batıcılık batağına saplanıp kalmış Türk düşünce dünyası açısından hiç de öyle değil. Onlara göre bu yeni kapı, Ortadoğu’nun karanlık rejimlerine açılmaktadır. ... Bu kapı, Şark kapısı, neye açılmaktadır? Elinizde tuttuğunuz kitap işte bu soruyu cevaplıyor. Ama öyle basmakalıp sözlerle ve kuru sıkı ajitasyonla değil. Kendi içinde tutarlı, kapsamlı bir teorik çerçeveyle, ama çerçevenin çok daha önemli bir özelliği var, Türk milletinin gönlünden çıkmış bir çerçeve. Erkin’in yazılarını okurken, bu müthiş şaşırtıcı gerçekle karşılaşacaksınız: Hem halktan bir bilgenin günlük sade konuşması gibi gelecek size, hem de çok yeni ve karmaşık bir ideoloji gibi. Sonuçta ikisi de doğru, ikisi de gerçek. Şaşırtıcı olmasının tek nedeni ise günümüz Batıcı düşünce sisteminin ve ideolojilerinin halktan uzak kalmış olmasıdır. Bu uzak kalmaya son verişin adı elbet Atatütrkçülük ve ulusal sol olabilirdi. ... Erkin, henüz lise yıllarında iken politikaya atılmıştı. Keskin bir devrimciydi. İyi bir devrimciydi. Müthiş yetenekleri vardı. Her devrimci gibi o da ilk önce Marksist-Leninist dogmalarla karşılaştı. Bir süre o dogmaları benimseyip peşinden de gitti. Ancak bu dogmalar sorgulanmaya başlandığı andan itibaren, Atatürkçülüğe ve ulusal sol düşünceye açılan kapıdan ilk geçenlerden oldu. Sadece geçmedi, pek çok gencin de o kapıya yönelmesi için önemli işler yaptı. O kapı Şark kapısıydı. O kapıya gelindiğinde tüm dogmalar bir kenara atılmalı ve yeni teori inşa edilmeliydi. İşte Erkin’in bu millete ve vatana en büyük hizmeti bu yeniden inşa faaliyetinin başında olmasıydı. Bu bakımdan O artık Atatürkçü gençlik liderlerinden biri olmaktan çıkıyor, bir fikir adamı oluyordu. Genç yaşta bir insan için zorlu bir süreç ve zorlu bir işti. Ama Erkin, bu zorluğu üstlendi; hem genç bir devrimci olarak kaldı, hem de fikir adamlığına yükseldi. Bugün olmasa bile yarın O’nun fikirleri üzerinde çok daha ayrıntılı durulacaktır. Çünkü O’nun fikirleri önemli bir aşamadır. ... Peki Erkin’in katkısı nedir derseniz. Öncelikle Atatürkçülük ve Ulusal Sol’un aynı düşünce sistematiği içinde eritildiğini ve güçlü bir fikir akımına dönüştürüldüğünü tespit etmeliyiz. Sol’un tanımını Fransız literatüründen çıkartıp Türk topraklarına getirdi ve getirdiğinde de karşısına Atatürk gerçeği çıktı. Atatürk’ün elinde sol, ulusal bir sol oluyordu ve O’nun devrimi de ulusal sol bir devrime dönüşüyordu. Bu tespiti daha da derinleştiren çalışmalar da yaptı. 6 Ok, en derin kapsamıyla O’nun yazılarında incelenmiştir dersek abartı olmaz, 6 Ok’un tanımlandığı CHF programı, O’nun eriştiği kavrayışta değildir maalesef. 6 Ok üzerine çalışma Türkiye’deki devrimci iktidar programının da ancak 6 Ok olacağını gösterir. Bu nedenle O, solun yeni programlar ithal etmek peşinde koşmaması gerektiğini, zaten 6 Ok’un var olduğunu söyler. Erkin, sadece Türk milletiyle değil tüm ezilen milletlerle ilgileniyor, onların tarihini araştırıyor, devrimci liderlerini, devrim programlarını inceliyordu. Bu inceleme, Türk Devrimi’nin incelenmesiyle eşanlı yürüdüğü için, O, yeryüzünün tüm mazlum milletlerini birleştiren tek bir çizginin olduğunu kolaylıkla gördü. 6 Ok benzeri programların her kıtadaki mazlum milletlerde olduğunu ortaya koydu. Buradan evrensel bir sonuca ulaştı: Mazlum milletlerde tek bir devrim programı vardır, milliyetçi devrim programı. Milliyetçilik, mazlum milletler için bir başlangıç noktasıydı. Üçüncü Dünya’nın tüm milliyetçi devrimlerini incelediğinde, tümünün de istisnasız solcu olduğu gerçeği ile karşılaştı. Demek ki milliyetçilikle solculuğu birbirinden ayrı tutmanın gereği yoktu. O, Atatürkçülükle solculuk arasında olduğu gibi solculukla milliyetçilik arasındaki yapay duvarı da yıktı. Bu yıkım aynı zamanda yeni bir inşa gerektiriyordu. Bu inşanın üç ayağı vardı: Atatürkçülük, solculuk, milliyetçilik. Erkin tüm bu teorik çalışmalarını bilimsel bir çaba ile sınırlı tutmuyor, Türkiye’nin devrim davasına hizmet etmek için yapıyordu. Peki devrim ne demekti? Bu sorunun cevabını da aradı. Batıcı kalıpları yıkarken, bu Batıcı düşüncenin en güçlü ayağı olarak parlamenter sistemin varlığını gördü. Aynı parlamenter sistem tüm mazlum milletlerde vardı ve hepsinde de aynı sonucu veriyordu: Batıcı ve sağcı siyasal güçlerin oligarşik iktidarı. Bu oligarşinin yıkıldığı tüm örneklerde ise bir siyasal güç olarak Ordu devreye giriyordu. Bu, dogmaların tam tersi bir gerçekliğin tespit edilmesiydi: Ordu hakim sınıfların iktidar aygıtı değil, mazlum milletin oligarşik iktidara direnişinin ve onu devirmesinin aracıydı. Bu açıdan bakıldığında, gerek liberal güçlerin, gerek onun karşıtı Marksist görüşlerin anlamsızlığı ve çözümsüzlüğü ortaya çıkıyordu. O her iki görüşe de uzak olan devrimci gerçeğin kendisinin önemli olduğunu biliyordu ve gerçeğin temsilcisi olmayı seçti. ... Bu teorik görüşlerin, dergi sayfalarında bir anlamı olmaz elbet. Sonuçta devrimci teori devrimci pratik içindir. Bu yeni fikirler de elbette politikaya uygulanmalıydı. Erkin’in ideolojik cephenin yanında bu politik cephede de büyük katkısı olmuştur. Sonuçta O, TÜRKSOLU’nun genel yayın yönetmeniydi. TÜRKSOLU gazetesi iki yıla yaklaşan yayın hayatında, Erkin’in yönetiminde tabuları yıkan bir gazete oldu. Türkiye, AB’nin darbesini ve Üçüncü Meşrutiyet’i ancak buradan öğrenebildi. PKK’nın peşine takılan sözde sola karşı mücadele bu gazete aracılığı ile verildi. Kıbrıs’ın Milli Dava olduğu bu gazete ile herkese yeniden öğretildi. ABD’ye ve AB’ye karşı milli politika bu gazetede ortaya kondu. Pek çok kapağı olay yarattı, gündem belirledi. Hâlâ da o gündemlerden birinin içindeyiz aslında: Ordu göreve. TÜRKSOLU’nda atılan bu manşet, bir süre sonra politikanın ayrışma noktası haline geldi ve bu geçici bir süreç de değil! Elbet çok fazlası da var ama bu kadarı yeterli olur sanıyorum. ... Bir de bu fikrin yani Atatürkçülüğün ve ulusal solun çok önemli bir yansıması var: Vatan savunması. Erkin, Türk vatanının emperyalistlerin tehdidi altında olduğunu düşünüyor ve buna karşı bir ulusal politika öneriyordu. Bu kitabın sonunda O’nun geliştirdiği ulusal savunma stratejisini de okuyacaksınız. Tümüyle mazlum millet terminolojisi ve gerçeğiyle bir bakış açısı. Ülkemizin en önemli sorunu, ABD ve AB tarafından kuşatılmış olması. Bunun doğal sonucu yeni bir Sevr’dir. Ama bu gerçeğe karşı mücadelenin doğal sonucu da bir Bağımsızlık Savaşı ve vatan savunmasıdır. Erkin, bu vatan savunmasının hattını tanımlamıştı. Türkiye bugün o hattadır ve o hattın gerektirdiği aktif dış politikayı uygulama zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Bunun nasıl bir zorunluluk olduğunu ise Türk dış politikası ve ulusal güvenlik üzerine çalışan herkes kolayca görebilir. O, Mustafa Kemal gibi bakıp öneriler yaptı. Türkiye, bu önerileri er ya da geç uygulamak zorunda. ... Sonuç olarak kısa bir yaşamdı O’nunki ama yaptıklarını anlatmaya kalkınca bunun ne kadar da dolu ve derin bir yaşam olduğunu görüyoruz. Erkin, henüz üniversite öğrencisiydi. Ölümünden bir hafta önce okulundan süresiz uzaklaştırma cezası almıştı. O, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisiydi. Suçu elbet yoktu. Mahkemeye başvurmuştu ve kazanacaktı. Gerçi okulun onun için aman aman bir önemi yoktu. Sonuçta O düşünüyor, üretiyor, yazıyordu. Okul da bunun için değil miydi zaten? Ama üniversite, düşünmenin, düşüncenin ve elbet Atatürkçülüğün önünde bir engel haline gelince O’nu üniversiteden uzaklaştırarak O’nun düşüncelerine engel olabileceklerini düşündüler. Yetki ellerindeydi, üniversiteler Deli Dumrul’ların can aldığı yerler haline gelmişti. O’nu üniversiteden uzaklaştıran “bilimadamı”, bilim hırsızlığından mahkum oldu. Ama Erkin, kendi yazdığı, kendi ürettiği fikirlerle yeniden üniversitede ve tüm üniversitelerde. Nesiller sonra da böyle olacak çünkü o bir intihalcı değil, bir hırsız değil, bir despot hiç değildi. O ne intihalci, ne hırsız, ne despottu; sadece Atatürkçüydü. Ama hırsızlar gerçek düşünce üretenlere katlanamaz. Nitekim Erkin’in yazılarının toplandığı bu kitap 500 sayfadır, Erkin hakkında eminim çok sayıda tez hazırlanacaktır. Ama hırsızlar için tek bir sayfa yeterlidir: Hırsızlıklarına dair mahkeme kararı! Erkin, şimdi aramızda yok. TÜRKSOLU’nu herkes Deniz Gezmiş’in ranzasında bağdaş kurup otururkenki resminden tanır. Ama 33 yıl sonra TÜRKSOLU yeniden yayınlanmaya başlanınca başında Erkin vardı. Erkin, Deniz için Atatürk’ün asil kanından yarattığı öz oğlu diyordu. Deniz, iyi bir Kemalistti ve bununla övünüyordu. İdama gittiğinde henüz 25 yaşındaydı. Erkin ise ondan bile az yaşayabildi. 23 yaşında veda etti bizlere. O, hem Atatürk’ün, hem Deniz’in kanını taşıyordu, her Türk’ün kanı gibi asil bir kan taşıyordu! O’nu Deniz’in yanına uğurluyoruz. Deniz’in yapamadığı teorik çalışmaları o yaptı. Deniz’i tamamladı böylece. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği gençler Deniz ve Erkin gibi olanlardır. Sonuçta Onlar yaşamasa bile, Erkin’in dediği gibi gençliğin asil karnı durulmaz... |